Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Karanlıktan Sonra, Alphaville ve Murakami'den Uyarlanan Filmler

Tek bir hikayeden oluşan bu kitabın bölümleri sayfanın sağ üst köşesindeki bir klasik saat resmiyle başlıyor. İlk bölüm mesela saat tam 12'yi gösteriyor. Okumaya başlayınca gece yarısı olduğunu anlıyoruz ama her bölümde saatin ilerleyeceğini tahmin etmemiştim ben başta. Bunun nedeni ikinci bölüm de yine saatin 12 olmasıydı. İlerleyen bölümlerde başka nesnelerin olacağını tahmin ederken saatin ilerlediğini fark ettiğimde, daha doğrusu anlatılan olayın da o saatte geçtiğini anladığımda nedense çok hoşuma gitti bu yöntem. Hatta aklıma kitabı gerçek zamanlı okumak geldi. 

Güzel bir fikirdi bence bu ama tabii ben hafta içi okuduğum için beceremedim. Yine de 180 sayfalık bu kitabı okumak isteyenlere önerim gece 12'de başlayıp her bölüme gösterilen saatlerde devam etmeleri olacak. Böylece sabah 7'de son bölümü bitirebilir ve ilginç bir okuma deneyimi yaşayabilirsiniz. Merak etmeyin bazı bölümlerde saat ilerlemiyor. Saatin çok ilerlediği bölümlerde de bir kahve molası verirseniz ya da karnınız acıkırsa tost falan yaparsanız tadından yenmez. Bu arada bunlar kesinlikle beslenme tavsiyesi değildir. Ama bir sağlık probleminiz yoksa böyle arada bir kendinizi şımartmanın bünyeye bir zararı dokunacağını düşünmüyorum. 

Kitabın arka kapağında “Bütün bir geceyi dışarıda geçirmek zorunda olan bir genç kız… Onun iki aydır uyanmak istemeyen kız kardeşi…” diye bir giriş yapılmış. O genç kızın adı Mari ve kız kardeş dediği aslında ablası: Eri. İsimleri benziyor birbirlerine ama sadece uyku bağlamında değil, fiziksel olarak da, ruhen de hatta bilgi birikim olarak da hiç benzemiyorlar ve bunu şu sözlerle anlatmaya çalışıyor Mari:

“Ablam bir trombon ile tost makinesi arasındaki farkı bile bilemez. Gucci ile Prada arasındaki farkı ise bir bakışta söyleyebilir eminim.”
“Herkesin kendine göre bir savaş alanı vardır” diyor genç adam gülümseyerek.

Bu arada böyle sanki yıllarca geceleri kahvaltı yapan biri değilmişim gibi yazınca rahatsız oldum. Neredeyse bütün öğrencilik hayatımda böyle yaşadım ben zaten. Onu da belirteyim istedim. İlkokulda bir ara öğlenciydim ve geceleri çok geç saatlerde yattığım için öğlen dersine geç kaldığım bile olurdu. Ödevleri de hep teneffüslerde yapardım zaten. Ev ödevi kavramı bana zül gelirdi. Kitabın başlarında şu cümleyi görünce hemen dipnota baktım, çünkü ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu:

“İlkokuldayken yaz tatillerinde yapılan gündüzsefası gözlem ödevi* gibi.”
“*Gündüzsefası Gözlem Ödevi: Japonya’da ilkokul birinci sınıf öğrencilerine yaz tatili ödevi olarak verilir. Yazın, bir gündüzsefası yetiştirip onunla ilgili gözlemlerini not ve resimle kaydetmeleri istenir.”

Hadi gel de bu ödevi okulda yapmaya çalış bakalım. 6–7 yaşındaki çocuklara verilen ödeve bakar mısınız? Ben okullar açıldığında asansöre binemiyorum çünkü ortaokula giden koca koca çocuklar anneleriyle birlikte asansör bekliyorlar. Günümüz tehlikeli falan diyecek olanlar olabilir diye şunu da eklemek istiyorum, gittikleri okul hemen aşağı sokakta yani balkondan baksan görünüyor, o derece yakın. Ayrıca çoğu çocuk çantasını bile taşımıyor, annesi onu da sırtlanmış ve maalesef bunu iyi bir şey yaptığını zannederek yapıyor. 

İğneyi de biraz kendime batırayım hemen. Ben gündüzsefasının nasıl bir çiçek olduğunu bile bilmiyordum. Zaten birçok adı varmış; kahkaha çiçeği, sabah sefası, yıldız sarmaşığı, çit sarmaşığı ya da evrensel adıyla ‘petunya’. 

Farklı isimlerden bahsedince bu kitabın filme uyarlandığını gördüm After Dark adıyla. After the Dark diye de bir film varmış ama o alakasız bir film sanırım. İsim benzerliği sadece. Bana biri ısrarla sormuştu, Murakami’nin bir kitabı filme uyarlanmış mıydı diye. O öyle hatırlıyordu ama ben yok herhalde deyip daha önce hiç duymadığımı söylemiştim. Sanki ben film adamıyım. Ne diye atıp tutuyorsun ki bilip bilmeden!

