Bir Kitap - Akdeniz
Mihail için yazarın belki de ilk okumam gereken kitabı demiştim ya hani, Akdeniz de son okunması gereken kitap bence. Yazarın da artık Adrien’den bahsederken aslında kendi hayatından kesitleri anlattığını da çok daha fazla hissediyor böylece karakterle daha kolay bağ kurabiliyorsunuz. Gerçi şimdi kitabın nasıl başladığını da hatırlayınca bunu anlamanın çok da zor olmayacağına inanıyorum. Çünkü bakın bu güzel kitap nasıl başlıyor:
“Dostlarıma bakılırsa, ben bir yazar olarak yaratılmışım, yalnız makalelerle kalmayarak daha başka şeyler de yazmamı istiyorlar. İyi ama, bir şeyler bulup uydurmasını bilmeden insan yazar olabilir mi? Ben de işte böyleyim. Hiç değilse, ana hatlarını yaşamış olmadığım bir macera hayal etmek elimden gelmez.”
Ben bu tür yazıları yazmadan önce kitap hakkında yazılmış yazıları da okumaya çalışıyorum. Sürekli bahsedilen şeylerden ve yapılan alıntılardan yazımı arındırmak asıl zamanımı alan şey oluyor aslında. Yazmaktan çok silmekle uğraşıyorum yani anlayacağınız. Mihail kitabıyla ilgili de mesela çok sayıda eleştiri okumuştum. Mihail’in fazla abartılmış çocuksu bir karakter olduğunu düşünen bir kitle vardı. Ben sadece beğendiğim yerleri paylaşmaya gayret ettiğim için hiç bu konuların üzerinde durmamıştım. Zaten yazarı da anlayabiliyordum, sonuçta insan dışarıdan okuyunca garip gibi hissedebilir düşünceleri ama aslında kendimizi de dışarıdan görebilsek, eminim ki çok daha garip hissederiz.
“Onun için, insanlar hakkında, ancak kendimizi onların yerine koymak iyi niyetini gösterdikten sonra hüküm verebiliriz.”
Akdeniz’i okurken de bazen o kadar şaşırıyorsunuz ki, Mihail’i başka biri mi yazdı yoksa diye düşünebilirsiniz ama ben yazarın bu tutumunu çok beğendim. Çünkü insanların ne kadar değişebileceğini artık çok daha iyi biliyorum. Anlıyorsunuz ki yazarımız bu konu da büyük bir usta. Aynı zamanda insanın sevdiği şeye olan bakış açısını da çok daha iyi anlayabiliyorsunuz.
Yine de Mihail öyle sıradan bir insan değil sonuçta. Hatta zamanında insanların neden bu denli çok konuştuğunu bile çözmüş bir insandı:
“Uzun konuşmalara hiç yanaşmazdı. Bir kez bana demişti ki:
– Ne diye konuşmalı? İnsanlar her zaman hiçbir şey söylememek için konuşurlar.”
Adrien de arkadaşından çok farklı değil. Zaten insanlar inkar etseler bile arkadaşlarına sandıklarından daha çok benzerler aslında. Mihail’i hep kendisinden çok farklı bir şahsiyet olarak gören Adrien, arkadaşını ağlarken gördüğünde şu çıkarımı yapabilecek incelikte bir insan:
“Ağlıyordu. Bir şey görmüyor ve duymuyordu, ama insan sevdiği zaman, görmek ve duymak gereksizdir.”
Yani anlayacağınız bu karakterler gerçekten farklı derinliğe sahip, görmüş geçirmiş, hayat hakkında söyleyecekleri olan büyük isimler. Okurken bu gibi insanların hayatta karşılarına ne gibi zorluklar çıktığını, karşısında da onların aldığı tavırları okuyabilmek bence sahip olduğumuz büyük bir lüks. Kitabı okurken bitmek üzere olan heyecanlı bir dizinin son bölümünü seyrediyormuş gibi hissettim ben.
Sık sık empati de yaptırdı bu kitap bana. Mihail’e de kızamadım mesela. Yıllar boyunca karın tokluğuna çalışmak zorunda kalmak, ardından yaşanan hastalıklar, insanlardan yenilen kazıklar, aldatılmak, kandırılmak ve sonra yeniden aynı hatalara tekrar tekrar düşmek. Hatta bazen siz değil de en yakın arkadaşınızın da sizin yüzünüzden aynı yanlışları yaptığını görmek. Bütün bunların yanında gözünüzün önünde hayatı sürekli bir tatildeymişçesine yaşayan insanlar:
“Böylece zengin kadınlara mayıstan ekime kadar her tarafta rastlanır, zaten onların tatilleri doğumla başlar, ölümle biter.”
Hayatları bu şekilde tatil havasında geçen insanlar hiç sıkılmazlar mı acaba diye de düşünmedim değil. Yani insan senede bir kere bile tatil yapsa, o tatilden sonra dinlenmekten çok yorulduğunu hissetmez mi? Yoksa sadece bana mı öyle oluyor? Hiç bilmiyorum ve dertsiz tasasız bir hayat düşünemiyorum. Belki de anlayamıyorum. Yazarımızın da anlayamadığı çok şey var ve sıkça yaptığımız şu hataya da bu şekilde dikkat çekiyor:
“Anlamak ne kadar zor! Gerçekten biz iyi ile kötü, güzelle çirkin arasına bu denli büyük setler çekmekle hata ediyoruz.”
Elimde son bir alıntı kaldı kitaptan. Sonu da oldukça dramatik ve özellikle son bölümü paylaşmaya değer ama ondan da bahsedersem kitabı hiç okumayanlar için tadını iyice kaçırmaktan korkuyorum. Sadece şunun da altını çizmek istiyorum çünkü daha önce çok fazla hissettiğim bu duyguya, hiç bu açıdan bakmamış, bunu bir gurur olarak görmemiştim.
“Ah! Her şeyden kurtulmak isteme gururu!”
Bu his yani şu alıp başını gitme, kurtulma, kaçma artık adına her ne derseniz, zaten yaşarken sık sık karşıma çıkan bir durum. Yaşarken derken, bunun sadece benim çevremde olduğunu da sanmıyorum çünkü okurken, dinlerken hatta seyrederken de her yerde karşılaşıyorum bu hisle. Çekip gitmek aslında kolay olanı ve aynı zamanda gurur ve kibirden de öte geliyor olabilir. Ne dersiniz?
Henüz hiç yorum yapılmamış.
