Ya Tahammül Ya Sefer, Kararlılık, Bahar ve Rüzgâr
Hayatta ne istediğini, ne aradığını bilen insanlar hep dikkatimi çekmiştir. Boş işlere vakit harcamamaları ve zamanlarını verimli kullanmaları, bütün bunları yaparken yüzlerindeki o kararlı ifade bana hep çok karizmatik gelmiştir. Soru sormayı, sorulmasını ne kadar çok sevsem de her şeyi soran, bir türlü karar veremeyen insanlara da hiç katlanamam. Her zaman böyle değildim elbette, son yıllarda böyle hissediyorum sadece. Ve biliyorum ki yıllardır böyle olmama rağmen bu düşüncelerim bile değişebilir ileride. Çünkü bazen bunu da yaşıyorum. O yüzden çok katı konuşmamaya çalışıyorum her zaman.
Candan Erçetin’in bahar şarkısındaki gibi bütün bunların bu kitapla ne ilgisi var diye soracak olursanız, Menekşeli Mektup’ta görünce bu kitabın adını, kütüphaneye büyük bir kararlılıkla ne aradığımı bilerek girdim hızlıca. Dosdoğru Mustafa Kutlu’nun kitaplarının olduğu bölüme geçtim ve direkt bu kitabı aldım. Büyük bir rahatlık hissettim çıkarken. İnsan ne aradığını bilince işi ne kadar kolaylaşıyor. Aksi halde onlarca kitabı inceleyip duracak, aklım da hep almadıklarımda kalacaktı.
Kitabımız tek bir hikâyeden ibaret aslında ama birçok karakterden ve onların kısa kısa öykülerinden oluşuyor. Çok fazla isim var, bazen kafanız karışıyor açıkçası. Başlarda baktım sürekli dönüp bu kimdi diye eski sayfaları karıştırıyorum ki bu benim hiç tahammül edemediğim bir şeydir, en iyisi her şeyi anlamaya çalışmamak deyip hikâyenin nasıl sonuçlanacağını merak ederek okudum ve bitirdim hızlıca. Çünkü günlerden Cumartesi’ydi ve bugün iade etmezsem bu kitabı bir hafta daha geri verme şansım olmayacaktı. Bu da koskoca bir hafta boyunca yeni bir kitap ödünç alamayacağım anlamına geliyordu ve ben de böylece kendimce bir sefere çıkmış oldum.
Okurken bu kitap bana Mustafa Kutlu’nun diğer kitaplarından daha farklı geldi. Hatta bazen Rasim Özdenören’in bir kitabını okuyormuş gibi hissettim. İnsan ilişkilerini anlatışı, duyguları tasviri, kimin ağzından kimin hikâyesini anlattığının bir süre anlaşılamaması gibi durumlar bana bunu düşündürdü.
Divan edebiyatının en meşhur şairlerinden Nedim’in “Ya seferdir ya tahammül anla aşkın çaresi…” beyitlerinden esinlenerek kitaba bu ismi koyan yazarımız, karakterler arasındaki çatışma, görüş farklılıkları, büyük idealler ve büyük vazgeçişleri farklı dünyalardan bakış açılarıyla anlatıyor. Tabii bir yandan da yaşanan kayıplar var ve ölüm ve dört harfli bir başka büyük kelime daha: DAVA.
“Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları…”
Bazı insanlar vardır, yalnız başlarına yürüyemezler. Tek başlarına bir iş yapamaz, bir yere gidemez hatta yemek bile yiyemezler. Bazıları da vardır başkalarıyla rahat edemezler. Özellikle yabancıların yanında konuşamayan, hatta yemek bile yiyemeyen insanlar tanıyorum. Kendimi iki tarafa da yakın görmüyorum ama taraf seçmem gerekirse yalnız kalamayanlara daha uzağım diyebilirim.
Hiçbir zaman insanlar benim düşüncelerimi onaylasın, beni desteklesin diye bir duyguya kapılmadım mesela. Hatta sorgusuz sualsiz her söylediğime katılan insanlarla hiç anlaşamam. İki insanın her konuda birbirine katıldığını gördüğümde de buna pek inanasım gelmiyor açıkçası. Bence insanlar birbirlerini kandırıyor sürekli ama aslında herkes her şeyin bir rol gereği olduğunun farkında. Yani kimsenin kandığı yok ama kanmış gibi görünmek de rolün bir parçası.
“Evi, ailesi, mevkii ve muhiti, yıllardır edindiği bilgiler, muhakeme tarzı ve daha sayabileceği pek çok unsurla bu kavrayışa karşı çıkabilir, mazeretler uydurabilirdi. İşte güvenip geldiği bir doktor arkadaşı da vardı. Ama âdemoğlunun içinde kül yutmayan, yalana dayanıklı bir taraf, bir güç merkezi var.”
Ya tahammül ya sefer, zor bir kitap. Okunması değil ama okunduktan sonra hayata devam etmesi bir süre zor geliyor insana. En azından ben öyle hissettim ama ben garip bir insanımdır zaten. Küçük çocuk gibi istediği olmayınca karşınıza çıkıp ya o ya ben kartını oynayanlara da hiç tahammül edemem. Çoğu böyle bir durumla karşılaşınca geri adım atar, kabullenir. Bilmez ki sonra o isteklerin sonu gelmez. Hani diyor ya bir başka şairimiz, Ağustos’ta kar istedin kış oldum, diye. Yine de yaranamazsınız.
“Ah bu rüzgâr, bu üşüten yalnızlık.”
Ağustos da bitmek üzere ama İstanbul’a kış geldi sanki. Sabahları balkonda otururken üşüyorum artık. Sonbaharın habercisidir belki de bu yağmurlar, kim bilir. Kitaptan bu cümleyi not almışım son olarak ama neyi düşünerek yaptım bunu şu an tam olarak hatırlamıyorum. Üzerine ne yazılır onu da bilmiyorum. Çanakkale’nin de vardır böyle 24 saat esen tatlı bir rüzgârı, o geldi şimdi aklıma. Ama ona alışınca üşütmez hiç insanı. Zaten üşüten rüzgâr değildir belki de.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
2
Henüz hiç yorum yapılmamış.
