Bir Kitap - Mihail
Önce Akdeniz’i mi yoksa Mihail’i okusam diye kısa bir kararsızlığın ardından, diğer kitaplarında da bazen adı geçtiği için Mihail’i seçtim. Meğer yazarın ilk okumam gereken kitaplarından biriymiş.
Başlık Mihail olsa bile, diğer kitaplarından da alışık olduğumuz gibi ana karakter aslında yine hiç yabancı olmadığımız Adrien. Yabancı değiliz ama okurken anladım ki aslında neredeyse hiçbir şey bilmiyormuşum onun hakkında. Tıpkı en yakınlarının da onu hiç tanıyamamış olması gibi aslında çünkü bakın sevgilisi ona ne diyor:
“Ne gereği var onca kitap okumanın, gezip tozmanın?” diyordu. “Bükreş’te, başkent olduğu halde, insanların gazeteden başka bir şey okuduğunu görmedim… Hatta, orda, Bükreş’te dediklerine göre, çok şey bilmek tehlikeliymiş… İnsan okudu mu, hayallere dalarmış. Hayallerse gerçekleşmezmiş! Evet, evet, başkentte duydum bütün bunları… İşini iyi öğren, sonunda patron ol, budur işte en iyi ülkü!”
Çok şey bilmek gerçekten tehlikeli olabilir. Özellikle de çevrenize bağlı olarak. Ama bakın birde diğer yanda daha yeni tanıştığı arkadaşı Mihail’le kitaplar hakkında konuşurken sadece edebi eserleri anlayabildiğini söyleyen Adrien’a şu cevabı verebiliyor yeni arkadaşı:
“Dediğiniz doğruysa, müthiş bir şey bu. Ancak, edebiyat tek başına yeterli değildir; başımızı döndürdüğü için, çoğu kez, gerçekten bilgi edinmemizi engeller. Kuş için kanat neyse, zihnimiz için de edebiyat odur; ama kuşun hiç şaşmadan uçabilmesi, kanatlarına değil, yanılmayan bakışlarına bağlıdır. Şiir, bir saatlik dingin ezgidir ve ben, yeryüzünün bütün güzelliklerini, sanatın bütün inceliklerini, sevilebilecek her şeyi şiirde bulurum. Ama ne yazık ki, türkü çağırdıktan sonra, yaşamak gerekir. Yaşamaksa, yaşamla boğuşmak demektir.”
Mihail’i çok kısa sürede çok iyi tanıyan, hatta belki de daha tanışmadan önce bile onu aradığı için bulduğunda ne ile karşılaştığını çok iyi bilen Adrien, aynı şeyi arkadaşından da bekliyor şu soruyu sorarak ve yine düşündürücü kısa bir diyalog geçiyor aralarında:
“Hâlâ tanıyamadınız mı beni?”
“Ne demek ‘hâlâ tanıyamadınız mı?’ Hiç tanımıyorum… Bir saatte tanınmaz ki insan.”
“Yazık!” dedi Adrien, üzüntüyle başını öne eğerek. “Bense, bir insanı sevebilmek için zamanın hiç önemi olmadığını sanırdım.”
“Evet, ama birini sevebilmek için, ilkin tanımak gerekir.”
“Hayır, tam tersi: Birini tanıyabilmek için, ilkin onu sevmeli. İlgimizi çeken insanlar bize kendilerini sevdirir, böylece açılır, onları tanımamıza izin verirler. Bence, gönülleri birbirine yaklaştıran tek şey sevgidir.”
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda merak ediyorum. Gerçekten bir insanı kısa sürede tanıyabilir miyiz? Ya da tanımak için birini, önce onu sevmemiz mi gerekir? Her şeyiyle tanınabilir mi bir insan? Bunlar bence kimsenin bilemeyeceği büyük sorular. Üzerine kafa yorabilir, tartışabilir hatta cevabı bulduğumuzu bile sanabiliriz bazen ama bence tek bir doğru cevaba ulaşamayız.
Kitapta yine muhteşem tasvirler ve iç burkan hikayeler var yazarın diğer kitaplarında da olduğu gibi. Mesela kıtlama çaydan bahsediyor bir yerde uzun uzun, ben onun Erzurum’a has bir şey olduğunu sanıyordum. Okuyunca değişik geldi. Bir de ateş düştüğü yeri yakar sözünün ne kadar doğru olduğunu çok iyi anlattığı bir kısa hikaye var Mihail’in başından geçen.
Sonra biz okurlara da bence güzel bir tavsiyesi var yazarın, hâlâ geçerliliğini koruyan bir tespit olmuş bence:
“Pek çokları bizimle uğraşacak elbet, çünkü basit insanların en büyük zevki, başkalarının işine burnunu sokmaktır. Siz, sakın sezdirmeyin onlara bir yaranız olduğunu, yoksa hemen koşup ellerini daldırırlar bu yaraya.”
Bir de daha kitabın başlarında Adrien’in annesinin bir sözü var ki o da çok doğru bence:
“Bir insanın elindekini zorla alabilirsin, ama ona zorla bir şey veremezsin.”
Ben bunu çok geç yaşta yaşayarak öğrenmiştim mesela. Sonra vazgeçtim bu boş uğraştan. Şimdi kafam çok daha rahat. En başta da söylediğim gibi, çok daha önceden okumalıymışım bu kitabı. Siz de Panait Istrati’yi okumayı düşünüyorsanız, ilk başlayacağınız kitaplardan biri mutlaka bu olsun.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
