Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Monk - Hawaii Macerası, Bir Lütuf ve Lanet ve Depremler

İlk defa bir kitabın son bölümüne hiç bakmadan kütüphaneye iade ettim. Çünkü son bölüm 3. kitaptan bir alıntıydı. Tıpkı İtfaiye Cinayetinde olduğu gibi hikaye biter bitmez gelecek kitap hakkında bizi meraklandıracak kısa bir bölüm yazmıştı Lee Goldberg. Böylece tadında bırakmış oldum. Muhtemelen serinin en iyi iki kitabını okudum ve bir dizinin diziden bağımsız şekilde nasıl devam edebileceğini deneyimlemiş oldum.

Monk’u seven herkes muhtemelen aynı zamanda Sherlock Holmes hayranıdır. Peki Sherlock deyince aklınıza ilk kim geliyor? Umarım O’nu oynayan aktörler değildir çünkü bence ilk aklınıza gelmesi gereken kişi Dr. Watson’dır. Kitaptaki anlatıcımız Natalie de Monk için benzer bir öneme sahip. 

“Watson gibi bir arkadaşı olmasaydı, Holmes herhalde kırk kere filan hüküm giymiş olurdu. Watson ordudaki göre sırasında gazi olup erken emekli olunca Holmes’un evinde bir oda kiralamış ve sonunda ünlü dedektifin asistanı ve resmi vakanüvisti haline gelmiştir. Holmes ile başa çıkabilmek için gereken beceri ve dengeyi, savaş sırasında edindiği deneyim ve hekimliğine borçlu olduğu kesindir.”

Vakanüvis diye tanımlanınca da şaşırmıştım, pek uymamıştı bence oraya. Şimdi yazarken de tuhaf geldi açıkçası. Bu yine hiçbir şey değil. Çünkü kitabın ilerleyen bölümlerinde farklı bir aksanla konuşan bir karakterimiz var. Oraları okurken gözüm kanadı resmen. Ama sonra durup düşündüm, nasıl çevrilebilirdi başka türlü diye. Ben de başka bir yöntem bulamadım. İşin garibi okurken o kadar rahatsız etmesine rağmen o bölümlerden herhangi bir örnek de gelmiyor aklıma. 

Kısaca kitabın konusuna geçmemiz gerekirse, her şey en yakın arkadaşı Candace’ın Natalie’yi düğününe davet etmesiyle başlıyor. Tahmin ettiğiniz gibi düğün Hawaii’de ve Monk’un Natalie’yi yalnız bırakması söz konusu bile değil. 

Elbette titiz dedektifimiz Monk’un katılımıyla düğün, düğün olmaktan çıkıyor. Müstakbel damat Brian’ın yalanlarını bir bir yakalıyor ve onu rezil ediyor. Brian adeta bir bataklığa düşmüş gibi çırpındıkça batıyor:

“Deniz Kuvvetleri Somali’deki yardım çalışmalarına 1992'de başladı,” dedi Monk. “Ama Barış Gücü 1970 yılından beri oraya gitmedi.” 
“Resmen değil,” dedi Brian. “Bu gizli bir operasyondu.”
Candace, Brian’a şüpheli bakışlarla baktı. “Barış Gücü gizli operasyonlar mı yapıyor?”
“Barış tehlikeli bir uğraştır, şekerim.”

Dizide de sık sık denk geldiğimiz gibi bu evlilik de yalanlar üzerine kurulacaktı neredeyse ama Monk bir lütuf ve aynı zamanda lanet olarak tanımladığı dikkati ve gözlem yeteneği sayesinde Brian’ın evli olduğunu da ispatladı. Anlaşılan lanet olarak tanımlanabilecek bir özelliğe sadece O sahip değildi:

Brian’a döndüm. “Bunu nasıl yapabildin?”
“Nasıl yapmazdım ki? O inanılmaz biri,” dedi Brian. Artık ağlıyordu. “Onu seviyorum.”
“Peki ya karın?” diye sordum.
“Onu da seviyorum” dedi. “Bir lanet gibi sonsuz sevme kapasitem var.”

Bu macerada son bölümlere kadar Stottlemeyer ve Randy’nin yokluğunu hissetsek bile yazar bu kitapta da sık sık güldürmeyi başarıyor. Bir bölümde otelin temizlikçilerine bile elektrikli süpürgeyi nasıl kullanmaları gerektiğinin eğitimini verme ihtiyacı hisseden Monk, şöyle başlıyor konuşmasına:

“Başarılı bir süpürme işlemi için en önemli üç adım şöyledir. Bir, mekanı inceleyin. İki, saldırı tipini ayrıntılarıyla planlayın ve üç, önünüze çıkacak engelleri hiç düşünmeden, planınızı harfiyen uygulayarak süpürme işlemine geçin.”

Bu üç adım hemen hemen her konuda kullanılabilir bence. Hatta şöyle yazacak olursak eğer küçük bir kişisel gelişim kitabının sayfalarını bile doldurabilir bu üç adım.
  1. İncele
  2. Ayrıntılarıyla planla
  3. Engellere hiç aldırmadan planını harfiyen uygula
349 sayfa ama boyut olarak cep kitaplarından biraz büyükçe olan bu kitabın belki de son 9 sayfasına kadar ana maceramız çözülüyor. Ama asıl merak ettiğimiz şey ölülerle konuştuğunu iddia eden medyum Dylan Swift’in ipliğinin pazara çıkmasıydı. O son sayfaları ne kadar hızlı okuduğumu hatırlayınca, keşke her şeyi öyle okuyabilsem diye düşündüm şimdi. Ondan da ipuçları vererek bu kitabı okuma isteğinizi tamamen öldürmek istemiyorum. Sadece bitirmeden bir alıntım daha kaldı, onu paylaşmak istiyorum:

“Daha önce birinin ölmüş olduğu bir yerde kalmaktan ya da cinayet işlenmiş bir evi almaktan kaçınan insanları hiç anlayamamışımdır. Bütün evlerin bir hikayesi vardır -o duvarlar arasında hayatlar yaratılmış, kaybedilmiş, ömürler yaşanmıştır. Hayat budur zaten. Bana hepten garip gelen şeyse, içinden ölü çıkmış bir eve adımını atmayan kişilerin bazı yerlerde hiç düşünmeden yaşamasıdır. Örneğin heyelan bölgesi dahilindeki kayalıklarda, sık sık orman yangınlarına maruz kalan ormanlık bölgelerde, fay hattı üzerine kurulmuş çok katlı binalarda, sel havzasına inşa edilmiş toplu konutlarda ya da çöplük gazına maruz kalan dolgu alanlara yakın yerlerde… Manzarası için, müstakil olduğu için, popüler olduğu için, işe ulaşıma ya da daha ucuz olduğu için görmezden gelebilirler.”

Bütün evlerin bir hikayesi var gerçekten. Çocukluğu taşınmakla geçmiş biri olarak bunu çok iyi biliyorum. Emin olduğum bir şey daha var, unutkan olduğumuz. Yeri geldiğinde bu da büyük bir lütuf ama yine de insan bazen hayret ediyor. Ne zaman ülkenin bir yerinde deprem olsa, bütün kanalların tek gündemi deprem oluyor. Sadece televizyon da değil bahsettiğim. Gazetelerden sosyal medyaya kadar her yerde alınması gereken önlemler, yapılması gereken kentsel dönüşümler, başlatılan yardım kampanyaları, hazırlanması şart olan deprem çantaları, sabitlenmesi gereken eşyalar, asla oturulmaması gereken semtler…

Sonra çok iyi hatırlıyorum o ilçelerde ev fiyatları da düşer hemen. Ayakta kalan evlerden bahsediyorum tabii ya da az hasar almış olanlardan. Gerçi yeni yapıların da ne kadar sağlam olduğu tartışılır. Ama bilin bakalım bütün bunlar ne kadar sürüyor. En fazla birkaç ay. Sonra yine dere yatağı denilen o yerlerde evler yapılıyor, alınıyor ve satılıyor…

Bir belgeselde aktif bir yanardağın eteklerinde bile yerleşimin yoğun olduğunu görmüştüm, şimdi hatırlamıyorum neresi olduğunu. Aklım almamıştı o zaman, insan bilmeyince anlamlandıramıyor. Sonradan o toprakların çok verimli olduğunu, insanların geçimlerini sağlayabilmek için oralarda oturmak zorunda kaldığını öğrendim. Yani dışarıdan koşulları bilmeden eleştirmek de haksızlık oluyor aslında.

Kitap böyle depremlerle alakalı değil ama ben doluymuşum demek ki bu konuda. Yazdıkça yazasım geldi. Monk da dizideyken depremlerden çok korkardı diyerek bağlayabilirim ama zorlarsam. Hatta bir bölümde depremden sonra eşyaların dağınıklığı yüzünden bir çeşit travma yaşamış ve konuşmayı unutmuştu. Daha doğrusu konuştuğu dili unutup anlamsız şeyler söylemiş ve yazmaya kalkınca da yine aynı şekilde karmakarışık harfler sıralamıştı. O bölümün de sonu çok güzel biter hatta. Velhalsıl Monk güzel diziydi. Sevenler bu iki kitabı ilgiyle okuyacaktır. 



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli