Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Neden Ruh Hali'ni Okumalısınız?

Dün bir genellemeyle başlamış ve kendimce bir kitap türünden bahsetmiştim. Bugün de okuduktan sonra kendinizi tutamayıp etrafınızdakilere sürekli bahsetmek, anlatmak istediğiniz kitaplardan bahsedeceğim. Çünkü bence böyle bir kategori de var ve Ruh Hali tam olarak bu tanıma uyuyor.

İlk olarak şöyle uzunca bir alıntım var, herkesin kendisine sorması gereken bir soruyla başlamış yazar ve cevabını da hayatın içinden örneklerle vermiş.

“Öncelikle dünyaya verdiklerimizle bir anlam kazanırız, “Biz olmasaydık dünyadan ne eksilecekti, biz hangi değerleri üretiyoruz?” sorularına verdiğimiz cevaplarla kendi varlığımıza ilişkin bir bilgi ediniriz, ürettiğimiz değerler bize bir anlam duygusu verir. İkinci olarak dünyadan aldıklarımız hayatımızın anlamını belirler. Çevresinden sevgi ve yakınlık görenler hayata daha olumlu anlamlar atfederler. Kimi zaman kendimizi ait olduğumuz toplulukla, aileyle anlamlandırırız. Mesela “Ben çok geniş bir sülalenin üyesiyim”, “Ahmet Bey’in oğluyum” gibi ifadelerle kendimizi tanımlarız. Hayatı anlamlandırmanın üçüncü ekseni kaderimize rıza göstermektir. Şüphesiz, kadere rıza göstermek derken her şeye eyvallah etmeyi kastetmiyoruz. Kastımız, hayatın kaçınılmaz gerçekleriyle yüz yüze geldiğimiz zaman bunu kabullenmek ama asla hayattan el etek çekmemektir. “Ben bu acıya tahammül edebilirim. Bunlar beni yıkmaz. Ben ayaklarım üzerinde kalırım,” yani “Yaşadıklarımdan bir şeyler öğreneceğim” diyebilirsek yine hayatımızı daha anlamlı bir biçimde yaşayabiliriz.”

Ne kadar önemli sorular öyle değil mi? Umarım daha önce kendinize bu soruları sormuşsunuzdur. Sormadıysak ya da bu konuda kafa yormadıysak bence bir hatanın içindeyiz. Yani kısaca hata yapıyoruz da diyebilirim. Şimdi böyle diyerek de sizi karamsarlığa sürüklemek istemem, aksine amacım aynı hatalara tekrar düşmemenizdir. 

Şahsen çok sık hata yapan ve yanlışlara düşen bir insanım. Yani her zaman okuyarak ya da konuşarak başkalarından değil, bazen ister istemez yaşayarak öğreniyorum diye değerlendiriyorum ben bunu. Hata yapmamak yerine aynı hatayı tekrar yapmamaya odaklanıyorum. Bence bu çok daha önemli. Eğer aynı hataları yapıyorsanız, yazarımızın şu sözlerine dikkat etmeniz gerekebilir:

“Bazı insanlar hayatları boyunca hep aynı hatayı tekrarlar, adeta hata yapmaya programlanmış gibi davranırlar. Bu insanlar büyük ihtimalle yaptıklarının yanlış olduğunun farkında değildirler. Çünkü hatalardan öğrenmenin öncelikli şartı hatayı kabul etmektir. İnsanın bunu kendisine itiraf etmesi zor olabilir, çünkü insan kendisini yanlıştan uzak bir varlık olarak algılar, hiç hata yapmayacağını, hiç kusur işlemeyeceğini düşünür. Oysa hata yaptığımızı kabul etmekle onu değiştirmek yolunda bir iradeyi göstermiş oluruz. Yani ‘Ben hata yaptım.’ diyen bir insan ‘Bundan sonra aynı hatayı yapmayacağım’ demiş olur.”

Kitabımızda başka kitaplardan da alıntılar yapılıyor. Özellikle iki kitabın adını buraya bir anlamda not düşmek istiyorum, çünkü belli ki onlar da okunası kitaplar:

“Eric Fromm’un ‘Olmak veya Sahip Olmak’ adlı kitabında belirttiği gibi bugün ancak birtakım markaları tüketerek, belli marka arabalara binerek, belli marka giysileri üzerimizde taşıyarak var olduğumuzu zannediyoruz. Sahip olmayı mutluluğun yegâne aracı sanıyoruz. Oysa bütün kadim geleneklerde, ‘olmak’ önemsenmiştir.”

Diğeri de benim de zaman zaman düşündüğüm, merak ettiğim bir hususu ‘Tarihe Tanıklığım’ adlı kitabında şu şekilde açıklayan Aliya İzzetbegoviç:

“Kurbana duyulan sempati, düşünme yetisinde bulunabilecek bir şey değildir; o ancak ruhta, yani ‘bu dünyaya ait olmayan bir ilkede bulunabilir. Ne denli yoğun olursa olsun hiçbir akıl yürütme, düşünme ve basiret, adalet ve hakikat uğruna feda edilmiş bir hayata ilişkin tek bir örneği bile açıklamaya, meşrulaştırmaya yetmez.”

İletişime yönelik o kadar çok şeye dikkat çekmiş ve örneklendirmiş ki yazar, bu konuda daha önce o kadar kitap okumama rağmen hâlâ yeni şeyler öğreniyor olmak beni hem şaşırtıyor, hem de acaba bunu unuttum mu yoksa diyorum. Çünkü daha önce bunu okumamış olamam herhalde diye düşünüyorum. Ama okuduysam neden uygulamıyorum? Burada bir sorun var yani. Az önce cümleye “ama” ile başladım mesela, oysa onun yerine “ve” kullansaydım çok daha yapıcı bir cümle olacaktı. Bu bilgiyi öğrenir öğrenmez uygulamaya başlamıştım mesela ve gerçekten gözlerimle görmüştüm. 

Keşke kelimesini de kullanmamaya özen gösterir, hatta hayatımı bir anlamda keşke dememek için yaşamaya çalışırım. Ancak onun yerine başka bir kelime kullanma stratejini uygulamıyordum, bundan sonra yazarımızın şu önerisine dikkat edeceğim:

“Birisi der ki: ‘Burası da çok kalabalıkmış. Keşke buraya gelmeseydik. Evde otursak daha iyiydi. ’Bu sözün üzerine ikisinin de keyfi kaçar. Böyle durumda “keşke” yerine “bundan sonra” kalıbını kurduğunuzu düşünün. ‘Keşke buraya gelmeseydik’ yerine ‘Bundan sonra buraya gelmeyelim. Burası çok kalabalık, başımızı yeterince dinleyemedik.’ İkisinin arasındaki farka bakalım. Birisinde sadece yazıklanma ve üzülme var; diğerinde ise yapıcı bir adım, bundan sonrasını değiştirme daha güzelleştirme düşüncesi…”

Yine kitapta not aldığım bir bölüm olmuş safını belirlemekle ilgili. Biliyorum sırf bu yazıda bile tekrara düşmüş olacağım ama bu konu gerçekten önemli. Yoksa öyle tekrar aynı şeyleri yazmazdım. Öncesinde size de sorayım: Tarafımız nereden belli olur? 

“Şu da var ki; sadece safımızı belli ederek, kendimizi temize çıkaramayız. Çünkü insan, kolaylıkla her şeyi meşrulaştırabilen, çocukça bir kıskançlıkla çıkarlarını kovalayan, her edimini rasyonalize edebilen bir varlıktır. Tuttuğumuz taraf söylediklerimizde değil eserlerimizde görünür; eserlerimizde yani hayatlarımızda. Hakikate sadakat, ancak samimiyetle mümkündür.”

Bir diğer merak ettiğim daha doğrusu karşı çıktığım, hatta isyan etmek istediğim, her insanın bencil olduğu ve her eyleminde sadece ama sadece kendini düşündüğü görüşüne yazarımızın şu cümleyle katılmadığı görmek beni umutlandırdı:

“Şüpheciler de derler ki, başkalarına yardım ederiz çünkü etmezsek hissedeceğimiz utanç ve suçluluğu bu eylemle gidermek isteriz veya kendi kendimize daha fazla saygı duymak için, insanlar tarafından hayırsever ve iyi birisi olarak tanınmak için yardım ederiz. Oysa kimsenin görmediği, göremeyeceği; görülse bile övülmek bir yana sert bir biçimde cezalandırılacak yardımlar vardır.”

Kitabın bir bölümü tamamen çocuklar hakkındaydı yanlış hatırlamıyorsam. Daha doğrusu aslında genel olarak iki bölümden oluşuyor kitap. Kapağında Bireysel Mutluluk ve Sosyal Mutluluk şeklinde iki genel başlık olsa bile içeriğine bakınca önce hayatla ilgili hepimizi ilgilendiren genel konuların yer aldığını ve sonra depresyon, panik atak, fobiler, bağımlılık, alzheimer ve şizofreni gibi hastalıkların ne olduklarına dair gayet anlaşılır bir dille yazılmış örneklerin yer aldığını görüyoruz.

İşte çocuklarla ilgili maalesef bizim kültürümüzde yer alan, dayak cennetten çıkmadır görüşünün yanlışlığını savunarak şunları söylüyor yazar:

“Üstelik dayakla terbiye, sanıldığı gibi çocuğun aynı hatayı tekrarlamasını engellemez. Aksine, çocuk bunu şöyle yorumlar: Demek ki bu işten birazcık sopa yiyerek kurtulabiliyorum. Öyleyse yine yapabilirim. Yani davranışının yanlışlığı konusunda bir fikir sahibi olmaz. Halbuki onunla konuşabilsek, ona yaptığının neden yanlış olduğunu anlatabilsek daha etkili sonuç almamız mümkün olur.”

Bu konuda ne kadar haklı olduğunu zaten hepimizin az çok bildiğini zannediyorum. Ancak kitapta bir kavram dikkatimi çekti, daha önce hiç duymamıştım, televizyon okuryazarlığı. Bakın ne anlama geliyormuş:

“Televizyondan verilen mesajlar hepimizin ama özellikle çocuklarımızın gerçeklik algısını ciddi biçimde etkiliyor. Çünkü televizyon doğası gereği ‘normal’ olana itibar etmez; daima anormal olanı, sıra dışı olanı konu eder. O nedenle televizyondan gelecek mesajların bir süzgeçten geçirilerek, eleştirel gözle bakılarak alınması veya reddedilmesi gerekir. Bu türden televizyon izleme faaliyetine biz ‘televizyon okuryazarlığı’ diyoruz.”

Her şeyin herkese sürekli satılmaya çalışıldığı bir çağda kendimizi bir şekilde koruyor, en azından korumak zorunda kalıyoruz. Peki ya çocuklarımız? Onların duygularını, düşüncelerini ne kadar önemsiyoruz ve dikkate alıyoruz? 

“Los Angeles Times’a konuşan bir reklâmcı şöyle diyor: İyi reklâm, insanlara, o ürünü almazlarsa çok şey kaybedecekleri duygusunu verir. Çocuklar buna karşı çok duyarlıdır. Onlara bir şey almaları gerektiğini söylerseniz buna direnirler. Ama almazlarsa şaka yollu- tavuk olacaklarını söylerseniz birden dikkat kesilirler. Çocukların duygusal incinebilirliklerini kaşımak çok kolaydır, zira onlar çok incinebilir varlıklardır.

Önemsemek ve dikkate almak diye özellikle yazdım az önce, çünkü bence orada denge çok önemli. Sadece biri olmaz yani, hatta ters teperek sizi daha büyük yanlışa yöneltebilir. Tıpkı dediğim dedik insanlarla yaşadığımız sorunlar gibi. 

Ben ne dersem o olur tavrı, çocuğa ‘Senin fikirlerinin benim için hiçbir önemi yok’ mesajını verir ve çocuk zamanla kendisinin değersiz bir insan olduğuna inanmaya başlar.”

Ayrıca yazarın çocuklar derken sadece çocukları kastetmediğini düşünüyorum ben. Ya da gerçekten hepimiz birer çocuğuz belki de. O yüzden şu paragrafı okurken sadece çocukları değil, genel olarak insanları düşünmenizi istiyorum:

“Çocuklar bazen umulmadık şeylere çok içerleyebilir, bazen de olmadık yerlerde çok enteresan sorular sorabilirler. Mesela bir çocuk ‘Anne yeryüzünde kaç tane terkedilmiş çocuk var?’ diye sorduğunda, mutlaka çocuğun bunu neden sorduğunu düşünmeliyiz. Çocuk anne babası tarafından terk edilme korkusu yaşıyor olabilir. işte böyle bir durumda hemen çocuğunuzun yanına oturup, onun duygularını ifade etmesini, hissettiklerini paylaşmasını sağlamak çok yerinde bir davranış olur.”

Elbette her zaman değil ama bence büyük küçük herkes bazen yaşadığı korkuları çok değişik şekillerde gösteriyor muhatabına. Sadece bunları fark edemiyoruz çoğu kez. Umarım bundan sonra daha çok dikkat ederiz bize sorulan sorulara, verdiğimiz cevaplara. Ve ettiğimiz iltifatlara! Evet, yanlış okumadınız. Çünkü insanların güzelliklerini nasıl dile getirdiğimiz de çok önemli.

“‘Sen sınıfının en akıllı çocuğusun’ ya da ‘Sen çok yakışıklı bir çocuksun’ demek yerine, iyi bir şey yaptığı zaman; ‘Bak bunu ne kadar güzel yaptın, bu davranışınla şu faydaları sağladın’ şeklinde yapıcı bir övgü anlayışı benimsenmelidir. Çünkü yersiz övgüler alan çocuk, bir süre sonra bu övgüleri hak etmediğini düşünüp yok yere kendisini suçlamaya başlayabilir.”

Ben oldum olası sevgisini pek gösteremeyen, dile getiremeyen, sanki söylersem bir anlamı kalmayacakmış gibi hisseden biriydim eskiden. Bunun yanlış olduğunu öğrendiğim zaman hayatım değişti diyebilirim. En azından bakış açım değişti. Yine de aşk konusunda çok konuşmayı sevmiyorum, sevemiyorum. Çünkü bence aşk konuşmaktan çok susar.

“İnsanların mezar taşlarından ve kitabelerden daha çok bildikleri vehmiyle durmadan konuştukları bir çağda, gökler susuyor. Ve aşk, günümüzde yaramaz bir çocuk gibi tepinip yaygara koparıyor.”

Hazır aşk demişken, göz yaşlarından bahsetmezsek olmaz. Yazarın bu konuda da bir öğüdü var herkese:

“Unutmayalım ki gülümsediğimizde dünya da bize gülümser, ağlarsak tek başımıza ağlarız.”

Kitabın ikinci bölümünde çeşitli hastalıkların anlatıldığından bahsetmiştim. Ben bu bölümleri halime şükrederek okudum sürekli. Sağlığın ne kadar önemli olduğunu, hasta olmadan anlayamıyoruz ya hani, işte o depresyonlar, panik ataklar, bağımlılıklar da öyle hiç günlük hayatta kullanıldığı gibi basit şeyler değilmiş. Ben bunu daha iyi anladım en azından diyebilirim.

İnternet bağımlılığından bahsederken insanın geçtiği şu üç evreyi bilmekte fayda var bence:

“Normal bir insan değişik bir uğraş bulduğunda üç evreden geçer. Birinci evrede, yeni bir etkinlikle tanışan kişi, doğal olarak bu etkinlik üzerinde yoğunlaşır. İşte bu evre, zevk alma veya saplantı evresi olarak adlandırılır. Saplantı evresi, gözünü açma evresinin başlangıcına kadar devam eder. Gözünü açma evresinde, insan, zamanının çoğunu harcadığı bu aktiviteden sıkılmaya ve ona daha az zaman harcamaya başlar. Bu evre de, dengeyi bulma evresine kadar devam eder. Bu evrede, kişi söz konusu etkinliğe harcadığı zamanı normal seviyeye indirir. Bu model göz önüne alındığında internete bağımlı olan kişilerin ilk evrede, yani saplantı evresinde sıkıştıkları ve bu evreyi geçemedikleri açık olarak görülmektedir.”

İçki bağımlılığından söz ederken de bağımlılığı bazılarımızın yanlış anladığına dikkat çekmiş şu cümleyle ki bence o da çok önemli:

“Bağımlılık hiç durmadan içmek değil, içmeye başladığı zaman kendini duramamaktır.”

Ayrıca sigarayı bıraktırmak için söylenir ya hani, yavaş yavaş bırak diye. İşte o da yanlış bir düşünceymiş aslında:

“Hiçbir bağımlılıktan yavaş yavaş kurtulunmaz. Çünkü bağımlı kişi, kolaylıkla kontrolünü kaybeder.”

Diğer hastalıkların birinden de şöyle bir cümleyi not almışım. Yine unutulmaması gereken. Çünkü bence hangi hastalık olduğu çok da önemli değil, mühim olan bizim bakış açımız.

“Hiçbir hata, dünyanın sonu değildir. Ve biz başkalarının bize verdiği değerden ibaret değiliz.”

Son olarak takıntıdan bahsederken şöyle bir öneride bulunuyor yazar. Birçok şeye takıntılı biri olarak gerçekten hak verdim bu konuda da. Yazın diyor kısaca, tıpkı benim de yaptığım gibi yani. Meğer bilmeden, çekine çekine de olsa doğru bir şey yapıyormuşum son bir yıldır:

“Bunu ayrıntılı olarak yazın -kaç defa geliyor, ne zaman geliyor vs.- Bunları her seferinde ayrıntılı olarak yazmak, bir süre sonra sizi bıktıracaktır. ‘Yine takıntılı düşüncelerim geldi. Bunları zorundayım.’ diye düşündüğünüz zaman, yavaş yavaş o takıntıları kontrol altına almaya başlayabilirsiniz.”



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik saç bakım ürünleri ile ilgili ayrıntıları buradan inceleyebilirsiniz.

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli