Bir Kitap - Angel Dayı
Yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu bu ve haliyle artık onun tarzına da biraz alıştım sanırım. Kitabın başlığının aslında hikayenin tek kahramanı olmadığını erken fark ettim bu sefer. Neredeyse iki farklı kitap olabilecek iki hikayeyi birleştirmesi, bunu da çok usta bir şekilde yapması dikkate değerdi.. Bir de elbette o etkileyici gözlemleri, betimlemeleri, farklı bir gözle bakmanızı sağlayabilir belki hayata. Mesela Angel Dayıyı tasvir ederken şunları söylemesi ilgimi çekti:
“Temiz yürekliydi, ama bütün şahsi gayreti sayesinde yükselmiş olanlar gibi kendisine fazla karşı gelinmesine tahammül etmezdi.”
Gerçekten kendi fikirlerine aşırı bağlı, kararlılıktan ziyade inatçı diyebileceğimiz insanlar belki de bu yüzden böyle tahammülsüz oluyordur. Angel de zaten değişik bir insan. Ya da zamanla değişmiş, eski olduğunun tam tersi bir karaktere bürünmüş demek daha doğru olabilir. Bana biraz Breaking Bad dizisindeki Walter White’ı anımsattı.
Adrian zaten önceki kitabımızda da geçiyordu ve yine daha çok yardımcı karakter diyebiliriz. Onun dibe vurmuş hallerine denk geliyor yaşı itibariyle. Bir gün annesinin onu eve çağırdığını söylediğinde Angel Dayı “Ya sen, bu konuda ne düşünüyorsun?” diye soruyor. “Dayı, bunu pekâlâ tahmin edebilirsin; bütün yüreğimle ben de istiyorum.” Aldığı bu cevabı da yeterli görmüyor ve tekrar soruyor:
“Ya ötekiler? Onlar da istiyorlar mı?”
Onların da istediğini öğrenince “Ben de sizin istediğinizi istiyorum.” diyebiliyor sadece. Bunu yazarımız şu şekilde betimliyor:
“Bir ölüm gülümseyişi taşıyan dudaklardan dökülen bu “ben de sizin istediğinizi istiyorum” ne müthişti. Bu ne müthiş bir irade yıkılışıydı.”
Bunları okuyunca aklıma ne sorsan “Fark etmez” diyen ya da sadece “Sen bilirsin” yanıtını verebilen insanlar geldi. İtiraf ediyorum ben de eskiden bazen bu sınıfa dahil oluyordum çok da farkında olmadan. Bunu çok sonradan anladım maalesef. Çünkü bu tarz cevapların bize hep uyumlu olmak ve sorun çıkartmamak anlamına geldiği öğretildi. Bunu iyi bir şey zannettik yıllarca. Oysa yanında varsayılan olarak düşünmemeyi de getiriyordu bu cevaplar. Yanlış hatırlamıyorsam şuna benzer bir söz vardı konuyla alakalı: Bir yerde herkes aynı fikirdeyse kimse bir şey düşünmüyor demektir.
Angel üç çocuğunu da genç yaşta kaybetmiş, ondan sonra bir anlamda sadece ölümü bekleyen bir adama dönüşmüş. Ablası onun tekrar eskisi gibi olması için çabalarken aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
“– Nasıl, Angel? Ben senin ablanım, senin derdin benim derdim demektir.
– Doğru değil. Sen kendi dertlerini çektin ve çekiyorsun, ama benimkileri değil.
– Yok, Angel, kanı bir olanların dertleri de birdir.
– Kan birliği diye bir şey yok; bir bacağımı kessem, benim kanım akar, seninki değil.
– Öyle ama, birlikte çektiğimiz acılar da var.
– Öyle bir şey yok. Allah göstermesin ama, yarın sen oğlunu kaybetsen, ben acırım, ama sen ölürsün.”
Bu zamana kadar çok defa hayatta yaşanabilecek en büyük acının evlat acısı olduğunu işittim. İnsan bu kadar çok söyleniyorsa doğrudur diye düşünüyor. Gerçi ablasının söylediği “Senin derdin benim derdim” sözünü muhtemelen daha çok duymuşumdur ama onun büyük bir yalan olduğunu çok güzel özetlemiş bence yazarımız burada.
Demiştim ya iki farklı kitap olabilirdi diye, işte ikinci kahramanımız da Kozma. Aslında Angel’in gençliğini de andırıyor sanki. Belki de o yüzden kitabın ortasında ondan bahsetmeye başlıyor da olabilir. Bu düşünce şuan bu satırları yazarken geldi aklıma, kitabı okurken fark etmemiştim. Kozma kendisini en güzel, sevdiği çoban kızına şunları haykırırken tanımlıyor bizlere:
“Ah benim zavallı Çobanitzam! Meşe ağacından, karyola altında büyümesini istiyorsun! Yıldırımdan tencere içinde patlamasını istiyorsun! Kozma‘dan yalnız senin olmasını istiyorsun. Bu, senin için gereğinden çok, benim içinse az olur!”
Dışarıdan bakınca gerçekliğine ihtimal veremeyeceğiniz, yok artık bu kadar da olmaz, diyebileceğiniz şeyler çizginin öbür tarafına geçtiğinizde gayet doğal isteklere dönüşebiliyor. Bunun gibi şeyler başımdan geçmese belki ben de inanmazdım buna ama bunlar oluyor, yaşanıyor gerçekten. İnsanlar ne kadar çok aldatmaya, aldanmaya meyilli inanamazsınız. Bunun içine kendini kandırmak da giriyor ve o konuda da hepimiz uzmanız zaten. Her şeye rağmen cesur insanlar da var, kandırılmak istemeyen. Tıpkı bir gün biri güçlü Kozma’nın karşısına dikilip şunları söylediğinde olduğu gibi:
“Beni gebertebilirsin, Kozma, bu haklı olmama engel olmaz.”
Hep güçlünün haklı olduğu, haklı zannedildiği durumlarla karşılaşıyorsanız eğer, lütfen bu sözleri unutmayın. Mağlup olmak başka bir şeydir, haksız olmak başka. Biz bunu da sık sık karıştırıyoruz bence. Çünkü güçsüzsek kendimizi haksız zannediyoruz. Yok güçlüysek bu kez bir başkasının Kozma’ya söylediği şu sözler sanki bizi bize anlatmak için yazılmış gibi duruyor:
“Adaletsizlik ancak ucu sana dokunduğu zaman seni isyan ettiriyor ve bir arzunu yerine getirmek için dünyayı alt üst etmeye hazırsın.”
Kozma da her zaman güçlü olarak kalmıyor tabii. Onun da başına neler neler geliyor sonra, hatta bir ara yine İstanbul’da geçiyor olaylar. Orada Kozma’ya yaşama tutunma umudunu veren şu sözlerle Helvacı İbrahim oluyor:
“– Al, delikanlı, ye!.. Bunu ödeyecek paran olmadığını biliyorum, ama söylüyorum, gelecek baharda mutlaka paran olacak!
“Tekrar kapı yanına geldiği zaman, muhafızların reisi, tehditli bir sesle sordu:
“– Gelecek baharda parası olacağını nereden biliyorsun?
“İbrahim serbest bir tavırla:
“– Eh! dedi; bedava olduktan sonra, neden bir çocuğun gönlünü almamalı? Ummak kölelerin de hakkıdır.”
Çok basit gibi görünen o umut kırıntısını bakın nasıl anlatıyor Kozma:
“İbrahim’in gelecek baharda sözleriyle şaşkına dönmüş bir halde kulübeme sığındım. Büyülü kelimeler! Bu kelimeler gece, gündüz gözlerimde kurtuluş meşalesi gibi yandı.”
Bırakın böyle umut vermeyi, bizim işimiz gücümüz yeşermeye çalışan umutları da küle çevirmek gibi geliyor bana bazen. Hani şöyle de bir söz var, kimsenin umudunu kırmayın belki de sahip olduğu tek şey odur, diye. O misal ben de en azından ona dikkat edelim bir zahmet diyorum. Umut olmak ne yazık ki herkesin yapabileceği bir şey değil bence. Çünkü kafalar yıllar boyunca tam aksi yönde çalışıyor.
Dönüp baktığınızda hayatın aslında birkaç güzel anıdan ibaret olduğu hissine kapıldığınız oldu mu hiç? Tıpkı bizim gibi bir şeyin değerini kaybedince anlayan Kozma’nın, özgürlüğünü kaybedince şunları söylemesi bana onu hatırlattı:
“Hür olarak yaşanmış tek yıl bütün bir köle ömründen yeğdir. Hayatı meydana getiren yılların sayısı değil, ezilmeden yaşanan saattir.”
Bu arada Angel Dayı da hayatını kaybetmeden önce şu nasihatte bulunuyor. Bu bir anlamda onun hayattan çıkardığı dersler mahiyetinde. Aynı zamanda yaşamına okuyarak da olsa tanıklık edebildiğiniz bir adamın pişmanlığına da şahit oluyorsunuz bir anlamda:
“Birazdan öleceğim, Adrian… Sana tek miras olarak şu nasihatte bulanacağım: Küçük zevklere bütün kuvvetinle ve henüz vakti geçmeden karşı koy. Bize en çok acı çektiren odur… Oysa, ne yazık! Küçük zevkler bütün ömrümüzü onlara hasretmemizi isterler. Yaktığı zeytinyağı fıçısına karşılık, bize bütün verdiği bir zeytin tanesidir. Bu azdır. Çok az. Köpekler sevmekte bizden geri kalmazlar, ama akılda bizi geçerler.”
Yukarıdaki son cümlede ise ne demek istediğini açıkçası ben anlayamadım. Belki çeviri yüzündendir ya da insan aklının fazla abartıldığını mı söylemeye getiriyor acaba? Unutmadan bu kitapta da birçok kıssa geçiyor. Yazar bu konuda da çok cömert ve ben de en çok bu huyunu seviyorum galiba. Hazır akıldan da bahsetmişken, onun da yeri geldi sanırım:
“İki adam birlikte bir kır yolunda gidiyorlardı. Biri‚ bir ton akla, öteki‚ bir gram talihe sahipti. Yaz gecesi onları iki köy arasında bastırınca, açık havada yatmaya karar verdiler. Fazla düşünmeden‚ bir gram talihi olan adam başını kebesine sardı ve kendini yolun ortasına attı. Bir ton aklı olan adam düşündü: Bir araba geçip beni ezebilir. Ve yolun kenarında bir tarlanın çimeni üzerine yattı. Gece geç vakit iki atlı bir fayton geçti. Yolun ortasındaki kara lekeye yaklaşınca, hayvanlar ürktüler, yana doğru hamle ettiler ve tarlada uyuyanı ezdiler. Rumen aynen‚ bir gram talih bir ton akıldan yeğdir‘ der.”
Ben şansa da tesadüflere de inanmıyorum. İnananlara da daha İki gün önce ülkece yaşadığımız bir olaydan bahsetmek istiyorum. Karadağ’la yapılan milli futbol maçında mesela, 2–1 olduktan sonra benim moralim bozuldu ve ikinci yarıyı seyretmedim bile. Sabah öğrendim ki son dakika duran toptan bir golle berabere kalmışız. Şenol Hoca da talihsizlik olarak açıklamış durumu. Halbuki yıllar önce biz değil miydik “Biz bitti demeden bitmez!” mottosunu dünyaya ezberleten? Ben o dönem de yorumları okuyordum ve futbol adamlarımız sürekli bunun asla tesadüf olmadığını, bizim son dakikaya kadar maçı hiç bırakmadığımızı ve son saniyeye kadar koşacak o kondisyonu sağlamak için de antrenmanlarda çok çalıştığımızı söylüyorlardı. Konuyla alakasız gibi olsa da bence de gerçekten futbol sadece futbol değildir. Ondan da hayata dair şeyler öğrenebiliriz. Tıpkı kitaplardan da öğrenebileceğimiz gibi.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
