Edebiyat ve Hayat'ı Neden Okumalısınız?
Son zamanlarda hikayeleri romanlardan daha çok sevmeye başladım. İşin ilginç yanı bunda okuduğum hikayelerden çok hikayelerin ne olduğuna dair okuduklarımın etkili olduğunu hissediyorum. Ne gibi mesela diye siz sormadan, ben ilk alıntımı paylaşayım:
“Hikâye, nüansları yakalama sanatıdır. O, roman gibi bütün bir hayatı topuyla kucaklamaz, hayatın bir enstantanesini tespit eder, sonra o enstantaneyi seri bir üslûpla, önümüze serer. İyi bir hikâyede gereksiz, tablosunu çizdiği enstantane içinde hedefini bulmamış kelimeler yoktur. Hikâyeci, kelimelerini, hesaplayarak ve bir seçime bağlı tutarak kullanmak zorundadır. Onun alanı, romanın soluklu ve geniş alanından yoksundur çünkü. Roman eski sanatlardan destanı karşılıyorsa, hikâye bu destan içindeki bağımsız bir fragmandır. Üstelik de üslûp özellikleri, kullanılan kelimeler, bir iki kalem çırpışıyla bir tablonun tamamlanması durumu, romana göre çok daha belirli olmalıdır. Bu yüzden iyi bir romancı her zaman iyi bir hikâyeci olmayabilir. İyi bir hikâyecinin de her zaman iyi bir romancı olmayabileceği gibi.”
Eskiden beridir herkesin anlatacağı bir hikayesinin olduğunu düşünmüşümdür. Bilmiyorum belki de bana hep böyle insanlar denk geliyor. Ancak karşılaştığım insanların çoğunluğu nedense yazmaktansa konuşma hevesindeler. Daha önce de buna şaşırdığımı söylemiştim, saatlerce konuşmayı başaran bu insanlar neden iki kelime yazmaya gelince korkudan tir tir titriyor? Yani bu ikisi arasında ne fark var? Sonuçta hepsi anlatmak değil mi?
“Öykünün belki bir tek kuralını söyleyebilirim, az önce söylemiştim de: anlatmak! Ama nasıl anlatayım diye onu da bana sormayın artık lütfen. Öyküler okuyun. O zaman “anlatma”nın bir ya da birkaç kural içine sıkıştırılamayacak kadar geniş imkânları bulunduğunu görecek, belki de bir ya da birkaç kurala çakılıp kalmaktan kurtulacaksınız.”
Yazmak konusunda iyi olmasak bile kurallara çakılıp kalmama konusunda iyiyizdir diye düşünüyorum. Yalnız bu sefer yazarımız bir alıntı yapıyor ve üzerine şöyle diyor:
“W.Faulkner: ‘Şunu anladım ki yaşamanın hür türlüsüyle, yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz uçurum uzanır… Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar…’ derken, modern yazarın, yazmakla yaşamak sarkacında yaşadığı gerilime atıfta bulunuyordu.”
Yazmakla yaşamak arasında bu kadar fark var mı gerçekten? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Yazmayı hüzünle eşleştirenleri tanıyorum ben mesela. Yani üzüldüğünde yazmaya yönelenlerden bahsediyorum. Yazmak da kesinlikle üzüntüye iyi geliyor. Bir anlamda terapi işlevi görüyor hatta. Ancak aynı şeyi tekrar yazmaya çalışmak bana hep işkence gibi gelmiştir. Zaten yazıp bitirince insana bir rahatlama da geliyor. Düşünsenize yazınızı beğenmeyip en baştan yeniden yazdığınızı? Bunda bir şey yok mu diyorsunuz? Peki ya o yazı 4 ciltlik koca bir romansa?
“Tolstoy’un o yüzlerce sayfalık Harp ve Sulh’u tam yedi kez baştan sona yeniden kaleme aldığı söylenir.”
Yazmakla yalnızlık arasında bir ilişki olduğunu, en azından kendim için böyle bir bağlantı bulduğumu keşfetmiş ve Yalnızlık Koleksiyoncusu diye bir yazı yazmıştım. Yazarımızın da bu konuya değindiğini görünce hemen dikkat kesildim:
“Sanıyorum yazmayla yalnızlık arasında da bir ilişki bulunuyor. Yazma, daima -hiç olmazsa benim kendi öznel tecrübem açısından bir yalnızlığı talep ediyor. Bu yalnızlık insanlardan uzaklaşma anlamına gelmiyor her zaman. Tasavvuftaki halvet der encümen halinin yaşanmasını çağrıştıran bir durumla karşı karşıyayız: Kalabalık içinde yalnız bulunmak!”
Yazarımız o kalabalıklara da sesleniyor yeri geldiğinde. Okumaya kıymet verilmediğinden yakınıyor ve hepimizin sıkça duyduğu o bahanelerin aslında hiçbir zaman sonunun gelmeyeceğinden dem vuruyor:
“Okurluk da bizde, ‘boş adam’ işi sanılmaktadır. Nitekim okuma alışkanlığı bulunmayan kimselere sorduğunuzda genelde bu tek tip cevabı alacaksınız. Okumaya fırsat bulamıyorum, vaktim olmuyor, boş zamanım yok, kabilinden cevaplar, hep bu kümede yer alan ve başka şeyleri okumadan daha önemli sayan kişiler tarafından verilecektir. Oysa siz zamanınızın bir kısmını özel olarak okumaya ayırmadıkça, okuma fırsatınız ve zamanınız ömür boyunca bulunmayacaktır. Türkiye’de televizyon yokken de bu kimseler size aynı cevabı veriyordu. Fakat bunlar şimdi televizyon seyretmek için bütün gecelerini ayırabiliyor”
Kitabımız iki ana bölümden oluşuyor: Edebiyat ve Dar Vakitler. Edebiyat bölümü benim daha çok dikkatimi çekti açıkçası ve sanırım bütün alıntılarım da oradaki denemelerden oldu.
Dar vakitlerde anlatılanlar ise bana yazarın sanki bir arkadaşıymışım da oturup sohbet ediyormuşum gibi hissettirdi. Onun da çok ayrı bir tadı var. Yazının en başında da demiştik ya hikaye için, nüansları yakalama sanatı diye. Ben böyle tanımlardan anlamıyorum ne denmek istediğini, gözümde canlanmıyor böyle soyut ifadeler diyenler olursa diye sanki oturup kelimelere dökmüş yazarımız bunun ne anlama geldiğini, bununla ne ifade etmek istediğini.
Tanımlara ve kavramlara ne gibi anlamlar yüklendiği hep ilgimi çekmiştir. O yüzden de değişik tanımlamalar gördüğümde hep not almaya çalışıyorum. Ancak bu kitabı okurken şunu fark ettim ki bu tanımlar da zamanla değişebilir. Hatta muhtemelen değişecek. Baksanıza yazarımızın bildiği yalnızlık bile zamanla ne kadar değişmiş:
“Bizim yalnızlıklarımız kahvehanelerde veya çay bahçelerinde yaşandı. Orada oturup bir yazımı, bir öykümü bitirdiğimde, bitişikteki masalarda kim bilir kimlerin kaç kez oturup kalktığını ayrımsamazdım bile. Garsonların kaç sefer servis yapmış olduğunu ancak hesabı öderken bilmiş olurduk! Mumun ve lâmbanın hâsıl ettiği yalnızlığın ortadan kalkmasından sonra şimdi sanıyorum kıraathanelerin ve çay bahçelerinin yalnızlığı da ortadan kalkıyor. Onun yerine belki bilgisayarın getirdiği yeni bir tür yalnızlık geliyor. Ama acaba bu yalnızlık, o yalnızlık mıdır? Ve bu yalnızlıkta, o yalnızlığın insancıllığı ne kadar vardır? Daha da kötüsü, acaba bilgisayar yalnızlığı bile bir gün hasretle mi anılacaktır?”
Bu yazımı bilgisayardan mı yoksa telefondan mı okuyorsunuz bilmiyorum. Telefon yalnızlığı diye bir şeyden söz edilebilir mi acaba? Umarım kimse yalnızlığın yeni tanımlamalarını yapmak zorunda hissetmez bundan sonra.
2
Henüz hiç yorum yapılmamış.