Bu iki filmi de seyretmedim ama After Dark’ın fragmanına bakınca gerçekten kitaptan uyarlama olduğunu gördüm. Biraz fazla ürkütücüydü, ben böyle filmleri pek sevmiyorum o yüzden seyretmeyi düşünmüyorum. Ama biraz araştırınca Murakami’den uyarlanan o kadar çok film olduğunu gördüm ki, burada hangi birini yazacağımı şaşırdım. Bunu soran kişiyle de bir iletişim kurma şansım yok, belki bu yazıyı okursa diye yazayım dedim yoksa clickbait yapmak değil amacım. Kitaptan da çok fazla alıntım var o yüzden uzun bir yazı olacak sanırım ve hazır yabancı bir kavram kullanmışken yazının devamı biraz daha fazla spoiler içerebilir diye uyarayım. 



Bütün geceyi dışarıda geçirmek zorunda diyor ya hani kitabın arkasında, eğer ilk defa Murakami okuyorsanız neden zorunda mesela okurken bunu merak edebilirsiniz. Ama ben hiç merak etmedim. Anlatırsa öğreniriz diye düşünerek yavaş yavaş okudum sadece. Bir yandan da notlar alıp, okudukça geçmişe gidiyordum. 
24 saat boyunca açık olan restoran, kafe karışımı o mekânı düşündüm bir süre. Aklıma lise yıllarında aklımızın çıktığı Merter’deki kırmızılı hamburgerci geldi. Gerçi hepsi kırmızı oluyor onların ama biz o zamanlar gerçekten hamburger ve patates kızartmasını dünyanın en lezzetli yemeği sanıyorduk. Okulda, kantinde de onlar satardı zaten. Kuyruğu hiç bitmezdi. Galiba artık yasakmış okullarda, sağlığa zararlı diye. 

Mari o restoranların birinde kitabını okurken eski bir tanıdığını görüyor. Daha doğrusu ablasının eski bir arkadaşı olan Takahaşi, onu görüyor ve pat diye oturuyor karşısına. Mari’den hoşlanıyor Takahaşi, bunu açıkça görüyoruz. Ama öğreniyoruz ki daha önce Mari’nin modellik de yapmış olan ablası Eri’den de hoşlanıyormuş. Tabii bunu unutmamış Mari. Başta umursamıyor, sonra gıcık oluyor ama bir yandan da hoşuna gidiyor bu gördüğü bu ilgi. Yani bana öyleymiş gibi geldi biraz. Bunları açık açık söylemiyor yazar. Zaten tıpkı Sahilde Kafka’da olduğu gibi bazı bölümlerde konudan tamamen kopup ablasının uyuduğu odaya gidiyoruz. Ama sanki bir kamera olarak ya da bir televizyon. Benzersiz bir anlatım tekniği var orada yazarın. Ben çok sevmedim oraları ama hikâyeye bir gizem katıyordu. Ben daha çok diyalogları beğendim bu kitapta. Böylesi korkunç bir kitapta bile Takahaşi’nin “yavaş yürü, bol su iç” mottosunu anlattığı kısmı gülerek okudum mesela. Daha doğrusu Mari’nin onu aslında pek dinlemediğini gördüğümüz şu konuşmayı:

“Ama normalde pek dertlenmiyorum bu konuda” diyor Takahaşi. “Düşünüp durmakla bir yere varılmıyor çünkü. Günübirlik yaşayıp gitmekten başka yapacak bir şey yok.”
“Çok yürüyüp, suyu yavaş yavaş içmek daha iyi, değil mi?”
“Öyle değil” diyor, “Yavaş yürü, bol su iç.”
“Her ikisi de aynı gibi görünüyor.”
Takahaşi bunun üzerine ciddi bir şekilde düşünüyor. “Öyle mi? Öyledir belki de.”

Takahaşi’nin o anki ruh halini çok iyi anladım ve sanırım yazarım da buna benzer bir olay başına gelmiştir çünkü bu başa gelince anlaşılabilecek bir şey. Çok fazla yan karakter var bu kitapta, isimleri de genelde Japonca olduğu için diğer karakterlerin adları aklımda kalmadı maalesef. Ama unutmanın mümkün olmadığı, yüzü olmayan adam şeklinde tanımlanan maskeli bir adam var mesela. İki sene önce okusam belki bu kadar etkilemezdi beni bu satırlar ama şimdi okuyunca belki de hepimizin aklına takılan soruları ustaca dile getiriyor yazar diyebilirim:

“Maskeyi bu kadar ürkütücü kılan, yüzüne sanki bir deri gibi yapışmış olmasına karşın, arkasındaki insan bir şey düşünüyor mu, hissediyor mu, bir şey planlıyor mu (ya da planlamıyor mu), bunları kesinlikle hayal edemiyor olmamız. Adam iyi biri mi, yoksa kötü biri mi? Düzgün düşüncelere mi sahip, çarpık düşüncelere mi? Maske onu gizlemek için mi, yoksa koruma amaçlı mı? Bunlara karar vermek için hiç ipucu yok.”

