Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Baragan'ın Dikenleri

Bu kitap hiç beklemediğim gibi bitti, hatta bitmedi bile diyebiliriz belki de. Başlamadan önce de biraz önyargılıydım. Yazarın diğer kitaplarını okumayı daha çok istiyordum ama yine de merak ettim neresi bu Baragan diye. Hem kısa olması hem de Türkçe’ye çevrilen ilk eserinin bu olması nedeniyle az da olsa alıntıyla bu kitaptan bahsetmek istedim. Romanya’nın güneydoğusunda 1900'lü yılların başında geçen bu kısa hikayeye 14 yaşındaki bir çocuğun gözünden bakıyoruz.


Kitabın ilk sayfalarında merakla bekledim kitabın adından ne zaman bahsedecek yazarımız diye. Hiç gidip görmesem de, gözümde canlandı oraları, belki de zaman zaman kendimi Baragan’da sanmam yüzündendir bu diye düşünürken şu satırlara rastladım:


 “— Hop, hop! Baragan’da mı sandın kendini?
Çünkü Baragan bir başına yaşar. Bir tek ağaç yok üstünde! Bir kuyudan öbürüne susuzluktan ölürsünüz. açlığa karşı korumak da onun işi değildir. Ama bu iki boğaz belasına karşı donanımlıysanız ve Tanrı’yla baş başa kalmak istiyorsanız, hemen Baragan’a gidin: Bir Rum rahatça düş kurabilsin diye Tanrı’nın Eflak’a bağışladığı topraktır bu.”


Sonra şu cümlelerle güzel bir kitaba daha başladığıma emin oldum:


“Toprak insana yalnız karnını doyursun diye verilmemiştir. Yeryüzünün kimi köşeleri bir kenara çekilip düşünmek içindir. Baragan işte böyle bir köşedir.”


Bizde iş bulmak için İstanbul’a gelinmesi gibi, Baragan’dan çıkıp gelen kahramanımıza sen misin oralardan gelen diye soruyorlar sürekli ve şu cevabı veriyor 14 yaşındaki Matake ve aldığı cevap acı olduğu kadar gerçek:


“ — Benim… Baragan’da insan açlıktan ölüyor.
 — Her yer Baragan! Her yerde açlıktan ölünüyor!”


Gerçekten günümüzde bile, yani aradan yüz yıldan fazla geçmesine rağmen hâlâ bir yerlerde aynı sorunların yaşanması, benzer çilelerin çekilmesi, farklı enstrümanlarla da olsa aynı melodinin tekrar tekrar çalınması ve bunun ayrımına sadece okurken olduğu gibi belli başlı zamanlarda varabilmek bence çok önemli ve bir o kadar da gerekli bir şey, bir ihtiyaç.

Kitabın ortalarında bir papaz çıkıyor ve şunları söylüyor, aldığı cevapla birlikte belki de bardaktan taşan son damla yavaşça dökülüyor.


“Sizi gidi işe yaramaz adamlar sizi! diye bağırdı toplananlara. Tanrı’nın başınıza yıldırımlar yağdırmamasına şaşmak gerekir!
 — Tanrı’nın elçisi bu papaz her gün siz köylülerle biz kentlilerin tepesine yıldırımlar yağdırır. İnsanlarla hayvanların çektiği açlıktır bu yıldırımlar; tarlaları yok eden bunun gibi donlardır; bütün yolları köylü ve hayvan ölüleriyle dolduran geçen ayki gibi fırtınalarıdır; bütün ekini yok eden bu yılki kuraklıklardır. Bunlardır işte yıldırımlar! Yalnız, sahibiniz olan adamın neden bu yıldırımların hiçbirinden zarar görmediğini sormalı! Neden ambarları tıka basa dolu, hayvanları yerli yerinde: Yıldırımlar neden onu, papazı, belediye başkanını, daha birkaç benzerini aç açıkta bırakmıyor acaba?”


Bu sorudan sonra olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, gece geç saatte uyku gözümden akarken bir anda doğruldum ve kitabın bittiğini bile anlamadan son boş sayfayı da çevirdim. Nedense son bir sayfa boş bırakılmıştı. Ben de bu yüzden son ana kadar bir bölüm daha var zannettim. 


Belki yazarın diğer kitaplarında yine rastlarız umuduyla Matake’yi merakla gözüm arayacak kesinlikle. Onun da hayata dair şöyle bir gözlemi var:


“Biz çıraklarsa şöyle azıcık çalışıp bol bol dolaşarak, her yana dağılıyorduk. Ben çoğunlukla yalnız kalmaktan hoşlanıyordum, çünkü ister aile içinde, ister köyde olsun, yabancı, yabancıdır.”


Ona söylenen şu sözlerse hiç değişmiyor:


“ — Dikenler onu peşkeş çekti bize!”


Yine de o küçük yaşına rağmen, büyük olgunlukla şöyle düşünüyor Matake:


“Bunu kötü niyetle söylemiyorlardı gerçi, ama yine de canımı yakıyordu. Acıdıkları için “sokaktan kurtardıkları” oğlandım ben.”


Gerçekten de ne kadar yabancıyız başka insanlara, dünyaya, hatta en yakınımızdakilere bile. Ve bu hiç değişmiyor, daha da kötüsü kendimize bile yabancılaşıyoruz artık. Çünkü hiç düşünmeden, kötü niyetle olmasa da illaki canlarını yakıyoruz birilerinin, hatta küçücük çocukların bile. Çünkü onlar daha çocuk, akılları ermez zannediyoruz. 


Baragan’ın Dikenleri, zor bir kitap anlayacağınız. Öyle kısa falan deyip kolay okunur diye düşünmeyin, başları da çok ağır. Daha önce de hakkında yazdığım Gazap Üzümleri’ni hatırlattı bana yer yer. Birbirinden olabildiğince farklı coğrafyalarda geçse de, hikayeler yine benzer. Her şeye rağmen yaşamak, yaşayabilmek, bazılarımızın kurabildiği tek hayal olabiliyor zaman zaman. Hayat belki de bu yüzden o kadar değerlidir.

4

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli