Hüzün Hastalığı'nı Okuduktan Sonra Ne Öğrendim
Ben mutsuzluğa ve hüzne hiçbir zaman tamamen olumsuz bir şeymiş gibi bakmadım. Daha doğrusu bunu öğrendim bir şekilde. Bunda çok küçük yaşta tanıştığım kitapların etkisi olabilir.
Bu bir filmi seyrederken aklıma gelmişti. Başroldeki Bradley Cooper okuduğu kitabı fırlatarak isyan ediyordu, böyle final mi olur, gibisinden. Neden böyle mutsuz bitiyordu bu kitaplar? Bense hiç böyle düşünmemiştim daha önce. Sonunda ağladığım kitaplar olmuştu. Hatta bitirince birkaç gün kendime gelemediğim, boşluğa düştüğüm kitaplar da olmuştu. Ama hiç birinde kitabı alıp fırlatmamış, yazara kızmamıştım.
Hayat da böyleydi çünkü. Üzücü şeyler oluyordu sürekli. Sizin olmasa bile birilerinin canı yanıyordu illaki. Dolayısıyla bunları tanımak, tanımlamak bence bir avantaj olarak görülmeliydi.
Tanımlamak deyince sözlükleri çok sık kullanan biri olsam da, alışılagelmişin dışında yapılan tanımlar hep ilgimi çekmiştir benim. Unutmamak için yeri geldikçe etrafımdakilere bahsederim bunlardan. Her şeyin rengarenk sıra sıra dizildiği, en ufak bir şeyi almak için bile neredeyse tüm reyonlarını dolaşmak zorunda kaldığımız mekanlar çok uygundur mesela böyle tanımlamalar yapmak için.
Zenginliğin markette fiyatlara bakmadan alış veriş yapabilmek olduğunu söyleyen bir arkadaşım vardı benim mesela. Belli ki yaşımız küçükmüş o zamanlar. Bunu yıllar sonra hatırlayıp, bir de kendimden yaşça büyük birine söylediğimde “Bu zenginlik değil, müsriflik!” demişti bana. Hiç bu cevabı beklemiyordum ondan. Hatta bana hak vereceğini zannediyordum. Öyle bir tonla söylemişti ki bunu istemsizce gülmüştüm o zaman. Üstelik ona hak veren ben olmuştum çünkü doğruydu söyledikleri.
O günden sonra markette fiyatlara bakmaya başladım. Çünkü ben de fiyatlara bakmazdım önceden ve bu sanki bir marifetmiş gibi kendimi iyi hissederdim. Şimdiyse markete girdiğimde bu kitabın daha ilk sayfasında karşılaştığım bambaşka bir tanım olacak aklımda. Hüznün, imkansızlığın, çaresizliğin tanımı. Gözlerle konuşmanın ne olduğu:
“80'li yılların başında Polonya’dan Dayanışma Hareketi’nden bir kız gelir ve yazar Theodore Roszak’ı bulur. Adı Anna’dır ve ABD’ye yaptığı bu gayriresmi geziyle, aydınlara kendi ülkesinde neler olup bittiğini anlatmak istemektedir. Sözlerle değil de gözleriyle konuşan Anna’yı (Üçüncü Dünya hep öyle değil midir? Şark gözlerle simgelenemez mi?) kaldığı yere bırakırlarken, bir süpermarkete girmek icap eder. Anna hayatında ilk kez bir süpermarket görmektedir. Şaşkın bakışlarla rafları süzer, birkaç adım ilerledikten sonra donakalır ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Anna bolluğun ve zenginliğin koridorlarında yürür ve ağlar. Çünkü o Varşova’da temel ihtiyaç maddelerini almak için bile saatlerce kuyrukta beklemektedir. Bir kalıp sabun, birkaç kilo patates almak için günün yarısını harcamak zorunda olan genç kız, süpermarketin şaşaası karşısında ağlamaktadır.”
Kitabımız yine kısa kısa denemelerden oluşuyor. Yine derken, tıpkı daha önce hakkında yazdığım Ruh Hali ve Olmak Cesareti gibi. Bölümlerden biri de otoyol kovboyları, okuyana kadar bunun hiç aklıma yoldaki ayaklı marketler olacağı gelmemişti.
“Tıkanan köprü trafiğinde yeni bir sektör üretmekte gecikmedi. O sıkışmış trafikte, taşıtlar denizinin ortasında gezinerek çiçek, badem, piyango, simit ve su satan seyyarlar, dünyanın en gerçeküstü işlerinden birini yapıyor olmalıdırlar. Değip geçen taşıtlara aldırmadan bir işaretin peşi sıra seyirtirler. Acıkmış bir mide, piyangoda milyar umudu, yahut sevgiliye sunulacak bir demet karanfil, otoyol kovboylarının ilacı olacaktır.”
Yazarımız bizi bilmediğimizi düşündüğüm bir sözcükle daha tanıştırıyor. Okuduğunuz zaman ise kavramı daha önce hiç duymasak bile ne olduğuna çok aşina olduğumuzu görüyorsunuz:
“Doğu toplumlarında kişi, diğer insanlara karşı yükümlülük ile kişiliğini kazanır. Japon kültüründe bu amae sözcüğüyle ifade edilir. Amerikan Psikiyatri Dergisi’nde amae kavramı üzerine bir tartışma yayınlandı. Ünlü Japon psikiyatr Take Doi bu kavramı şu örnekle anlatıyor: Bir konferans için ABD’ye davet edilmiştim. Havaalanında beni karşılayan ABD’li meslektaşım beni evine götürdü ve nazik bir ifadeyle karnımın aç olup olmadığını sordu. Karnım açtı, ancak Japon kimliğim bunu açıklamamın ayıp olduğunu söylüyordu. Japonya’da eve gelen bir misafire hemen yemek ikram edilir. Ona aç olup olmadığı sorulmaz. İşte amae budur.”
Bazı şeylerin böyle adının konulması, hem üzerine düşünmek hem de varlığının farkına varmak için çok önemli diye düşünüyorum. Ancak bunu abartmamak, daha önemlisi yanlış sınıflandırmalar, tanımlamalar yapmamak gerekir. Çünkü yanlışı düzeltmek doğruyu yapmaktan çok daha zordur. Mesela aşkı bir hastalık olarak görürseniz, birileri tedavi etmeye çalışacaktır:
“Hayatın psikiyatrizasyonu… Bu seküler bakış açısıyla, sizin dindarlığınız pekâlâ bir psikiyatrik bulgu olarak değerlendirilebiliyor. Aynı bakış açısını paylaşan ve yine Amerikalı bir meslektaşımız, ‘aşk hastalığı’nın tedavisinin de yakında bulunacağını iddia edivermişti geçtiğimiz yıllarda. Bu şekilde hayat, yaşanması gereken bir şey olmaktan çıkarılıp tedavi edilmesi gereken bir şeye dönüştürülüyor.”
Hüzün bir hastalık değildir. Bu kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacağınız üzere, sizi olgunlaştıran, hayatta olduğunuzu gösteren bir yaşam belirtisidir. Ayrıca size çok şey öğretir. En basitinden yeni bir dünyanın varlığından haberdar olursunuz, iç dünyanızdan. Sonra bunun öyle basit bir şey olmadığını fark edersiniz. Yavaş yavaş o dünyayı inşa etmeye başlarsınız. Bu bir tedavi ya da iyileşme süreci değil, bir keşif sürecidir.
Yazma serüvenime başlamadan önce üzerine çok düşünmüştüm. Kısa hikayeler yazmak istiyordum ama öyle her konuda yazmak istemiyordum. Yazmak istediklerim o kadar çokken yazmak istemediğim tek bir konu vardı: İntihar. Çünkü bırakın yazdıklarımızı, okuduklarımız arasında bile görünmez bağlar var sanki. Virginia Woolf’tan sonra garip bir şekilde kendimce birbirinden oldukça farklı üç yazar seçmeme rağmen okuduğum son üç romanda konu bir şekilde dönüp dolaşıp intihara geliyor. Tam da her okuduğum kitap hakkında yazmaya böyle alışmışken, onlar hakkında da yazdım ama çok hoşnut değildim bu durumdan.
Adeta ironinin bir tanımı gibi yazılarım hiç olmadığı kadar okunuyorken ben kalkıp en hoşlanmadığım konudan kitaplar bulup yazıyormuş gibi oldum birden. Bu kitabı o yüzden seçtim. Hüznü bir hastalık olarak görmememiz gerektiğini bu işe yıllarını vermiş insanlardan duyalım diye.
Son olarak yazarımızın bu kitapta da yer alan bir tavsiyesiyle bitirmek istiyorum. Belki az önce sanki kitleleri harekete geçirebilen büyük bir yazarmış gibi bir tavır takındım. Bilmiyorum belki bazılarınıza antipatik gelmiş olabilir bu diye üç-beş kişiden fazla olmadığımızın farkında olduğumu belirtmek istiyorum.
“Edebiyat, hayallerine sadakatini yitirmemiş ve inanmış insanların uğraşıdır. Hayallerimizi yitirmek istemiyorsak, safları sıklaştırmak zorundayız. Okur ve yazar, yani o ‘üç-beş kişi’ birbirinin soluğunu hissedebilmeli. ‘Ben yaşıyorum. Ya sen?’ diyebilmeliyiz birbirimize.”
Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik Saat 12:00'ye kadar verilen siparişleri aynı gün kargoya veriyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.
2
Henüz hiç yorum yapılmamış.