İyi mi kötü mü? Uykuda mı uyanık mı? Gerçek mi rüya mı? O kadar çok soru çıkıyor ki karşımıza kitap boyunca ama bilemiyoruz. Sadece bize verilenlerle yetiniyoruz. Tıpkı Mari gibi, bize bir şeyler söyleniyor ama bu söylenenlerin doğru olduğunu göstermiyor ki:

Karanlık bir kişiliğim olduğu söylendi ama” diyor Mari dürüstçe, “birkaç kez…” 
“İkisinin arasında gölgeli bir ara bölge vardır. O gölgenin katmanlarının farkına varıp onları idrak etmek sağlıklı bir zekânın işidir. Ve o sağlıklı zekâyı elde etmek için de zaman ve gayret gerekir. Demek istediğim, ben senin kişiliğinin karanlık olduğunu düşünmüyorum.”

Kitabın tamamı aslında çok büyük bir romanın birinci cildi olabilirmiş gibi gelmişti bana bitirince. Yine de bitirince kötü hissetmedim. Yazarın şu tespitine katılıyor olmamdan kaynaklanıyor olabilir bu:

“Gerçekte iki dünyayı birbirinden ayıran duvar diye bir şey yoktu. Eğer varsa da, derme çatma, kartonpiyerden bir duvardı bu. Şöyle bir yaslansam diğer tarafa devrilecekti belki de. Ya da diğer taraf içimize gizlice sızmıştı da biz fark etmemiştik.”

Hikâyedeki kötü adamın adını not almışım, Şirakava. Ama onun bile bir derinliği var, bunu hissedebiliyorsunuz. Sadece yazarın kitabın başında zorunda olduğu için (!) yaptığını söylediği olayın nedenini, niçinini öğrenemiyoruz ama şöyle bir cümlesini not almışım, bununla bir ilgisi olabilir belki ama zaten hiçbir şekilde kabul edilebilir bir şey değil yaptıkları:

“Düşünce ile eylemin karşılıklı ilişkisi üzerine düşünüyor. Eylem düşüncenin rastlantısal sonucu mudur, yoksa eylemin sonucu olarak mı düşünce gelir?”

Daha önce yine böyle bir kitap yazımda sanırım biraz fazla övmüştüm bir kitabı ve abarttığın kadar güzel bir kitap değil gibi bir yorum gelmişti altına. Kitaptaki otele ismini veren Alphaville’den yazar o kadar güzel bahsediyordu ki, 1965 yapımı demedim ve bu siyah beyaz bilimkurgu filmini, oturup seyrettim hafta sonu. O yorumu atan arkadaşın nasıl hissettiğini daha iyi anladım sonra. Evet, karanlık atmosfer çok iyi yansıtılmış. Belki o dönemin şartlarına göre başarılı da denilebilir ama bugün seyredilebilecek bir film değildi bence. Kitapta da olağan dışı olaylar bir yere bağlanmıyor ama en azından okutturuyor kendisini. Gerçi filme de haksızlık etmeyeyim, sonuçta onu da izledim sonuna kadar. Sinemada olsa yarıda çıkmazdım yani. En azından bir anı oldu diyebilirim.

“İnsan denen şey, anılarını yakıt olarak kullanıp yaşamını sürdürüyor olamaz mı acaba? O anıların gerçekte önemli olup olmadığının, yaşamın sürdürülmesi açısından hiçbir önemi yok. Sadece yakıt.”

Sırf bu alıntıdan bile bu kitabın bir Murakami kitabı olduğunu anlayabiliyorum artık. Ben de bu aralar kendimce bir okuma maratonunda olduğum için çok sık yazıyorum. Yazılar karışmasın istiyorum bir yandan. Yalnızlığı en iyi anlatan yazar, gibi bir şey okumuştum bir yerde Murakami hakkında. Kimileri için rahatsız edici de bulunabilir içerikleri ama benim nedense Japonya’ya bir sempatim olmuştur hep. Üstüne bir de yalnızlığı anlatıyor, geceyi anlatıyor, kitapları anlatıyor ve en çok da yazmayı anlatıyor. Yani her ne kadar tek gecelik bir kitap olsa da, her şeye rağmen okunur bence bu kitap. Yok ben bunu beğenmedim derseniz haftaya Sputnik Sevgilim’den bahsetmeyi düşünüyorum. Belki onu beğenirsiniz.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

5

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli