Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Olmak Cesareti

Denemeleri sanki yazarla sohbet ediyormuşum gibi hissettiğim için çok seviyorum ben. Yanınıza çayınızı kahvenizi alıp yılların bilgi birikimine sahip yazarların cümlelerini okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Tıpkı çok sevdiğiniz bir dostunuzla sohbet ederken olduğu gibi. 

“Modernitenin yalnızlaştırıcı tecrübesine, şehir insanının bir yaşayan ölüye dönüşmesine, ilişkisizliğe karşılık bir panzehir olarak sohbet, kırılan kolumu kanadımı iyileştirir ve bana direnme gücü verir. Sohbet ancak diğerkâmlığı yücelten, narsisisizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir: Çünkü o, konuşmanın yanı sıra susmayı da gerektirir. Susma, yani karşıdakilerin sözlerine kalbini açma; susma, yani muhatabını dinleme, geri plana düşme, onu anlama ve onunla hemhal olma cehdi ister sohbet.”

Sohbet ederken susmaya daha doğrusu dinlemeye özen göstermek çok önemli gerçekten. Yoksa sırayla herkes konuşsun, bir an evvel sıra bana gelsin düşüncesini sezdiğim anda sohbetten aldığım bütün keyif kaçıyor benim. Hatta konuşma bitsin diye fırsat kolluyorum böyle olunca. Telefonuyla uğraşan birini gördüğüm zaman da aynı şekilde konuşasım gelmiyor hiç. Belki bana katılmayacaksınız bu konuda ama eminim yazarımıza hak vereceksiniz:

“Herkesin önündeki ekrana baktığı bir dünyada kimse kimsenin yüzüne bakmıyor demektir. Yüze bakarak konuşmak, muhatabını ciddiye almaktır. İnsan karşısındaki insanın haline dikkat kesilerek, mimiklerini ve ses tonunu izleyerek onun kalbinin haritasını okuyabilir. Kalbe giden yolları bulamadığımız insanlarla oturduğumuzda, ekrana bakarız. Bu bazen bizi kendi kalbimize götüren yolları bilmediğimizde de olur. Söyleyecek bir sözümüz yoktur, ekrana bakarız. Kendimizden sıkılır bakarız, dünyadan sıkılır bakarız. Böylece karşılıklı konuşma yerini mesajlaşmaya bırakır. Konuşmanın sonu.”

Bu arada şu geldi şimdi aklıma. Mesajlaşırken artık görebiliyoruz ya karşı taraf yazıyor mu diye. Ben karşımdakini “yazıyor…” diye görünce bile yazmayı bırakıyorum hemen. Yazdıklarımı göndermeden siliyorum hep. Özellikle telefondayken çok zorluyor bu durum beni ve en çok da bu yüzden mesaj atmayı pek sevmiyorum. Dakikalarca yazışmaktansa iki dakika konuşsak belki hallolacak bir sürü iş. Yani kendi halime bıraksalar saatlerce yazabilecek biri olmama ve bunu da gayet isteyerek yapabilmeme rağmen, bu telefonlar beni yıpratıyor. Tüketim çağının bir sonucu aslında bu.

“Büyükler çocuklaşıyor, çocuklar büyüyemiyor. Kitle kültürünün içinde renksiz, kokusuz, kimliksiz ve kişiliksiz kaldığımız için, içimizdeki boşluk büyüyor. Bireycilik çağında standartlaşma ve dışarıdan kontrol kaçınılmaz hale geliyor. Arzu kamçılanıyor ve bizim ancak ‘tüketerek’ dilediğimiz kişi olabileceğimiz telkin ediliyor.”

Tüketerek bir şeyleri düzeltmek mümkün olmadığı gibi, inkar ederek de hiçbir şey düzelmiyor. Kaçmak zaten çözüm değil, sadece bir süreliğine ertelemek gibi geliyor bana. Hakkında yazıp yazmamak konusunda kararsız kaldığım bir bölüm var kitapta. Bosnalı çocuklardan bahsediyor yazar, onların hikayelerinden, yaşanmışlıklarından. Tam da kitabın ortalarında bir yerlerde. Bölümü bitirince okumaya devam edemiyorsunuz bir süre. İlk yazımlarımdan biri olsaydı bu mesela, muhtemelen hiç bahsetmezdim o bölümden. Kendime saklardım tamamen. Şimdiyse yazının orta yerinde de olsa yazma cesareti gösteriyorum. 

Öncelikle Arşad Hüseyin’den bahsediyor yazar. ABD’nin önde gelen bir üniversitesinde çocuk psikiyatrisi bölüm başkanı ve profesörü olarak çalışan Arşad Hüseyin Bosnalı çocukların, karanlıktan değil de aydınlıktan korkmalarının sebebini şöyle açıklıyor:

 “Işık, keskin nişancıların onları görüp nişan alabilmesi demek. Savaşın başlangıcında elektrik kesintisinden kaynaklanan karanlık tedirginlik yaratmıştı. Sonra hem yetişkin hem de çocuklar onu koruyucu bir kalkan olarak algıladılar.”

Olmak cesaret ister diyor ya yazar, boşuna demiyor. O çocuklarla ilgili sadece o 4–5 sayfayı okumak bile cesaret istiyor inanın. Nevrozun ne olduğunu daha şu tanımı okumadan anlıyorsunuz:

“Nevroz, Paul Tillich’in harikulade ifadesiyle, ‘Yokluktan (nonbeing) kaçmak için varlığı (being) inkâr etmektir.’ Kimileri kolektif nevrozlarda arar saadeti; futbol maçları bir karnavala dönüşür, siyaset bir gölge oyununa. O gölge oyununda, bir bakarız, biz de birer Hacivat ya da Karagöz oluvermişiz. Olmak, cesaret ister. İçimizdeki boşluktan aşağıya bakabilme cesareti. Muhakkak ki başımız dönecektir. Sendelersek uçurumdan aşağı gideceğiz. Ama bakmazsak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz orada ne olduğunu; bizi bekleyen, bizi biz yapan şeyi.

Bizi biz yapan şey denince ve etrafıma bakınca nedense benim aklıma kullandığımız teknolojik aletler geliyor artık. Bilgisayar oyunları, internet siteleri, uygulamalar, diziler, filmler ve şarkılar. Bunları tüketebildiğimiz cihazlar. Bunlara bizi biz yapan şeyler demek biraz iddialı olur kabul ediyorum ama neden sürekli bunlardan konuşuyoruz o zaman? 

“Televizyon ve bilgisayar oyunlarıyla haz devreleri sürekli uyarılan çocuk ve gençler, elektronik alet edevatın verdiği sahte kontrol duygusunu, gerçek hayatın hayal kırıklıklarına tercih ediyor. Bir ilticagâh olarak sanal âlem, sunduğu ani tatmin duygusuyla, ‘tüzüklerle çarpışarak büyüme’yi ve sorumluluk almayı geciktiriyor. Dünyayı değiştirme ülküsünün yerini bireysel konfor ve mutluluk arayışı alıyor.”

Hayatı farklı gören, değişik açılardan bakabilen insanlar hep ilgimi çekmiştir. Bu yüzden bazen hiçbir fikrimin olmadığı kitapları bile hevesle okuyorum ve şunu fark ediyorum. Ne anladığımın en büyük belirleyicisi daha önce o konuda neler bildiğimle alakalı. Bunu fark etmek beni çok heyecanlandırmıştı mesela. Şimdi böyle yazınca tam olarak o an ne hissettiğimi aktaramadım ama yazarın Schrodinger’in Kedisi’nden söz açıp şu cümleleri kurması bana o gün yaşadıklarımı hatırlatmıştı:

“Gerçeklik, biz ona baktığımızda ortaya çıkar. Ama nasıl ortaya çıktığı, ona nereden ve nasıl baktığımızla ilgilidir. İlya Prigogine’den ilhamla söylersek, gerçeklik bir nebzeye kadar bizim inşa ettiğimiz, kendisini ancak bizim aktif katılımımızla ele veren bir şeydir.”

Biliyorum yazı fazlasıyla karışık oldu. Sürekli bir konudan farklı bir konuya atlıyorum. Bunu mecburiyetten yapıyorum çünkü en başta söylediğim gibi, kitabımız çeşitli denemelerden oluşuyor. Dört ana bölüm altında alabildiğine farklı konulara değinilen, çok zengin bir kitap aslında. Ben zaten içindekiler kısmına hep bakarım başlamadan. Bu kitap için de özellikle tavsiye ederim, yoksa size olduğundan daha karışık gibi gelebilir.

“Bir tren istasyonunda sağa sola telaşlı biçimde koşuşturan insanlar arasında yürürken karmakarışık bir ortamda bulunduğumuz hissine kapılabiliriz. İstasyon işlek bir yerse, trenler gelip gidecek, pek çok insan o trenlere yetişmek için acele edecek, trenlerden inenler tanıdık bir yüz arayacaktır. Bu koşturmacanın kaotik bir hal olduğunu düşünebiliriz. Ama o istasyonda hangi trenin ne zaman hangi perona varacağını, hangisinin saat kaçta istasyondan ayrılacağını bilirsek, o trenlere yönelen insanların hangi yolları izleyerek oraya ulaştıkları ve oradan hangi vasıtalarla nereye gidecekleri hakkında önceden bir malumat sahibi olursak, kaosun içinden bir düzen beliriverir.

Yazarımız bir başlık altında mizahtan bahis açıyor. Onun iyileştirici gücünden, olması gerektiğinden. Zaten birçok açıdan iyi yazılmış bir kişisel gelişim kitabına da benzettim ben bu eseri. Yalnız mizah deyince şuna dikkat çekmiş yazarımız, kesinlikle katılıyorum kendisine:

“Ahlak dışı ve zalimce şakalar insanları güldürmez, dolayısıyla gerçek mizahın bir parçası da sayılmayabilir. Kadınları aşağılayan, Müslümanları aşağılayan (Charlie Hebdo’yu hatırlayalım), bir etnik kökeni hor gören, göçmenleri ve hatta göç yolunda can verenleri alay konusu eden bir mizah sadece zalimliğe hizmet eder.”

Bir de şöyle bir şeyi not almışım, bence bu da dikkat kesilmemiz gereken bir mesele. Kendimize sormamız gereken soru da şu olacak sanırım: Biz dışarıdakileri nasıl tanımlıyoruz?

“Oysa bir Alman psikiyatrın dediği gibi, ‘Bir toplumun vitrini, onun zayıf ve farklı insanlarıdır. Bir toplumun ne olduğunu bu insanlarla başa çıkma biçimine bakarak anlayabilirsiniz.’ Dışarıdakileri nasıl tanımladığımız, kendimizi nasıl tanımladığımızı gösterir.”

Dışarıdakiler deyince, içeriye de bakmak lazım. Bakmadan önce bir soru daha sorayım. Yalnızlıkla tek başınalığın farkını biliyor muydunuz?

“Thomas Mann ‘Tek başınalık içimizde özgün olana geçit verir, aşina olmadığımız güzelliğe ve şiire…’ demişti. Büyük eserler büyük ve çilesi çekilmiş tek başınalıklardan doğar. Hayır, yalnızlık değil, tek başınalık. Bile isteye uzak kalabilmek insanlardan. Halvet der encümen.”

Bilmek yetmiyor tabii. İnsan başına gelince hep daha iyi anlıyor nedense. Bu hiç şaşmıyor yani. Ne kadar anlıyorum desek bile karşımızdakine, demek ki anlamıyoruz yeterince. Bununla ilgili şimdi uzun uzun yazardım ama konumuz kitap olduğu için bunu başka bir taslağa not alıyorum şimdilik. Kalsın yazmayayım yok yani bende. İllaki yazılacak sanki mecburmuşum gibi. Bu kitapta da Graham Greene’nin şöyle bir sözüne denk gelince yine yazmak zorunda hissettim kendimi:

“Kimileyin merak ediyorum: Yazmayan, bestelemeyen, resmetmeyen insanlar nasıl oluyor da insanlık durumuna mündemiç olan bu melankoliden, delilik ve panik duygusundan uzak durabiliyor?”

Kitabımızda edebiyatla ilgili çok güzel bölümler var. Yazarların hastalıklara olan ilgisi, yazarların kendi hastalıkları derken Dostoyevski’den bahsediyor yazar ve henüz okuyamadığım Karamazov Kardeşler’in sonunu da öğrenmiş oluyorum. Böyle büyük eserler için spoiler kavramına pek inanmıyorum ben. Ama bu konuda daha hassas olanlar için uyarı niteliğinde bir not düşeyim dedim.

Benim de son zamanlarda kafayı taktığım Virgina Woolf ile ilgili şöyle bir soru soruyor yazar, insan ilk başta bir ikilemde kalmıyor da değil:

“Virginia Woolf manik depresif hastalığı için lityum alsaydı belki intihar etmeyecekti; ancak, bir görüşe bakılırsa, Bayan Dalloway veya Deniz Feneri de olmayacaktı. Elbette, cümleyi tersinden de kurmak mümkün. Ne dersiniz? 
Hayat mı, sanat mı?”

Bu soruya vereceğiniz cevabı bilmesem de modern şehir diye bize dayatılan, komşunu kıskandır diye reklamlar yapılan bir çağda yaşadığımızı unutmamak lazım.

“İnsanlar, saygı duyulmaktansa, kıskanılmayı arzulamaktadırlar.”

Yine ortalama okuma süresi 7 dakikaya dayanmış. Kaç kişi okur buraya kadar ya da kaç kişi yorum yapma cesareti gösterir hiç bilmiyorum. Ama bir gün olur da sorarlarsa bana diye vereceğim cevabı bu kitapta bulduğum için mutluyum:

“Modern şehir patojendir. Tımarhanede kaç kişi olduklarını soran bir yabancıya tımarhane sakininin verdiği cevap ne kadar da anlamlı görünüyor: ‘Bizi boş ver. Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?’



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik’te Kredi kartı bilgileriniz 256bit SSL sertifikası ile korunmaktadır, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.

3
Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

İşte hayatın sırrı: "İsteyen insan her türlü vakit ayırıyor. " Keşke daha önceden öğrenseydim dediğim şeylerden biridir bu. Hatırlattığınız ve güzel yorumlarınız için çok sağ olun.

Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Öncelikle bu güzel ve yazıyı zenginleştiren yorumunuz için çok teşekkürler. Hafta sonu özellikle hiç bakmıyorum ben buralara ve maillere. Böylece Pazartesi güzel bir sürpriz oluyor bu yorumlar. Mesaj atıp da böyle bırakabilsek benim gibi, yazıyor mu, yazacak mı, ne yazacak diye düşünmesek mesajlar çok kullanışlı aslında. Konuşabilmek için aynı anda müsait olmak gerekiyor sonuçta. O iş iyice zorlaştı günümüzde. Yazı için de ben aslında kitaptan fotoğraflar çekip, bitirince de böyle kendimce not tutuyorum sadece. Benim için günlük gibi bir şey bu kitap yazıları. Kemal Sayar'ın tarzını çok beğendim. Zaten hemen başka bir kitabını da aldım. Bu amaçla yola çıkmamıştım ama bildiğin blogger oldum galiba :) Aslında sadece okumak bile başlı başına büyük bir cesaret örneği bizim ülkemizde. Siz bir de yazıyorsunuz, üstelik kitap keşfi peşindesiniz. Cesur olmayan kaşif olamaz. Siz ve sizin gibi kitapseverler benim gözümde bu çağın kaşiflerisiniz.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli