Bir Kitap - Beyin Sizsiniz
Ben insanın hayalleri olması gerektiğine inananlardım. Hatta insanın bu hayallerinden beslendiğini, hepimizin kaynağını merak ettiği devam etme motivasyonun en büyük ihtiyacının da hayaller olduğunu düşünüyorum. Yazarımız bu konuda benden daha çok iddialı:
“Hayal… Filmler aslında hayal ürünüdür, ama hayali olmayan insanın varlığı da söz konusu değildir. Çünkü bir anlamda hayal, felsefedir. Felsefe bilimin ön hâlidir, ham hâlidir, yontulmamış hâlidir. Sonra o düşünceyi, o felsefeyi yontarsın; matematik, akıl ve bilim süzgecinden geçirir, matematize edersen, onu rakamlara dökersen, bu bilim olur. Şimdi bunun için bilim de bu hayallere bağlıdır.”
Sonra da bir filmden verdiği örnek var tam da konuyla ilgili. Gerçi filmi seyretmedim ama izlenecekler arasına da aldım:
“Mesela 70'li yıllarda “Fantastik Voyage” (Esrarengiz Yolculuk) diye bir film vardı. O zaman henüz tomografi ve MR yoktu fakat Hollywood’da böyle bir film yapıldı. Bu filmin gayesi, bir yerde bugün bize ışık tutmaktı. Ne vardı bu filmde? Beyinde bir damarı tıkalı olan bir insanın tedavisi için, bir beyin cerrahını küçültüp, enjektöre koyup, damarından vererek gidip orada bir modül vasıtasıyla beyindeki bir damarın içerisindeki thrombusu lazerle yakarak tedavi etme yöntemini hayal ediyordu.”
Bence insanın hayatına dair kararları tek başına verebilmesi gerekir. Yalnız bu başına buyruk hareket etmek anlamına da gelmiyor. Aksine olabildiğince bilgiyi dört bir yandan alıp, kendi hayat görüşümüzle sentezlemeliyiz. İnsan zaman zaman tıpkı benim az önce yaptığım gibi hakkında hiçbir fikrinin olmadığı bir filmi izlemeye karar verebilmeli, yeri gelince de herkesin yaptığını yapmamayı seçebilmelidir. Beyin hakkında o kadar kitap ve makale okuyup (hatta bir de roman vardı) daha önce denk gelmediğim nöronlar hakkında şu okuduklarım bana bunları düşündürdü:
“Aktif bir hücrenin, bir nöronun on üzeri on sekiz bağlantısı var. Bu şu demek; yani bir hücre kendi başına hiçbir zaman hareket edemiyor. Onu kendisiyle on sekiz kez çarptığında çıkan sayı kadar hücre ile istişare ediyor. Müthiş bir istişare merkezi var ve bir hücre zarında sadece yetmiş milivoltluk eksi bir enerji var.”
Bugün bile beyin hakkında bu kadar çok bilgiyi arasanız da bulamıyorsunuz. Yıllar önce dilimize Büyük Veri diye çevrilen Big Data hakkında öyle şeyler okumuştum ki hayret içinde kalmıştım. Geçenlerde de o tabirin de genişleyerek önce Bigger, sonra da Biggest Data olduğunu duydum. Halbuki bence bilgiye ulaşmada o kadar da büyük bir gelişme olmadı son yıllarda. Gelişen şeyler de oldu tabii, en çok da reklamlar. Etkileyici Pazarlama denilen influencer kavramının ne kadar etkileyici(!) olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunlar yine hiçbir şeymiş, bakın daha neler var:
“Bugün dünyada neuro marketing diye bir yöntem var. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Reklamları deneklere izletiyorlar, o esnada EEG (Elektroensefalografi) çekiyorlar, yani beynin elektrik dalgalarını yazdırma yöntemi. Reklam geçiyor, reklam geçerken, beynimizin anatomik olarak hipotalamusta etkilenen bölgelerin dalgalarına bakıyorlar. Hangi dalga, hangi reklamda daha fazla etkilenmişse, hiperaktivite göstermişse, o reklam o insanları daha fazla etkiliyor deyip, o reklamla bu işi yapıyorlar… Mesela Kore, araba reklamlarında bunu yapıyor, neuro marketing diyorlar buna.”
Bütün bu reklamlar bir bakımdan toplum mühendisliği aslında. Yazarımızın birçok konuda olduğu gibi bu konuda da çok güzel bir anekdotu var:
Toplum mühendisliğinde, toplum bilincin çok ehemmiyetlidir. Osmanlı ne yapıyordu: Akıncıları gönderiyordu, orada toplumu hazırlıyordu. İstanbul’un fethinden önceki papazlar: “Biz İstanbul’da Haçlı cübbesi görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz” diyor. Çünkü o zaman içerisinde toplum mühendisliği kullanılıyordu. Abdülhamid’in siyasetin bugün uygulayabiliyor muyuz, yani Budapeşte’nin Budin’in fethinde biz 185 yıl orada hakimiyet sürdük ve Budin son valisi Arnavut Abdurrahman Avni Paşa idi. Çok enteresandır; Gül Baba, Alperenlerden önce giderek orayı hazırladı. Yani bugün Afganistan’da sosyologların görevlendirilmesine benzer bir yöntemi daha önceden bizim dedelerimiz kullanmış. Dedelerimizin olduğunu söylemekten utandığımız dedelerimiz yapmış ve orayı hazırlamışlar, ordu geldiği zaman da çok fazla bir direnç olmamış. Ne yapmış Macarlar biliyor musunuz, seksen yaşında, at üstünde Budin’i savunan o Arnavut Abdurrahman Avni Paşa’nın mezar taşına şöyle enteresan bir yazı yazmışlar: “Arnavut Abdurrahman Avni Paşa, last governor of Budin’s Ottoman, you were our uns enemy please sleep well” yani “Arnavut Abdurrahman Avni Paşa, Budin’in Osmanlı son valisi, siz bizim çok onurlu bir düşmanımızdınız, lütfen rahat uyuyun.”
Hazır biraz geçmişe gitmişken, bence çok güzel özetlediği bir kısım daha var kitapta. Nereyi silsem eksik kalacak diye biraz uzun oldu bu alıntı ama okumanın ve bilhassa yazmanın önemine çok güzel değiniyor:
“Sekiz yüzlü yıllarda Bağdat’ta Beyt’ül Hikme kuruluyor. Burada on beş-yirmi tane fakülte, üniversite açılıyor ve Batı’dan bütün eserler tercüme ediliyor, tercüme yapılan kitabın ağırlığınca mütercimlere altın veriliyor. O dönemde müthiş bilim insanları yetişiyor. İbni Sinalar, Harezmiler, Amidiler, Farabiler yetişti ve bilim dünyasına büyük katkıları oldu. İbni Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıb kitabı 17. yüzyıla kadar Batı’da tıp fakültelerinde okutuldu. Tabii ki bin yılından sonra da bilim ve teknolojide tek tük gelişmeler olmuştur, bunu kabul etmek durumundayız, ama istatistiki olarak değerlendirdiğimiz zaman, Nikola Tesla, Einstein, Newton, James Watt gibi insanlar ya da bilim tarihini değiştirecek bir buluş maalesef çıkmamıştır. Mesela James Watt’i düşünün ki, buhar makinesini buldu, dünyanın ekonomik tarihi değişti. Galileo, teleskopu buldu, dünya dinler tarihi değişti. Doktor Gregory, doğum kontrol hapını buldu, kadın sosyolojisi değişti. Gutenberg matbaayı buldu dünya tarihi değişti hatta altüst oldu. Tesla ortaya çıktı, tıbbi teknoloji tarihi değişti. Alexander Fleming, antibiyotik, penisilini buldu, özellikle enfeksiyonların tedavisi değişti, çığır açıldı ya da Antonie van Leeuwenhoek mikroskobu buldu, teşhis yöntemleri değişti. Velhasıl kelam bu bin yıl içerisine baktığımız zaman, biz dünyada devrim yaratacak düzeyde bir buluş maalesef yapmadık, patentimiz de yok, projemiz de yok. Mimar Sinanlar çıkmıştır, kabul ediyorum, çıkanlar da maalesef pek yazmadılar yaptıklarını, yazmak önemli bir şeydir. Yazmak çok önemli, okumak kadar yazmak da önemli, Kur’an da onu söylüyor zaten, oku diyor ve yaz diyor.”
Sonra bir örnek veriyor ki aslında mizahi bir yaklaşımla da yazsa, insan haklılık payını görünce gerçekten üzülüyor:
“Abbasi Halifesi Raşid, Alman İmparatoru Şarlken’e o zaman su ile çalışan bir saat hediye etmişti. Biz bugün bir saat yapamıyoruz. Sokaklarda Afrikalıların beş liraya sattığı saati dahi yapamıyoruz.”
Kitapta her zamanki gibi hiç bilmediğim ve pek ilgimin de olmadığı bazı bölümler vardı ama onların yanında varlığından çok da emin olmadığım ama merak ettiğim değişik bir konu daha vardı: Gama ışınları. Beynimizin bu ışınlara sahip olduğunu ve zaman zaman istemsiz de olsa bunu kullandığımızı söyleyip günlük hayattan da bir örnekle açıklıyor durumu yazarımız:
“Bunu ölçmek tabii ki mümkün, ama bunu gama, beşinci boyut bilim olarak kabul edip, laboratuarlara sokmak lazım. Bir örnek vereyim; düşünün ki yeni bir araba aldınız, yola çıkıyorsunuz, eğer kafanızda hep lastik patlayacak diye düşünürseniz, büyük oranda bu lastik patlar. Düşünmeyeceksiniz! Hatta dinde de bazı şeyler vardır. Diyor ki, kötü şeyler aklınıza geliyorsa atın onu beyninizden, unutun onu diyor. Rüyalarda da öyledir…”
Eminim bu örneğe benzer durumlara bir yakınınız ya da belki bizzat siz şahit olmuşsunuzdur. Yine maalesef bu durumlar gibi sık sık çevremizde duyduğumuz bir hastalık da var günümüzde: Alzheimer. Bu hastalığın nedenleri arasında o kadar çok şey sayılıyor ki, bu da aslında bunun nedenini tam olarak bilmediğimizi gösteriyor gibi sanki. Üstelik biraz arama yaptığımda az okumak falan da geçmiyor nedenlerinin arasında. Sigara var, yetersiz beslenme var, fiziksel aktivite eksikliği bile sayılmış nedenleri arasında ama okumamak geçmiyor. Bu hastalığın sonucu olarak okuma ve yazmada yetersizlik deniyor en fazla. Şaka gibi. Oysa bu tespit bence bütün bu nedenlerden daha dikkate değer:
“Yani bir evi siz ne kadar iyi bir şekilde donatırsanız donatın ama belli bir süre kapılarını açıp, pençelerini açıp havalandırmazsanız, bir müddet sonra o ev kokmaya, küflenmeye başlar, bir kötü koku oluşur içerisinde, böceklenmeye başlar, örümcekler ağ yapar vs. Beyindeki nöronlar da böyledir. Onun için beyni aç bırakmamak lazım, beyni devamlı beslemek lazım, beynin beslenmesi de okumaktır. Mesela dünyaya baktığımız zaman Alzheimer Japonlarda az gözükür, çünkü çok okuyan bir toplumdur.”
Zamanında Japonya’ya gitmiş bir hocam, metroya bindiğinde kitap okuyan o kadar çok insan görmüş ki yanında kitap getirmediği için bir öğretim görevlisi olarak çok utandığını söylemişti. İki ülke arasındaki gelişmişlik farkını da buna, bizdeki bu alışkanlık eksiğine bağlamıştı. Biraz fazla tekrar oldu bununla ilgili farkındayım. Elbette öğrenmenin tek yolu okumak değil. İnsan yeri gelince ölülerden bile öğrenebilir. Nasıl mı?
“Wisconsin Üniversitesi’nin beyin cerrahisi laboratuvarının kapısında beyin kesitleri resimleriyle birlikte şöyle bir yazı yazar: “Hic mortui vivos docent. Here deads train the living”, yani: “Burada ölüler yaşayanları eğitir” diyor. Bir insan, öldükten sonra bile insanların eğitimine katkıda bulunuyor. Yani ölen insanın beynini çıkartıyoruz, onun üzerinde araştırma yapıyoruz, genç arkadaşlarımıza, beyin cerrahlarına orada eğitim veriyoruz veya onun üzerinde araştırma yapıyoruz. Yani her şeyden alacak olduğumuz bir ders mutlaka var. Onun için bizim hazırlığı bırakmamız lazım, mutlaka silkinip kendimize gelmek zorundayız.”
Ölülerden öğrenmek bir yana, ben bazen dirilerden bile ümitsiz hale geliyorum. Mesela hâlâ süregelen bu savaşlara bütün dünyanın sessiz kalmasının nedenini anlamakta zorluk çekiyorum. Savaşanların derdi salt petrol, toprak, su ya da demokrasi olmasa gerek değil mi?
“Bugün dünyada uygulanan savaşlar bile, bir anlamda elde kalan, miadı geçmiş silahların elden çıkartılmasından başka bir şey değildir.”
Yanlış hatırlamıyorsam bir önceki kitabında da yazarımızın ömrü boyunca hiç tatil yapma ihtiyacı duymadığını okumuş ve sizlerle paylaşmıştım. Bu kitapta da sık sık meslektaşlarının yaşadığı olumsuz durumlardan bahsediyor. Ben savaştan da bahsettikten sonra daha fazla karamsar bir yazı olmasını istemediğim için onlardan hiç bahsetmiyorum. Sonra müzikten ve şiirden de çok güzel bölümler var kitapta ama ben de o konularda çok eksiğim, çok fazla bir şey kalmamış aklımda o kısımlardan. O yüzden oraları da es geçiyorum. Yoksa her açıdan dolu dolu bir kitap. Hem bu şekilde kitabı okumanız için de güzel bir nedeniniz daha olur.
Yazarımızın dünyanın en lezzetli çayından bahsettiği kısımla bitirip, hepimizin ara sıra da olsa o lezzete ulaşmasını diliyorum:
“On saat, on beş saat, yirmi dört saat ameliyatta kaldığım vardır. Öyle bir ameliyattan sonra kan ter içinde kaldığınız halde o birkaç günlük bayat çay size dünyanın en lezzetli çayı gelir, hele de hastanız uyanmış, bir tarafında felç yoksa, kolunu bacağını kaldırıyorsa dünya senin olur.”
Henüz hiç yorum yapılmamış.
