Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Kira Kiralina

İsimlere biraz takıntılı biri olarak, bu kitabın adı da düşündürdü beni. Ben diye başlayıp kendinizi tanıttığınız, adınızı söylediğiniz an; aslında bir başkasının size verdiği ismi yine bir başkasına söylediğinizin farkında mısınız? Hatta belki de daha siz doğmadan, dünyaya bile gelmeden seçilmiş bir isim, her nasılsa sizin kendinize ait en büyük tanımınız oluyor. Daha da acayip olan ise hikayelerimiz hep çok daha başka isimler hakkında, hayatlarımız onların peşinde geçiyor. Sizin hayatınız bir kitap olsa, adı ne olurdu? Daha da önemlisi, kimi anlatırdınız o kitapta? Kime anlatırdınız? Hiç düşündünüz mü? 


Her şeye rağmen cesaret edip anlatmak lazım bence. Size belki basit bir hikaye gibi gelebilir ama hani diyor ya Pinhani, “Başından geçeni anlat, masaldır benim için.” diye. Tabii bana masal anlatma diyenler de çıkacaktır karşınıza. Neyse…


Daha fazla gevezelik yapmadan bu hafta bu aralar bulabildiğim bütün kitaplarını okumaya niyetlendiğim Panait Istrati’nin Kira Kiralina kitabı hakkında üzerine konuşmak istediğim ve yıllar sonra bile unutmak istemeyeceğim alıntılara geçelim.


“Bir şey yüzünden sessizlik yaratmak isteyen bir gevezelik bu.”


Bu arada hiç belli etmesem de çok konuşan insanlara pek tahammül edemem ben. Lafı eveleyip geveleyip bir türlü sadede gelemeyen insanlardan koşarak uzaklaşırım. Bana daha çok yanında sessizce kalabileceğim ama o sessizliğin de garipliğe dönüşmeyeceği insanlar lazım. Peki ben başarabiliyor muyum bunu? Tabii ki hayır. İnsan bazen söze nasıl başlayacağını bilemiyor ki. Size hiç olmuyor mu? Sonra konuyu değiştirmek için de konuşmaya başladığım olur sık sık. Canımı sıkan, moralimi bozan şeyler hakkında uzun uzun konuşmak, enerjimi ona harcamak gereksiz geliyor bana. Karşımdakiler de uzatmaya devam ederse bir anda parlıyorum ben de. Öfkeyle bağırıp çağırasım, konuyu kapatasım, son noktayı koyasım geliyor. Sonradan da böyle anlarda da dışarıdan nasıl görünüyorum diye merak etmiyor değilim.


“Türk dilinin sesli harfleri, Adrian’ın donmuş yüreğinde obuanın iniltileri gibi çınlıyor, çok sayıdaki sert sessizleri davul gümbürtüsü gibi vuruyordu.”


Kitabı okurken sık sık ülkemizden manzaralarla da karşılaşacaksınız. Özellikle hikayenin bir kısmı İstanbul’da geçiyor ama bu kitabın 1923 yılında yayınlandığını da unutmamak lazım. Daha önce “Hayat Yollarında” kitabında olduğu gibi yine hayatın içinden, bitmeyen mücadelelerden bahsederken çok güzel tespitler yapıyor:


“Yaşamda insana ne haksızlıklar yapılıyor. Bacağından ya da kolundan sakat birini görünce kimse ona yüz çevirmiyor. Herkes acıyor. Ama ruhu sakat birinden herkes kaçıyor. Kimse ona acımıyor.”


Şöyle de bir şey var: Kimse kimsenin durduk yere kolunu, bacağını kırmaz. Tabii eğer psikopat falan değilse. Ama herkes herkesin en ufak bir şeyde kalbini kırma hakkını kendinde görüyor nedense. Nasıl oluyor bu böyle?


“İnsan olmak ve yaşamı hayvanlardan daha az anlamak ne acı. Kinle acıma neden yan yanadır? İnsan neden sever ve neden öldürür? Bizler neden kendimize ve başkalarına kötülük eden duygulara sahibiz?”


Öyle olaylar geçiyor ki kahramanımızın başından, insan gerçekten bu soruları kendisine sormak zorunda hissediyor. Hayatı hep uçlarda yaşıyor Stavro. Belki hepimiz zaman zaman sınırları zorluyoruz. İnişli, çıkışlı denir ya hani. Sadece bazılarının kat ettiği mesafe daha fazla. Tıpkı onun gibi. Yine öyle uçlarda olduğu bir zamanda Stavro şunu yaşayarak anlıyor:


“Servet yaşamaya yetmiyor. Ruhumda büyük bir acı, yüreğimde çok büyük bir saflık gibi beni her zaman duygusal olmaya götüren iki zorbalık vardı.”


Gerçekten öyle saflıklar yapıyor, öyle çok aldanıyor ki kahramanımız, okurken zaman zaman bu kadar da olmaz diyorsunuz. Lakin hayatta da böyle neye olmaz derseniz, gelir bulur ya sizi mutlaka. İnsanın alıp başını gidesi geliyor o zaman. 

Nereye diye sorduklarında da küçük bir çocuk gibi büyük bir hevesle “Her yere!” dediğiniz oldu mu hiç? İşte onu yapınca bu saf kahramanımız şu cevabı alıyor:


“- Her yere mi? diye şaşırarak sordu, ama efendimiz, aynı anda her yere gidilmez ki. Yolun birini seçmeniz gerek.”


Sonrasında nereyi seçiyor dersiniz? Bir ipucu vermiştim yukarıda, hikayenin bir kısmı İstanbul’da geçiyor diye. Geçenlerde bir yazı okumuştum, ‘İstanbul’a vizesiz, pasaportsuz girebilmemiz çok büyük bir şans’ diyordu. Şu satırları okuyunca o geldi aklıma biraz da:


“Bu belirlemelerden sonra en düşsel gerçek dışılıkla başımı döndüren ve gözlerimi kamaştıran Dolmabahçe’ye ve Yıldız Köşküne doğru yöneldik.”


Genelde böyle klasik eserlerde daha çok Rusya’dan, Fransa’dan şehirleri okuyup anlatıldığı kadarıyla gözümde canlandırırdım. Böyle gidip gördüğüm yerleri okuyup o atmosferi düşünmek gerçekten bambaşka bir his. Tabii Stavro için de bu güzel günler çabuk geçiyor. Zorluklar hep peş peşe geliyor.


“Yürekleri etkileyen büyük felaketlerde uğursuzlukların bulunduğu ve insanın elinden bir şey gelmediği fikrine zor alışıyor insanlar.”


Yine yazarın bir gözlemi dikkatimi çekiyor. O yıllarda da böyleymiş demek. Geçenlerde bir veteriner hekim de bundan bahsediyordu. Dünyanın hiçbir yerinde ülkemizdeki kadar çok sokak köpeği ve kedisi yokmuş. 


“İstanbul’da her Müslümanın başıboş köpekleri vardır. Günde bir kez onlarla fırıncıya gidip paylarını yedirir.”


Yazarın benimsemediğim birçok görüşü ve tespiti olsa da, katılırsınız ya da katılmazsınız ama şu satırlar, hem de yazılmasının üzerinden o kadar yıl geçmesine rağmen bu gözlem bence bizim için hâlâ dikkat edilmesi gereken bir eleştiri mahiyetinde:


“Bu Türk ülkesi hakkında ne söylenirse söylensin, içinde daha özgür yaşanan başka ülke yoktur. Ama bir koşulla: Kalabalık içinde silinip gidecek, yok olacaksın. Kimseye görünmeyeceksin. Sağır ve dilsiz olacaksın. İşte o zaman, yalnızca o zaman görünmeden her yere gidebilirsin. Kilitli kapılar zorlanmadan açılır önünde.”


Bir hocam “Şu üç şeyin tanımı yapılamaz, ancak kaybettiğinizde ne olduğunu anlayabilirsiniz.” der ve ilk sıraya özgürlüğü yerleştirirdi. Kahramanımız da özgürlüğünü kaybettiği için belki de özgürlüğün de ne olduğunu en iyi bilenlerden ve bakın bunun değerini bilmeyenlere ne soruyor:


“Özgürlüğün kölelikten, sevilen bir salağın da nefret edilen bir beyzadeden daha değerli olduğuna inanmıyor musunuz?”


O kadar küçük yaşta adeta feleğin çemberinden geçince, hayat bundan sonra daha zor olamaz herhalde diyorsunuz ama öyle değil. Çok şey öğrense de hayattan, bunun yeterli olmadığının farkında:


“Neye inanacağımı bilmiyordum artık. O kadar insan kendini iyi ve eli açık gösterip sonunda alçak ve cani çıkmıştı. Bu kısa deneyimlerimden hangi kuralı, hangi anlamı çıkarmalıydım? Evet, ben 16 yaşımda insan ruhunun alçaklığını tanıyordum. Hem de her şeyi bilmiyordum.”


Her şey bitti derken, tüm umutlar tükendiğinde hep bir kapı açılır ya da biri çıkar ya karşınıza, işte o kişi çıkıyor sonunda karşısına: Barba Yani. Yaşlı salep satıcısı. O bataklığın içinde Stavro’ya öyle büyük bir umut oluyor ki bütün yediği kazıklara rağmen şunu söyleyebiliyor:


“Bir tek kişinin iyiliği, binlercesinin kötülüğünden daha güçlüdür.”


Barba Yani, bilge bir adam aynı zamanda. Birçok değişik tabiri var, mesela duygusal gürültü, daha önce böyle bir şey duymamıştım hiç. Şöyle diyerek bunun zararından bahsediyor:


“Akıllı insan, yaşamı yakan ve huzuru bozan duygusal gürültünün yararsızlığını er ya da geç anlar. Bunu erken anlayanlara ne mutlu. Yaşamdan daha çok yararlanır bu gibileri.”


Bir de mikrop kırıcı banyo yapmak deyimi var, bence herkesin ölmeden önce mutlaka bir kere de olsa yapması gerekiyor:


“Barba Yani, bütün gün tek söz etmeden konuşabilecek yetenekteydi. Bana yalnızca bakışlarıyla ilgiye değer şeyleri gösterirdi. Buna ‘mikrop kırıcı banyo yapmak’ derdi. Bu çok iyi geliyordu. Dünyanın sessiz yapıtı, aşağılanarak ezilmiş insanı temizliyor ve kendine getiriyor, ne denli güçlü olursa olsun, haşarat içinden kendini mikroplanmış hissetmeden geçen insan yoktur.”


Kitap bitmeye yakın şöyle bir olay yaşıyorlar. Şu hikayenin anlatıldığına kulak misafiri oluyorlar. Son olarak ona da yer vermek istedim:


“Büyük İskender’in dostu olan bir generale Darius’a barış çağrısı yapılmasının iyi olacağını söylenir:
- Eğer ben İskender olsaydım, kabul ederdim, der beriki. Bunun üzerine, büyük fatih şöyle karşılık verir:
- Ben de, ben de olsaydım… ben de olsaydım..
Türk subayının aklı karıştı:
- Ah, dedi, İskender’in dostunun adı neydi?
- Parmenion, diye karşılık verdi Barba Yani, konuşmayı dinleyerek.
- Bravo, yahşi adam! diye bağırdı subay. Bunu nerden biliyorsun? İnsan Büyük İskender’le salep satarken karşılaşmaz!..
- Tabii olur, diye karşılık verdi dostum. Görmüş olduğunuz gibi, herkesin ısınmaya gereksinimi vardır!”


Yıllar önce karşıma çıksa bu kitap, hiç ilgimi bile çekmezdi. Ya da çok değil birkaç sene önce elime geçse bile muhtemelen okumazdım, biraz göz atıp bırakırdım. Biri önerse bile, biraz araştırır, zaten filmi de çekilmiş 2014 yılında, deyip onu seyrederdim en fazla. Ama yaşayarak tecrübe ediyorum ki Hayat Yollarında insanın karşısına nelerin çıktığı kadar, ne zaman çıktığı da önemli. Hatta belki de daha önemli bile olabilir. Bu arada filmini seyretmedim ve seyredeceğimi de sanmıyorum. Bir haftadır gelemeyen kargo eğer gelirse Panait Istrati’nin diğer kitaplarından da bahsetmeyi düşünüyorum. Sıcak bir çay, kahve ya da umarım bir salep eşliğinde belki o yazılarımı da okursunuz. Sonuçta herkesin ısınmaya gereksinimi vardır.

5

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli