Bir Yazar - Panait Istrati
Bir Mektup
Ne yazıyorsun sen öyle durmadan, diye sordu karşımda hızlı hızlı yemeğini yiyen suratsız adam. Aç olduğu kadar da meraklıydı anlaşılan. Bir mektup, dedim konuyu kapatmak isteyerek ama biliyordum ki bu cevabım gelecek yeni soruların kapısını ardına kadar açıyordu aslında. Böyle düşününce büyük bir pişmanlık yaşadım. Bir yandan da yazımı toparlamaya çalışıyordum. Sonuçta bu mektup benim için daha önemliydi. Çok daha önemli…
Kime, diye sordu bu sefer adam tabağını sıyırırken. Adamın suratına bakarken yemeğini ne ara bitirdiğine şaşırdım. Romain Rolland'a, diye yanıtladım kısaca. Bu cevabımla adamın gözleri parladı. "O Nobel ödülü alan yazar değil miydi?" diye sordu bu kez. Şaşırma sırası şimdi bendeydi çünkü bunu bilmesine şaşırmıştım. Evet dememe kalmadan bana onu nereden tanıdığımı sordu. Gafil avlanmıştım. Asıl sen onu nerden tanıyorsun diye sormak istedim ama yapamadım. Tanımıyorum, dedim sakince. Soruların sonunun bir türlü gelmemesi durumun çirkinleşeceğin habercisi gibiydi ama o an için bunu da anlayamamıştım.
" - Tanımadığın birine mektup mu yazıyorsun?"
Nasıl bir soruydu bu böyle? Masum bir niyetle, dostane bir tavırla sorulsaydı belki cevaplayabilirdim ama sorunun altında yatan o alaycı tavır yok muydu? Canımı çok acıtmıştı. Zaten tanısam neden mektup yazmayla uğraşayım diyesim geldi ama diyemedim.
" - Ne yazıyorsun peki?"
Bunu sana söyleyebilecek durumda olsam, zaten yazmazdım diye düşündüm bu sefer. Sonra öfkelendim, içimde bir şeylerin fitili ateşlenmişti sanki. "Sana ne be adam!" desem şimdi haklıyken haksız duruma düşecektim şüphesiz. Böyle düşününce de içim ürperdi. Adamın bakışları da değişmiş, sadece o değil artık restorandaki diğer insanlarda bana bakıyorlardı sanki. Bu durum beni iyice altüst etti ama sanki hâlâ tek bir soruluk daha gücüm vardı ve o soru da tüm acımasızlığıyla üzerime çullandı:
"- Yoksa sen de mi yazarsın?"
Böyle bir soruya nasıl evet diyebilirdi ki bir insan. Bu Fransızlar da ne kadar meraklı oluyordu böyle. Büyük umutlarla geldiğim bu koca ülkede, belki de ilk defa bir insan benimle ilgileniyordu. Alışık olmadığım bu ilginin asıl sebebinin gülünç bulunmam olduğunu anlamaksa yaşadığım hayal kırıklıklarının en küçüğü de olsa, en çok acıtanı olmuştu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Hayat da bu adam kadar saçmaydı bazen.
"Hey, baksanıza! Bu çapulcu deminden beri Romain Rolland'a mektup yazıyormuş." diye bağırarak etraftakilere alaycı bir tavırla beni işaret etti. Artık buradan ayrılma vaktim gelmişti anlaşılan. Masadan kalkıp kapıya doğru ilerlerken adamın arkamdan konuşmaya devam ettiğini duyabiliyordum: "Onun da işi gücü yok senin mektubunu okuyacak!"
Bütün bunların hiçbir önemi yoktu aslında. Yani bununla da yaşayabilirdim, kendini bilmez bir adamın hadsiz soruları beni o kadar da etkilemezdi normalde. Benim canımı asıl yakan şey, adamın haklı olmasıydı. Evet, haklıydı gerçekten. O günden sonra o mektubu yarım bırakıp, katlayıp cebime koydum ve bir daha hiç çıkarmadım.
Bir Hastane
Öleceğini bilmek nasıl bir his? Öyle genel olarak demiyorum. Şey gibi olsa, yani nasıl desem, birazdan mesela…Bunu insan nasıl bilebilir ki diyebilirsiniz. Bunun için illa cephede savaşmanız ve ölmek üzere olmanız gerekmez. Belki de hayatta daha fazla savaşmamak, yenilgiyi kabullenmek için de oyundan çıkmak isteyebilirsiniz. Bu da en doğal hakkı olmalı insanın. Değil mi?
1921 yılına girmek üzereydi dünya. Bense yeni bir yıl daha görmek istemiyordum. Sanki öncekilerden çok da bir farkı varmış gibi, bir de yeni denmesi yok muydu? Benim için hayat 1920'ye kadardı. Başlangıcı seçemedim en azından sonuna ben karar verebilirdim artık. Belki de ilk defa sadece kendi istediğim bir şeyi yapabilecektim. Bu arada şunu da yeni yeni anlıyorum, 37 yaşına da giremeyecektim. 36 yaşında öldü diyeceklerdi benim için. Tabii bunu da kim diyecekse. Restoranda arkamdan gülenlerin demeyeceği kesindi.
