"Ben ve Hayat ve Ölüm" Neden Okunmalı?
Ölüm hakkında çok şey okudum bu zamana kadar ama hayat hakkında acaba ne okudum diye düşünüyorum şimdi. Hayat hakkında okumak mümkün mü yoksa bazı şeyler sadece yaşanarak mı anlaşılır? Bilmiyorum ama bu kitabın başlığı görür görmez ilgimi çekmiş, ebat olarak yazarın diğer kitaplarından büyük olsa bile nedense onlardan önce bunu okumalıymışım gibi hissetmiştim.
Bu arada çok değil iki hafta önce Edebiyat ve Hayat’ı bitirmiştim ama o bana daha çok edebiyatla ilgili gibi gelmişti. En azından öyle hissetmişim demek ki. Bu biraz da ne olduğundan çok nelerle birlikte olduğunla alâkalı bir durum gibi sanki. Hayat ve ölüm deyince, o hayatın anlamı tamamen değişiyor benim zihnimde.
Bu kitapta da sık sık başka hikayelerden, özellikle de Dostoyevski’nin eserlerinden bahsediyor yazarımız. Daha önce okumadıklarım hakkında böyle denk gelip de okumak beni çok sevindirmese bile, çocukken en sevdiğim kitaplardan biri olan Robinson Crusoe’dan sadece bahsetmesi bile ilk alıntım olması için yeterliydi benim için:
“İster Robinson Crusoe olsun, ister Mantıkü’l-Tayr’ın Hüthüt’ü, bunlar insan hayalinin ürünleri olarak ortaya çıkmış olsalar da, zihinlerinde bu hayallere yer veren insanlar, onları asla kendi keyiflerince hareket ettiremezler: Robinson da, Hüthüt kuşu da, ancak ve ancak nasıl davranmaları gerekiyorsa öyle davranırlar. Guliver de öyle, Orwell’in hayvanları da…”
Ben hiç böyle düşünmemiştim daha önce. Bu alıntıyı biraz da okuyuculara sormak için yaptım aslında. Bu konuda ne düşünüyorsunuz bilmek isterdim. Keyiflerince değil belki ama kendilerinden hiç beklenmedik şekilde hareket eden, daha doğrusu tam da yazarın dediği gibi, davranması gerektiği gibi davranmadığını hissettiğimiz karakterlere rastlayınca kitaptan da olaydan da kopuyoruz sanırım. En azından ben böyle birkaç spesifik örnek hatırlıyorum. Yazar haklı mı yani o halde?
Daha önce yazmayı yalnızlıkla ilişkilendirmiş ve genelde yalnızken yazabildiğimden bahsetmiştim. Bu okurken de aslında çok değişmiyor. Ancak Ramazan ayında sabahları okumak biraz zorlaşıyor sanki. İnsan yanında içecek bir şeyler arıyor. Şu satırları okurken ben yalnızlıktan çok susuzluğu hissediyorum, bilmiyorum belki de bu iyi bir şeydir:
“Nihayet bir insan sesi: “Çay mi istersiniz, kahve mi?” İnsanın, kendine hitap eden bir sese muhatap olmasının ne büyük bir nimet olduğunu o anda algılıyorum. Seninle konuşacak biri var!”
Ramazan’ın da yarısından çoğu bitmişken, ilk defa ondan bahsettiğimi de yeni fark ettim. Ramazan ayı gerçekten ne kadar hızlı geçiyor. Halbuki Ramazan ayı bana çocukluğumdan beri okumak kadar yazmayı da hatırlatır. Rahmetli babamın görevi olmamasına rağmen muhabir arkadaşından rica ederek çok sevdiği Mustafa Yıldızdoğan’la yaptığı bir röportajı vardı yıllar yıllar önce. Gazetede falan da çıkmıştı hatta. Ben daha ilk okula gidiyorum o zamanlar. Babamın anlattığı ve hiç unutmadığım şu bilgi beni çok etkilemişti: Mustafa Yıldızdoğan bütün eserlerini Ramazan ayında kaleme alırmış. Bunun ne demek olduğunu sevenleri daha iyi anlayacaktır, çünkü kendisi gerçekten çok üretken bir sanatçı.
Bu anımın kitapla pek ilgisi yok ama kitapta da yazarımız birçok anısından bahsediyor. Hatta bir tanesinde Edebiyat ve Hayat’ta da anlattığı dostluğun geçmişinden bahsediyor ki okurken gözlerim doldu. Demek ki orada hikayenin tamamını anlatmamış diye düşündüm. Sonra şu geldi aklıma, kim bilir daha ne hikayeleri okuyup geçiyoruz hiç olayın oralara nasıl geldiğini bilmeden. Sonra da dedim ki keşke okuyup geçsek ama en azından hayatı yaşarken böyle yapmasak.
“İnsanın önüne koyduğu en zor soruların cevabı, hiç akla gelmeyen en kolay yerlerden elde ediliyor.”
En zor sorulardan biri de ölüm. Onunla karşı karşıya gelmekten daha tehlikelisi de var çünkü daha çok canı acıtan şeyler de var hayatta.
“Mansur’u da, Sezar’ı da hüsrana uğratan ölümle yüze gelmiş olmaları değildi. Mansur, öleceğini, öldürüleceğini biliyordu. ‘En’el hak’ demenin şeri cezasına ölümün cevap vermesi gerektiğini de gene kendi söylemişti. Onu hüsrana uğratan ölümle yüzyüze gelmiş olması değildi. Cezasının şer’an ölüm olmasına rağmen, hakikatte bir doğrunun dile getirilmiş olmasına ceza verilmemesi gerekiyordu ve bunu en iyi bilebileceklerden biri Şiblî idi. Oysa Şiblî de, kendini cezalandıranlarla işbirliği yapıyordu. Gerçi onun Mansur’a attığı taş değildi, güldü. Ama o gül taşın yerine geçsin diye atılmıştı onun üstüne. Gül, taşın yerine geçmişti. Mansur için yaralayıcı olan, onu hüsrana uğratan davranışın kendiydi, davranışın anlamıydı. Atılan gül taşın simgesi olarak atılmamış mıydı? Taşın yerine geçmemiş miydi? Mansur, son nefesinde, ihaneti ölümden değil, dostunu görmüştü. Onu hüsrana uğratan buydu.”
Kitapta tekrar tekrar okuyup, sayfaların resmini çektiğim tövbe ile ilgili bir bölüm var ki bence herkesin oradan kendisine çıkaracağı dersler olacaktır zannediyorum.
“Pişmanlık tövbeye göre yalın bir olgu gibi duruyor. Çünkü pişmanlık ‘keşke yapmasaydım’ veya ‘keşke olmasaydı’ türündeki bir duygunun dile getirilmesinden ibarettir. Tövbe ise, failin, bu duygusunun böylece dile getirilmesine ilaveten, o ve benzeri tür bir fiilin bir daha işlenmemesine azmetmeyi tazammur ediyor. Böylece işlenmiş olan fiil, failinin gözünde yok sayılmış olmuyor, bilakis o fiil işlenmiş bir fiil olarak VAR olan bir fiil olarak kabul ediliyor.”
Pişmanlık ve tövbeden bahsedince hatalardan söz etmemek olmaz. Hatalara benim de bakış açım yazarımızla benzer olunca, bu da hoşuma gitti ister istemez. Onu da paylaşmak istedim:
“İnsanın hayatının seyri esnasında işleyebildiği öyle yanlışlıklar vardır veya olabilir ki, o yanlışlara bir daha dönüp bakmak ancak bir vakit kaybı sayılabilir. Yol üstünde ayağımız bir taşa takılmışsa, geri dönüp ayağımızın takıldığı taşı seyretmenin bir anlamı da, yararı da yoktur. Meğerki o taşı, başkasına da zarar vermemesi için yol kenarına atma niyetini taşımış olalım ve bu niyetimizi de kuvveden fiile çıkartmak için harekete geçelim! Sırf ayağımız taşa takıldı diye üzülmemize, kahrolmamıza gerek yoktur”
Dönüp hatalara bakmak demişken, sırtını kapıya dönmeye çekinen bir isimden de söz etmiş yazar ama bununla da kalmamış yine olaya bambaşka bir açıdan bakarak bizleri düşünmeye sevk etmiş:
“Malcolm X’in, sırtını kapıya döndürerek oturmadığına dair sözü, kendini mutlak bir düşman ortam içinde hissetmemiş olanlara aşırı bir işkillilik olarak görünebilir. Fakat bu sözün, bize telkin ettiği bir başka fikir var: İnsan, kendini dost bir ortamda hissediyorsa, sırtını kapıya döndürerek oturmakta beis görmez. Sırtımızı kapıya döndürerek oturabiliyorsak, dost bir ortam içinde yaşadığımızın bilincinde olmasak bile, en azında düşman bir ortamda yaşamadığımızdan emin olduğumuzu hissediyoruz demektir.”
Savaş konusunda da bir bölüm var kitapta. Yine birçok isimden alıntılar eşliğinde uzun uzun anlatıyor, soruyor ve cevaplıyor yazar. Sonra bir savaştan daha bahsediyor, hiç unutmamamız gereken ve hep içinde olduğumuz:
“Oysa kişi, bir başına, kendi savaşını verirken hasım bellisizdir, silah bellisiz… Şeytan mı dünyanın içine sızmıştır; dünya mı şeytan suretine girmiştir, kestiremediğin anlar olur. Bunların bir biçimde bertaraf edildiğini farz etsek bile, insanın kendi nefsinin elinden nasıl kurtulacağı; dahası kurtulup kurtulamayacağı ve daha dahası nefsinden kurtulmanın matlup ve makbul olup olmadığı bir soru olarak ortada kalır.”
Mutluluğun ne olup ne olmadığını anlattığı bölümde tekrar tekrar okunası. Bu dünyada sürekli ve kesintisiz mutluluğun neden mümkün olmadığını bir kez daha anlıyorsunuz okurken:
“İnsanın saf bir saadet hali içinde bulunamayacağını söylemiştim. Saadet kendi engelini aşarak, yani bir çabayla elde edilebilir bir duygudur. Dolayısıyla acıyı aşma cehdi saadet hissi verebileceği gibi, hazzı aşma cehdi de saadet hissi verebilir. Ve bu his, yaşandığı anda vardır; sürekli ve kesintisiz biçimde elde bulundurulamaz.”
Sürekli ve kesintisiz bir şekilde olamasa bile, ben hepimize sağlıklı, huzurlu, afiyette bir hayat ve hayırlı bir ölüm diliyorum.
4
Teşekkürler yorum için. Ben de düşünmeye devam ettim sonradan ve karşıma Tolstoy'un Anna Karenina'yı yazma hikayesi çıktı bir yerde. Kitaba başlarken öyle bitirmek hiç aklında yokmuş mesela. Bir de "Bütün kitaplar yazarlarından akıllıdır" diye bir söz hatırlıyorum, ilk görünce anlayamamıştım. Belki de bunu anlatıyordu.
Çok teşekkür ederim, hem yorum hem beğeniniz için.
