Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Ütopya

Ütopya’nın olmayan yer anlamına geldiğini üniversitede bir hoca söylemiş ve bu kitaptan bahsetmişti. O zamanlar hiç ilgimi çekmemişti açıkçası. Oysa yazarın bu isme aslında gerçekte olması gereken yer anlamını yüklediğini bir romandan öğrenmiştim ve işte o zaman dikkatimi çekmişti.

Eğer o romanı merak ettiyseniz onun hakkında şöyle bir yazı yazmıştım, daha önce denk gelmediyseniz buradan ulaşabilir ve yine bambaşka bir alıntı sayesinde kitabın ismi hakkında ayrıntılı bilgi alabilirsiniz.

Yazar bu kitapta Raphael Hythloday adında kurmaca bir karakteri konuşturarak hayalindeki devlet şeklini bizlere tanıtıyor. Bu bakımdan geçen hafta okuduğum Kendine Ait Bir Oda kitabına çok benziyor. Unutmadan, Raphael’in soyadını özellikle yazdım, çünkü saçmalayan anlamına geliyor. Raphael bu ülkede 5 sene yaşadığını söyleyerek kitabın ikinci bölümünde en ince ayrıntısına ütopyadan uzun uzun bahsediyor.

Henüz kahramanımız anlatmaya başlamadan ona da soruyorlar tabii, neden bu zamana kadar bir kralın yanına girmedin, diye. O da hemen kestirip atıyor, ailem benim krala kölelik etmemi istemez diyerek. Sonraki diyalog bence kayda değer:

“ — Yanlış anlamayın, dedi Peter; ben sizin kral yanına uşak olarak değil, bakan olarak girmenizi söylemek istedim.
 — Krallar, dostum, ikisini pek ayırmazlar birbirinden. Bakanı da kendilerine hizmet eden bir adam diye görürler.”

Bu sözleriyle yazarın dönemin kralı VIII. Henry ile olan ilişkisi hakkında da bir fikir edinebilirsiniz sanırım. Zaten Thomas More önce Lordlar Kamarasına seçilmiş, 2 sene sonra da Avam Kamarası Başkanlığı yapmış önemli yetkilere sahip sör unvanlı bir soylu. Buna rağmen 57 yaşında kralın emriyle idam ettirilmesinin üzerine bir film çekilebilecek kadar trajik bir hikayesi varmış. Hatta belki de vardır bunu anlatan bir film, bilmiyorum.

Kitabımıza dönecek olursak, yazarın şu tespitine bilmiyorum ne dersiniz:

“Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez arılar başkalarının alın teriyle geçinmekte, topraklarında çalışanlardan daha fazla yararlanabilmek için onları derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler. Ama iş keyif için para harcamaya geldi mi, bu adamların yapmayacağı delilik yoktur. Bu uğurda varlarını yoklarını havaya savurup dilenciliğe kadar düşerler. Üstelik kendileriyle birlikte başka işlerde hayatlarını kazanamayacak bir sürü aylak uşağı da yoksulluğa sürüklerler.”

Şimdi yazarın idam edilmesine o kadar şaşırmıyorsunuzdur. Beni şaşırtansa şu not aldığım üç alıntı oldu. Devletin gelirlerini nasıl arttırabileceğiyle ilgili verilen fikirlerden şu üçünü okurken, bu kitabın yüzyıllardır ne kadar çok okunduğunu anlamış oldum:

“Bir başkası, yalancıktan bir savaş ihtimalinden söz edip yeni bir vergi koyalım, der: Paralar toplandıktan sonra kral barıştan yana olduğunu söyler ve bu mutlu kararın kiliselerde büyük törenlerle kutlanmasını ister. Halk bayram eder, halkının kanı dökülmesin diye savaştan vazgeçen merhametli kralını göklere çıkarır.”

“Bir başkası krala çok eskiden konmuş, ama unutulup gitmiş, küf tutmuş bir yasayı hatırlatır: Kimse bu yasayı bilmediği için herkes çiğnemektedir. Ona uygun olarak yeniden cezalar uygulanmaya başlandı mı, bir gelir kaynağı, hem de şerefli bir kaynak sağlandı demektir.”

“Bir başkası şöyle bir yolu daha kazançlı görür: Yüksekçe para cezaları isteyen yeni yasaklar çıkaralım; bu yasakların çoğu halkın yararına olsun. Kral bu yasaklardan çıkarlarına zarar gelecek kişilere büyük paralar karşılığı olarak kaçamak yolları versin. Böylece hem halkın duası kazanılır, hem de yasağı çiğneyenlerle yasaktan kurtulmak isteyen imtiyazlılardan bol bol para koparılır. İşin güzel yanı da şu ki, yasaktan kurtulmak isteyenlerden ne kadar çok para alınırsa, kral o ölçüde halkın saygı ve sevgisini kazanır: Bakın, derler, ne kadar iyi yürekli bir kral: Sevdiği insanları korumuyor, halka zarar verme hakkını pek pahalıya satıyor onlara!"

Bütün bunlara yazarın cevabıysa kısa ve net oluyor:

“Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur.”

Yazarın o dönemde Hz. İsa’dan bahsettikten sonra şu cümleleri kurabilmesi de beni ayrıca şaşırttı doğrusu:

“İsa’nın usta sözcüleri sizin demin dediğiniz gibi yanlamasına bir yol tuttular; insanların kötü alışkanlıklarını Hristiyanlığa uydurmaktan kaçındıklarını görünce, İncil’i insanların kötü alışkanlıklarına göre eğip büktüler. Bu ustaca manevra nereye götürdü onları? İnsanların vicdan rahatlığıyla kötülük edebilmelerini sağlamış oldular.”

Gerçekten cesur bir insanmış Thomas More. Her ne kadar bu kitapta kölelikten bahsetse hatta bunu savunur bir tutum sergilese de, diğer yandan para diye bir şey olmazsa, yoksulluğun da olmayacağını savunuyor. Bu görüşünü şu örnekle açıklamaya çalışıyor:

“Diyelim ki, bir kıtlık yılı oldu, binlerce insan korkunç bir açlıktan kırıldı. Elimle koymuş gibi bilirim ki, o kıtlık yılı sonunda zenginlerin ambarları aranacak olsa, çuvallar dolusu zahire bulunur.”

Paranın ne kadar var olduğu apayrı bir tartışma konusu olabilir ancak verdiği örneğe tamamıyla yanlış diyemeyiz sanırım. Çünkü bunun gerçekliğini dünya olarak son iki yılda test edip onayladık bence. Kitabın büyük bir kısmını öğretici bir metin olarak düşünüp bir devlet adamının yaşadığı zorluklara karşı sunduğu çözüm yolları olarak algıladım ben. Benim gibi düşünenler varsa diye yazarın şu sözlerini bir öğüt niteliğinde paylaşmak istiyorum:

“Ütopyalılar şu kuralı hiç unutmazlar: Daha büyük bir zevki tatmamıza engel olacak ve sonunda acı getirecek her zevkten kaçmalı.”

Tabii ki kolay değil bunu algılamak, uygulamak. Hatta abartarak her zaman böyle düşünmek imkansız bile diyebilirim. Yine de umudumuzu yitirmemek için yazarın şu sorusuyla bitirmek istiyorum bu yazımı:

“Bir fırtınada kaptan, rüzgâra söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?”


Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik Saat 12:00'ye kadar verilen siparişleri aynı gün kargoya veriyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.

3

Henüz hiç yorum yapılmamış.