Bir Kitap - Dura Mater
Bitmesin diye son bölümleri her gün bir bölüm olacak şekilde, tadını çıkarta çıkarta okudum. Kısıtlı zamanımın da etkisi vardı elbette ama bu kitap beni biraz da tembelleştirdi sanırım. Çünkü normalde gün içinde 2 farklı kitabı rahatlıkla okuyup takip edebilen biriydim.
Sabahları daha çok bilgi içeren, yeni şeyler öğrenebildiğim kitapları okumak aylardır kazanmaya çalıştığım bir alışkanlık. Gece daha çok roman okuyan biriydim. Son bir aydır ise sadece Mater Serisini okuyabildim. Çünkü bu kitaplar iki isteğime de tamamen uygundu. Her sabah evden çıkarken okula giden çocuklara rastlayınca ‘Bugünün gençleri …’ diye söylenecek kadar yaşlanmasam da bazen içimden geçmiyor değil. En azından bu konuda yalnız değilim:
“Mesela 2300 yıl önce yaşamış olan Aristoteles’in öğrencisi Theoprastus, bir insanın harcayabileceği en değerli şeyin zaman olduğunu söylemiş. Aranızda, bu çok ilkel bir düşünce, ben buna katılmıyorum diyecek olan var mı? Karakterler adlı kitabında insanları davranışlarına göre türlere ayıran Theoprastus, bakın o dönemde boşboğaz insanları nasıl tanımlamış: ‘Söze karısını överek başlayan, önceki gece gördüğü rüyayı anlatan ve yediği yemekleri teker teker sıralayan insanlar.’ Şimdi sosyal medya hesaplarınızda yiyeceği her yemeğin fotoğrafını paylaşan ya da sevgili veya eşlerini her yüklediği fotoğrafın içine sokmaya çalışan kişileri düşünün. Üzerinden 2300 yıl geçmiş olsa bile bazı tanımları ne kadar geçerli olduğu hâlâ ortada. Burada ise bir başka yazı görmektesiniz. ‘Bugünün gençleri, lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, başkaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.’ Ne kadar tanıdık değil mi? Etrafımızdaki yaşlı insanların ya da şu anda salonda bulunan bazı konuşmacıların fikri gibi gözüken bu cümle, aslında milattan öncesine ait. O yıllarda bile hemen her toplumda yeni kuşak gençlerin, insanlığı felakete sürükleyeceği düşüncesi hâkim.”
Geçmişten günümüze pek değişmeyen bu tarz düşüncelerin yanında, bir de tamamen değişen fikirler var. Üstelik çok daha kısa diyebileceğimiz zaman dilimlerinde. Hatta belki bazılarımız o günleri hatırlıyordur bile:
“Eğer 1950'li yıllardaki reklamlara bakarsan aklını yitirebilirsin. Sigara reklamında oynayan gerçek doktorlar sigaranın boğaz ağrısına iyi geldiğini bile söylemişler. Hatta bazıları aşerme dönemindeki hamile kadınlara sigara içmelerini öğütlemiş. Kokainin diş ağrısını azalttığını öne süren diş hekimlerinden, gazozun süte karıştırılıp çocuğa içirilebileceğini savunan annelere kadar müthiş çılgınlıklar varmış. İnanılmaz derecede akıl dışı gözüken bu yaklaşımlar senin de bildiğin üzere çok eskiye ait değil. Peki, şu an yaşadığımız dönemde benzer şeylere maruz kalmadığımızın bir garantisi var mı? Belki de bundan 100 yıl sonra insanlık, sularımızı plastik kaplardan içtiğimiz için bizimle ağır şekilde dalga geçecek.”
Şimdi bunların hikayemizle ne ilgisi var diye düşünenler isyan etmeden önce uzunca da olsa bir alıntı daha yapmak istiyorum. Çünkü belki de daha önce bölük pörçük olsa da birçok yerde denk geldiğiniz bilgileri o kadar güzel derleyip toparlamış ki yazarımız, Harari’nin yazdığı kitaplar geldi aklıma.
Basit gibi görünse de aslında bu şekilde yazmanın çok zor olduğunu biliyorum. Üstelik bunları bir de hikayenin işleyişine öyle ustaca yedirmiş ki, şimdi bu nereden çıktı demiyorsunuz benim yazımın aksine. Yüz yıl sonra plastik şişelerden su içmemiz eleştirilecek mi bilmiyorum ama bence çikolata konusunda kesinlikle herkesin bilgilendirilmesi gerekiyor. Sadece tüketim olarak değil, üretiminden tarihine kadar. Bakın bu acı lezzet günümüze nasıl ulaşmış:
“Karşısında tam olarak ne olduğunu bilmeyen Cortés, yerlileri barış amaçlı geldiği konusunda ikna edip Aztek kralının (Montezuma) huzuruna çıkmayı başarmıştı. Kutsal konuklarını sarayında en iyi şekilde ağırlayan kral, tüm konuklarına kendileri için kutsal olan “acı su” (Xocoliatl) ikram etmişti. İspanyollar daha önce hiç içmedikleri bu sıvının tadını beğenmiş olsalar da asıl ilgilerini çeken bu sıvının içine döküldüğü altından yapılmış kaplar olmuştu. Görünen o ki Avrupalıların çok az bir miktarı için bile birbirlerini katlettikleri altın, Aztekler için sıradan işlerde kullanılan önemsiz bir madendi. Muhtemelen bu değersiz madeni deniz ötesinden gelen ziyaretçilerine severek hediye edebilirlerdi. Ama karşılarında medeniyeti temsil eden bu insanlar hediye ile doyamayacak büyük bir açlığa sahiplerdi. Cortés’in bizzat söylediği üzere kendisi ve arkadaşları ancak altınla giderilebilecek bir kalp hastalığından muzdaripti.
Kalpleri sadece altın için atan bu insanlar Cortés’in emriyle korumaları öldürerek, kralı kendi sarayında esir almışlardı. Ellerinde silah olarak sadece odun ve taş taşıyan korumaları metalin ölümcül soğukluğu ile buluşturmak çok kolay olmuştu. Yanında sadece 550 İspanyol bulunan Cortés’in imparatorlukta yaşayan yüz binlerce kişiye karşı yapabileceği bir şey yoktu. Ama Avrupa tüm bu deneyimleri yıllar öncesinden çoktan öğrenmisti. Esareti altındaki krala istediği her şeyi yaptıran Cortés, çevirdiği türlü entrikalar sonucunda sadece dört yılın sonunda tüm imparatorluktan geriye on binlerce ölü beden ve taş kalıntıları bırakacaktı. Yöntemi bir kez öğrenmiş olan İspanyolların mi ne yazık ki durmadı. Cortés’ten sadece on yıl sonra İspanyol komutan Francisco Pizarro, Azteklerin bile bilmedi Amerika’nın güneyindeki topraklara gitti. Karşılarına çıkan uygarlık ve imparatorluk gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Emrinde sadece 168 asker bulunan Pizarro, Cortés’in taktiğini birebir uygulayarak insanlık tarihinin en önemli medeniyetlerinden biri olan İnka İmparatorluğu’nu sadece birkaç yılda ortadan kaldırdı. İspanyolların, kendilerine ikram edilen acı suya, gözyaşı ve kan ekleyerek yaptıkları bu katliamın insanlık tarihi üzerinde çok büyük etkileri olacaktı. Bunlardan birinin adı da çikolataydı (Xocoliatl). İspanya’ya dönen gemiler içerisinde değerli madenler, köle olarak satılacak yerliler ve diğer ganimetler vardı. Bunlar arasında belki de en önemsiz olanı kakao çekirdekleriydi. Aztek yerlilerinden öğrendiklerine göre bu çekirdeklerden yapılan yapılan kutsal sıvının iyileştirici ve aynı zamanda cinsel gücü artırıcı etkisi vardı. Kakao çekirdekleri, bilhassa ikinci özelliği nedeniyle İspanyol kraliyet ailesinde ve soylular arasında çok fazla ilgi görmüştü. Çünkü tadı ne kadar acı olursa olsun, medeniyetlerini daha fazla yayabilmeleri için bu içeceğin sağlayacağı fazladan güç hiç de fena olmazdı. Söz konusu acı olduğunda tahammül eşiği oldukça düşük olan soylular daha rahat içebilsin diye zamanla kakao sıvısına şeker ve tatlandırıcı eklenmişti. 1800'lü yıllarda (1828) bir Hollandalının (Coenraad van Houten) kakao makinesini icat etmesi ve ilerleyen zamanda İsviçreli birinin (Daniel Peter) kakao tozları ile sütü karıştırmayı akıl etmesiyle, çikolata bugünkü yapısına benzer bir forma ulaşmayı başarmıştı.”
Bu kadar hüzünlü bir hikayeden böyle bir lezzetin doğması ne kadar ilginç değil mi? Ya da doğal olan bu mu acaba? Şimdi şöyle biraz düşününce, sevdiğim ne kadar güzel yemek varsa, yapılmasının bir o kadar meşakkatli olduğunu görüyorum. Konu bu değil tabii burada. Yine de işin içine insan girince, çıktının ne olacağını asla bilemiyorsunuz. Çünkü insanlar da tıpkı evler gibi:
“Evler de tıpkı insanlar gibiydi. Dışarıdan ne kadar sağlam görünürse görünsün içinde çok büyük acılar saklıyor olabilirlerdi.”
Şimdi belki onlara da hak veriyorum deyince biraz Nasreddin Hoca gibi olacağım ama gerçekten insanların dışarıdan sağlam görünmeye çalışmalarını, acılarını saklamalarını anlayabiliyorum. Hatta ben de yapıyorum bunu, etrafıma sürekli duvarlar örüyorum. Üstelik yıllar yıllar önce hiç de öyle değildim. Yazarımız da bununla ilgili kırık cam teorisinden bahsettikten sonra şöyle bir çıkarım yapıyor ki katılmamak elde değil:
“Benzer durum insanlar için de geçerliydi. Bir kimsenin kırıklarını ve zayıflıklarını gören insanoğlu, bu kişinin acılarına taş atmaktan ve onu daha çok kırmaktan asla çekinmezdi.”
Birbirimize karşı böyle acımasız olunca yalnızlıktan şikayet etmek de ikiyüzlü bir tavır gibi geliyor bana. Şikayet etmek bir yana, bir de bunu arzulayanlar var ki bu sözü de Tom Hardy söylemiş, yani düşünün artık durum ne kadar ciddi:
“Yalnızlık çok tehlikelidir ve bağımlılık yapar. Çünkü insan o huzuru yaşayınca bir daha insanlarla uğraşmak istemiyor.” Tom Hardy
İnsanlarla uğraşmak deyince, gelecekte insanlarla uğraşmayı özleyeceğimiz günler bile gelebilir. Çünkü Agi deyince aklına Asgari Geçim İndirimi gelen biri olarak bu kavramı ilk deva burada öğrendim. Yapay zeka konusuna girmeden önce ne olduğunu öğrenmekte fayda var:
“Yapay Genel Zekâ (Artificial General Intelligence) anlamına geliyordu. İnsanlık çok uzun yıllardır hemen her sektörde yapay zekâ (Artificial Intelligence-AI) teknolojisini kullanıyordu. Yapay Genel Zekâ (AGI) kavramı ise yapay zekânın bir üst modeli sayılabilirdi. Kendi kendine öğrenebilen, önündeki bilgiyi yorumlayabilen, karşılaştığı durumu algılayıp ona uygun abı bulabilen ve tüm bunları insan müdahalesi olmadan bağımsız bir şekilde gerçekleştirebilen yeni makine zekâsına AGI deniyordu.”
Yapay zeka deyince aklına ilk Deep Blue gelenlerdenseniz benim gibi, onun aslında hiç de öyle sandığımız gibi bir yapay zeka olmadığını ya da bence çok daha önemlisi günümüzdeki üniversitelerin işlevini çok güzel anlatıyor yazar:
“Aslında Deep Blue’yu müthiş bir hesaplama kapasitesine sahip ama satranç hakkında hiçbir fikri olmayan bir öğrenci gibi düşünebilirsiniz. Peki, IBM yazılımcıları bu öğrenciyi nasıl eğitti? Buradaki mühendisleri öğretmen gibi düşünürsek, A öğretmeni oyunun kurallarını ezberletti. B öğretmeni hangi taşın nasıl hareket etmesi gerektiğini ezberletti. C öğretmeni ise oyun kazandıran bir sürü hamle ve stratejiyi ezberletti. Oysa bunların hiçbirisi öğrenme değildi. Sadece hafızası çok yüksek kapasitede olan bir öğrencinin ezberlediği binlerce bilgi ve kalıp söz konusuydu. Gerçekte müthiş bir kapasitesi olmasına rağmen, ezberleme mantığı yüzünden sahip olduğu bilgi düzeyi adeta kendisini eğiten kişilerin bilgi düzeyi ile sınırlı kalmıştı. Yani üniversiteden mezun olan bir öğrenciden farksızdı.”
Gerçek öğrenmenin ne olduğunu ise bu kez AlphaGo üzerinden anlatıyor. Bunun bizim de öğrenmemiz için kullanılabileceğini düşündüğümden onu da paylaşmak istiyorum:
“Makine öğrenmesinin temelini oluşturan teknolojide, Derin Nöral Ağlar (Deep Neural Networks) adlı bir sistem kullanılarak âdeta insan nöronlarını taklit eden bir algoritma oluşturulmuştu. Bu algoritma, makinenin kendi kendine öğrenmesini sağlayan altyapıyı meydana getiriyordu. İlk olarak, iyi düzeydeki amatör oyuncular arasında gerçekleşen 100.000 adet oyunun kayıtları AlphaGo’ya izlettirildi. AlphaGo’nun oldukça kısa sürede tamamladığı bu eylemi bir insan yapmaya kalksaydı, tahta başından bir saniye bile ayrılmadan en az 12 yılını izlemeye ayırmak zorunda kalırdı. 100.000 maç sonunda oyunun mantığını kavrayan AlphaGo, daha sonra kendi içinde farklı stratejiler deneyeceği sanal oyuncular oluşturarak, bu oyuncular arasında binlerce maç yaptı ve zafere giden yoldaki hamleleri tek tek belirlemeye çalıştı. Yazılım, teknik anlamda üç katmandan oluşuyordu. Policy Network (İlke Ağı) denilen katman taktiklerin üretilmesinden sorumluyken, Value Network (Değer Ağı) katmanı tahtadaki anlık durum üzerinden kazanma ihtimalini değerlendiriyordu. Tree Search (Ağaç Araması) adlı son katman ise yapılan her hamledeki varyasyonları ve olası sonuçlarını analiz ediyordu.”
AlphaGo demişken, bu programın Lee Sedol’ü mağlup ettiğini yine bir haber olarak okumuştum ben ve üzerinde çok fazla durmamıştım o zaman. Benim için çok şaşırtıcı bir şey değildi çünkü olayın önemini bilmiyordum. Şu satırları okurken kendimi de yenilmiş gibi hissettim. Çünkü konuşurken yüzüme değil de telefonuna bakan insanlara denk geldiğimde ben de bazen böyle hissediyorum.
“AlphaGo ‘nun, Lee Sedol’ü nefessiz bıraktığı bu karşılaşma da görmemiz gereken çok önemli detaylar var. Mesela maç dikkatli izleyenlerin gözünden kaçmayacak ilginç bir tanesin paylaşayım. Lee Sedol yaptığı bazı önemli hamlelerin ardından alışkanlık gereği karşısında oturan kişinin gözlerine bakıyordu sonuçta rakibin duygu durumu, bu hamlenin etkisi hakkında fikir veren önemli parametrelerden biriydi. Ama sorun şuydu ki o gözler rakibi AlphaGo’ya ait değildi. Karşısında oturan kişi sadece AlphaGo’nun bilgisayar ekranında yaptığı hamleye göre taşı, tahta üzerinde ilgili yere koymaktan sorumluydu ve o anki duygularını görememek âdeta kendisini öldürüyordu.”
Neredeyse kitaptan hiç bahsetmeden sürekli bana dokunan alıntılardan söz etmem itici gelecek muhtemelen. Yine de bahsetmek istiyorum çünkü benim çocukluğumdan hatırladığım bir hissi burada okumak beni o günlere götürdü. Belki size de böyle bir etkide bulunur.
“Eskiden bunları kullanmaya bayılırdım. Her şeyi hızla tüketen insan için güzel bir icat aslında. Çünkü bu pipet sayesinde normalde bir dikişte bitirebileceğin sevdiğin bir içeceği azar azar içmeyi öğreniyorsun. Hatta bardağının yarısından fazlası bittiğinde hemen her insanın sergilediği o davranışı hatırlasana. Pipetin ağzını dişlerinle sıkıştırıp, sıvıyı içine çekmeye çalıştığın o andan bahsediyorum. Ne güzel bir paradoks değil mi? Tüketmek istediğin ama bitmesini istemediğin bir olay karşısında beynimizin çaresizliğini çok güzel özetliyor bence.”
Bitmesini istemediğin şey, her ne olursa olsun aslında mevcut haliyle ne kadar değerli. Ben de daha geçen hafta böyle bir deneyim yaşadım ve bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Gerçi en başta belirttiğim gibi, bu kitap da aslında bu profile uyuyor.
Serinin bir önceki kitabı hakkında yazarken bundan sonra başlamayı düşündüğüm kitap için bir tahminde bulunmuştum ama bu sabah hiç aklımda olmayan bir başka kitaba başlamış bulundum. Ayrıca şimdi şu alıntıyı yaparken tekrar hatırlıyorum ki en kısa sürede Thomas More’u da okumak istiyorum:
“Her toprağın krallıklar tarafından yönetildiği ve özgürlük denen kavramın olmadığı o günlerde, kitabının adını Utopia koyması aslında Thomas More’un ne kadar kuvvetli bir zekâya sahip olduğunu gösteriyor. Baktığın zaman Yunanca ‘topos’ kelimesi yer, toprak gibi bir anlam içermektedir. Diğer taraftan ‘ou’ öneki ise önüne geldiği kelimeye olumsuzluk anlamı veren bir ektir. More bu iki Yunanca kelimeyi birleştirerek (ou+topos) utopia diye yeni bir kelime üretti. Doğal olarak bu kelime tam karşılığı olmayan yer, olmayan topraklar gibi bir anlam içeriyordu. Yarattığı bu devlet düzeninin hayali olması sayesinde başta kendi kralı olmak üzere hiçbir kralın hedefi olmayacaktı. Ama More müthiş bir zekâya sahipti ve birçok kişinin de fark ettiği üzere harika bir kelime oyunu yapmıştı. Yunancada ‘ou’ öneki kelimeye olumsuz bir anlam katarken, ‘eu’ öneki kelimeye ‘gerçek, iyi’ gibi bir anlam katmaktaydı. İşin ilginç tarafı ‘ou’ ve ‘eu’ önekleri, İngilizce telaffuz açısından birbirine benzediğinden, olmayan yer anlamına gelen utopia (ou+topos) kelimesi, İngilizce telaffuz edildiğinde (eu+topos) gerçekte olması gereken yer gibi bir anlam kazanarak çok daha sembolik bir hal kazanmıştı.”
Son olarak elimde tek bir alıntı kaldı ve ben hâlâ hikayeden hiç bahsedemedim. Şuan için kafamı da çok fazla veremiyorum ve yazı da gereğinden fazla uzun olduğu için böyle devam etmek istiyorum.
Yıllar önce mobbing hakkında bir sunum yapmıştım ve onun için yaptığım araştırmada insanları en çok bezdiren şeylerden birinin mantıksızca verilen işler olduğunu öğrenmiştim. Belirsizlik ve anlamamak, daha doğrusu anlayamamak kesinlikle çok büyük bir işkence.
“İnsanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın ve mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.” Viktor Frankl
Bu arada yazarın aktif olarak kullandığı ortapia isimli bir youtube kanalı da var. Kitapla ilgili videolarını da bugün izledim, spolier olmasın diye seyretmemiştim daha önce ve kitabı bitirdiğimde sanki bir Black Mirror bölümünün sonuna gelmiş gibi hissetmiştim. Seri ile ilgili de böyle ihtimalin olduğunu öğrenmek bile heyecanlanmama yetti. Daha fazla uzatmadan, merak edenler için linki paylaşıyorum: Dura Mater
5
Henüz hiç yorum yapılmamış.