Her şeyi, her şeyimi bırakıp büyük umutlarla geldiğim Fransa'da açlıktan, susuzluktan, hastalıktan ve parasızlıktan daha da büyük sorunların olduğunu bir kez daha görmüştüm. Kimsesiz kalmıştım, hiç kimsesiz. Yapayalnız ve artık buna bir son verme zamanı gelmişti. İnsan hapse girince oradan bir daha hiç çıkamayacakmış gibi hisseder ya hani ilk başta. Ama çok değil, 1–2 gün sonra da tek derdiniz oradan çıkmak olur. Ne garip değil mi?
Hayır aslında hiç de garip değil bu durum. Fransa da benim için bir hapishaneye dönüşmüştü artık. Gidecek başka bir yerim de kalmamış ve ben bu hapishaneden çıkmak, kaçmak istiyordum. Nesi garipti ki bunun?
Her şeyi yarım bırakan, hiçbir şeyi tamamlayamayan ben, tabii ki bunu da elime yüzüme bulaştırmıştım. Başaramadım ya da kimilerine göre en azından güler yüzlü hemşirelere göre diyebilirim ki, hayatta kalmayı başarmıştım. Sanki bir önemi varmış gibi. Ama önemi olan bir şey vardı ve o bütün hayatımı değiştirecekti. Yine yarım kalan bir başka şey…
Cebimden hiç çıkarmadığım, bırakın göndermeyi asla bir başkasına okumaya bile cesaret edemeyeceğim o mektup üzerimde değildi. Sonradan öğrendim ki o mektup sayesinde doktorların gözünde kendi gırtlağını kesen zavallı bir adamdan, hayatı kurtarılması gereken büyük bir adama dönüşmüştüm. Ölmeme izin vermedikleri yetmezmiş gibi bir de o mektubu Romain Rolland'a onlar göndermişti.
Onun da işi gücü yok benim mektubumu okuyacak, diye geçti içimden. Ama yine de içimde nasıl tarif edeceğimi bilmediğim bir his vardı. Sanki bir yerden mutlu bir haber bekliyormuş gibiydim. Her nefes alışımda boğazımı yakan o hava bile bir başka esiyordu sanki. O an şunu anladım: Sadece ölmemekle kalmamış, aynı zamanda yeniden doğmuştum!
Bir Önsöz
"1921 yılı Ocak ayının ilk günlerinde, Nice Hastanesi'nden gelen bir mektup verildi bana. Gırtlağını kesen zavallı birinin üzerinde bulunmuştu. Yarası yüzünden yaşama umudu pek azdı. Okudum ve bir dâhinin çırpınışlarıyla karşı karşıya olduğumu anladım, çok duygulandım. Ovada esen yakıcı bir rüzgârdı. Balkan ülkelerinin yepyeni bir Gorki'sinden iç dökmeydi bu. Onu kurtarmayı başardılar. Kendisini tanımak istedim. Mektuplaştık ve dost olduk. Adı Istrati'ydi.
1884 yılında İbrail'de doğmuş. Hiç tanımadığı babası kaçakçıymış; bir Rumen köylüsü olan anası, yaşamı boyunca durmadan çalışan, hayranlık duyulacak bir kadınmış. Onu çok sevmesine karşın, on iki yaşındayken, gezip dolaşma tutkusuyla ya da daha çok içini yakan sevme ve tanıma dürtüsüyle anasını terk etmiş. Yirmi yıllık gezginci yaşamı olağanüstü serüvenlerle, canı çıkarcasına çalışmayla, serserilik ve güçlüklerle geçmiş. Güneşten yanıp; yağmurdan ıslanmış; evsiz barksız kalıp bekçilerle başı belaya girermiş; açlık çekmiş, hastalanmış, tutkuyla dolup taşmış, yoksulluktan canı çıkmış. Bütün işleri denemiş; meyhane garsonluğu, simitçilik, hamallık, kazancılık, çilingirlik, makinistlik, uşaklık, tabelacılık, badanacılık, gazetecilik, fotoğrafçılık yapmış. Bir süre, devrimci hareketlere karışmış. Genellikle beş parasız; bazen yakalandığı bir gemide saklanarak, ilk Umanda atılarak Mısır'ı, Suriye'yi, Yafa'yı, Beyrut'u, Dama'yı Lübnan'ı Doğu'yu, Yunanistan'ı, İtalya'yı dolaşmış. Her şeyden yoksunmuş, ama yığınla anı biriktirmiş ve sık sık, özellikle Rus ustalarını ve Doğulu yazarları açgözle okuyarak açlığını bastırmış…
O, kendi anlattıklarından çok hoşlanan ve coşkulanan, doğuştan öykücü, bir Doğu öykücüsüdür. Başladığı öyküye bir kez kendini kaptırdı mı, hiç kimse hatta kendisi bile bunun bir saat mi, yoksa binbir gece mi süreceğini bilmez. Tuna Nehri ve kıvrımları… Bu anlatıcı deha öylesine karşı konulmazdır ki, intiharından bir gün önce yazmış olduğu mektupta, geçmiş günlerinin iki gülmece öyküsünü anlatmak için, umutsuz yakınmalarını iki kez kesmiştir.
Öykülerinin bir bölümünü yazması için onu ikna ettim ve sonunda, uzun soluklu bir yapıtı yazmaya başladı. Yazdıkları anılarıydı ve bunlar da yaşamı gibi, dostluğa adanmıştı. Çünkü dostluk, onun için kutsal bir tutkuydu. Yaşamı boyunca, rastlamış olduğu yüzlerin anısını yaşıyordu; her birinin yazgısının birer gizemi vardı ve o, bu yazgıyı öğrenmek istiyordu. Yazdıklarının her bölümü ayrı bir uzun öykü gibiydi. Bu uzun öykülerden üç dört tanesi, Rus yazın ustalarının yapıtlarına denkti. O, çözüm yoluyla, ışığıyla, aklın kararıyla, acıklı bir neşeyle, soluğu tıkanan ruhu kurtaran bir anlatıcı neşesiyle onlardan ayrılıyordu.
Böylesine diri sayfalar yazan adamın, Fransızca'yı yedi yıl önce, bizim klasiklerimizi okuyarak öğrendiğini de unutmamak gerekir."
Romain Rolland
Bir Alıntı
Bir Önsöz bölümü, Panait Istrati'nin ilk romanı olan Kira Kiralina'dan, 1923 yılında Romain Rolland'ın yazdığı önsöz kısmıdır ve tamamen alıntıdır. Beni Istrati'nin bulabildiğim bütün kitaplarını okumaya ve tamamen hayal ürünü olan Bir Mektup ve Bir Hastane bölümlerini yazmaya iten de bu önsöz olmuştur.
Hayat Yollarında insan karşısına ne çıkacağını bilemiyor ama bazen, küçük gibi görünse bile bir seçim yapabiliriz diye düşünüyorum. Özellikle de okumayı sevenler için, okuyacakları konusundaki seçimler çok önemli bence.
Yazmak isteyenler için de çok daha önemli. Özellikle konu sıkıntısı çekenler için mesela Angel Dayı, bence muhteşem bir kitap. İsterseniz hemen hemen her konudan, her insandan uzun uzun bahsedebileceğiniz özgür bir alan çünkü bu dünya.
Yazmak isteyenler demişken, bence bizim asıl sorunumuz yazacak konu bulmaktan çok yayımlayacak cesaretimizin olmaması. Cesaret derken de ne demek istediğimi daha iyi anlamak istiyorsanız da Sünger Avcısı kitabını okumanızı tavsiye ederim.
Burada böyle yazdığıma bakmayın, benim de yazmaya cesaret edemediğim şeyler var. Mesela bir çocuk kitabı yazma hayalim var. Bunu da burada ilk defa dile getiriyorum. Halbuki çocukken hiç sevmezdim o tarz kitapları. Küçük Prens’i, Alice’i falan hep çok geç okudum o yüzden. Baragan’ın Dikenleri de küçük bir çocuğun gözünden yazılmış bir kitap ama çocuk kitabı diyemeyiz kesinlikle.
Sokak Kızı ise da yine çok zor bir kitap. Okuması değil ama anlaması, empati yapması, karşılaşılan durumlar çok zor.
Bir de bir kere okuduğunuzda bir daha unutamayacağınız, hatta benzerlerine etrafınızda da rastlayacağınız karakterleri var Panait Istrati’nin. Mesela Minka Abla onlardan biri. Çok naif, size mutluluğun ne olduğunu sorgulatacak güçlü bir karakter.
Bir de yazarın şaheseri olarak nitelendirilen Mihail var, o güçlü karakterlerden. Size kendi arkadaşlarınızı olduğunu gibi sizin ne kadar iyi bir arkadaş olduğunuzu da düşündürecek, dolu dolu bir kitap.
Son olarak da en son okuduğum Akdeniz var. Ben şuan bu son iki kitabı tamamen unutmak ve ikisini de tekrar okumayı isterdim mesela. Yıllar sonra da hakkında çok fazla şey hatırlamadığımı fark ettiğim zaman, bir hafta sonu küçük bir kaçamak yapıp bu iki kitabı alıp sessiz, sakin bir köşede okuyacağım günü şimdiden beklemeye başladım diyebilirim.
Panait Istrati 10 Ağustos 1884'te Romanya’nın İbrail şehrinde doğmuş, 18 Nisan 1935'te Bükreş’te vereme yakalanarak henüz 51 yaşındayken ölmüş, Balkanları, Akdeniz’i ve Ortadoğu’nun birçok ülkesini gezen ve çok okuyan, (kelimenin tam anlamıyla çok okuyan) öyle ki bulduğu bir sözlük sayesinde Fransızca öğrenebilecek kadar çok okuyan ve bütün kitaplarını okuyarak öğrendiği bu dilde yazan gerçek BİR YAZAR’dır.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
