Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bin Muhteşem Güneş, Titanik, Roketler ve İsimler

Uzun zamandır okurken bu kadar zorlandığım bir kitap olmamıştı ve genelde hissettiğim keşke bu kitabı daha önceden okusaydım duygusunun tam tersini hissettim: İyi ki bu kitabı çocukken okumamışım. Bunu yazarken de yanlış anlaşılmak istemiyorum. Öyle çocuklar için çok sakıncalı bir içerik sayılmaz belki ama benim zaman zaman canımı sıkan, dram yükü biraz fazla olan bir eserdi. Gerçi Uçurtma Avcısı da öyleydi. Hatta belki de daha ağırdır kimilerine göre. Yani beklenmeyen bir şey değil aslında ama insan savaşı, şiddeti okurken bile kötü hissediyor.

Bu arada dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Uçurtma Avcısı’ndan bahsederken Khaled Hosseini diye yazmıştım yazarın adını. Kitabın kapağında da böyle yazdığı için bana o zaman doğru gelmişti ama alfabe farklı olunca okunduğu gibi yazılması gerekiyor diye biliyorum. Dolayısıyla yanlış yazmıştım aslında. Bu yazıları blog tadında yazdığım için çok önemli değil belki bu yanlışım. Ancak hayata, savaşa ve şiddete ilişkin öyle yanlışlarımız var ki hem bunların çoğunun farkında bile değiliz hem de sonuçları çok daha sarsıcı olabilecek şeyler bunlar.

Fazla üstü kapalı bir anlatım oldu sanırım, hemen konuya gireyim. Vurdulu kırdılı aksiyon filmlerinin özellikle sonlarına doğru ortaya çıkan roketatarlardan bahsediyorum. Kimse bana bunlardan sadece çocukların etkilendiğini ve bu filmlerin onlara zaten seyrettirilmemesi gerektiğini söylemesin lütfen. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bu, en az o roketler kadar büyük bir yalan. 

Bilgisayar oyunlarında yine çok fazla karşımıza çıkıyor bu silahlar diyecektim ama artık o oyunların da büyük çoğunluğu telefonlardan oynanıyor. Hem de küçücük çocuklar tarafından. Belki abarttığımı düşünebilirsiniz ama bu silahların ne kadar korkunç şeyler olduğunun hiç kimse farkında değil. Ancak başınıza geldiğinde anlayabiliyorsunuz ya da okuyabilenler kadar şanslıysanız belki böyle kitaplarda karşınıza çıkıyor:

“Geceleri yatağında yatarken, penceresine yansıyan ani, beyaz çakımları seyrediyordu. Makineli tüfeklerin takırtısını dinliyor, ev sarsılır, tavandan sıva parçaları dökülürken, tepeden vınlayarak geçen roketleri sayıyordu. Bazı geceler, roket ateşi öylesine parlak olurdu ki, insan istese kitap okuyabilirdi; böyle gecelerde uyku bir türlü gelmezdi.”

Kitabı henüz okumamış olanlar için o roketlerin nelere neden olduğundan bahsetmeyeceğim ama kitabın sonlarına doğru şöyle bir not almışım roket çiçeği diye. Buna benzer bir şeyi başka bir yerde okumuştum daha önce ama bu kitapta böyle karşılaşmak benim için unutulması güç bir deneyime dönüştü:

“Pencere pervazlarında, Leyla’nın gözüne, Mücahitlerden kalma boş roket kovanlarına dikilmiş çiçekler çarpıyor — roket çiçeği, diyor Kabilliler bunlara.”

Bu arada Mücahit’in anlamını bilmeyenler için ondan da bahsetmek istiyorum. Zaten kitapta da sık sık geçiyor ve ben okurken şöyle hissettim. Sanki benim yazarın adını daha önce yanlış harflerle yazmış olmam gibi o da benim adımı yanlış anlamlarıyla yazıyordu. Özellikle Arapçadan dilimize geçen kelimelerde bazı insanlarda bir önyargı var. Hiçbir şekilde kelimenin etimolojisine bakmadan hemen kolaya kaçıp bu kelimelerin yabancı olduğunu ve bu yüzden anlamlarını bilmediğini savunan öğrencilere denk gelirdim ben lise yıllarımda. Hatta buna askerde üniversite mezunu kişilerde de rastlamıştım. Üstelik ezberleme yoluyla bu Arapça kökenli kelimeleri öğrenmeye çalışıyorlardı. Muhaberenin haberden, muharebenin harpten geldiğini görebilmek, bu kafa karışıklığını ve bilmediğimizi zannettiğimiz birçok kelimenin anlamını aslında bildiğimizi fark etmemizi sağlayabilir. Mücahit de cihattan geliyor, en basit anlamıyla cihat eden kişi demek. Burada iş yine değişiyor çünkü bahsettiğim o diğer kelimelerin aksine bu sefer karşılaştığımız sıkıntı cihadın ne olduğunu bilmemekten kaynaklanıyor. 

Kitaba dönecek olursak, bu kitabı okumamış olsanız bile Titanic filmini seyretmişsinizdir diye düşünüyorum. Ne kadar hatırlıyorsunuz bilmiyorum ama ona dair şöyle bir yorumda bulunuyor kitapta:

‘Ben Jack’im! Sen de Rose’sun.’ Boğuşmalar, Meryem’in sırtüstü yatıp teslim olması, Rose’luğu bir kez daha kabullenmesiyle son buluyordu. ‘Tamam, Jack ol bakalım,’ diye güldü. ‘Gencecik yaşında ölüp git, bense harika bir ihtiyarlık süreyim.’ ‘Evet, ama bir kahraman olarak ölüyorum,’ dedi Azize. ‘Halbuki sen, Rose Hanım, bütün ömrünü, acınası hayatını beni özleyerek tüketiyorsun.’

Benim Titanik’ten aklımda kalan en büyük sorunsa Jack’in Rose’un yanına çıkıp kurtulabileceği gibi şeylerdi. Rose nasıl olup da onu yanına almamıştı? Tabii ben daha çocuktum o zamanlar. Kurtulan belki de Rose değil, Jack olmuştu. Bütün bunlar aklımdan geçerken bir yandan okumaya da devam ediyordum ve kitapta beni tek güldüren kısma, Titanikli Dilenci tamlamasına gelmiştim:

“Kabil Irmağı’nın kurumuş yatağında seyyar satıcılar geziniyordu. Kısa bir süre sonra, ırmağın delik deşik, güneşten çatlamış çukurlarında, rulo yapılıp el arabalarına yığılan Titanic kilimleri, Titanic kumaşları satılır oldu. Ya da, Titanic deodoranı, Titanic diş macunu, Titanic parfümü, Titanic pakora’sı, hatta Titanic burkaları. Fazlasıyla ısrarcı, yapışkan bir dilenci kendine ‘Titanikli Dilenci’ diyordu.”

Dediğim gibi beni tek güldüren bölüm burası olmuştu. Üstelik ben gülebilmek için bahane arayan bir insanım. Yani bu kitap öyle gülüp eğlenebileceğiniz bir kitap değil. Çünkü önemli mesajlar veriyor:

“Bütün sevgilerini, zaten sahip oldukları çocuklara verip tüketen ana-babaların, yeni çocuk yapmalarına izin verilmemeliydi. Haksızlıktı bu.”

Dört ana bölümden oluşan bu kitap, önce Meryem’in hikayesiyle başlıyor. O daha çocukken başından geçenlerle, yaptığı seçimler ve ona dayatılan seçeneklerle. Sonrasında yine belki tezat gibi görülecek ama hem çok farklı hem de çok benzer bir hikaye eşliğinde Leyla ile tanışıyoruz. Bir noktadan sonra ikisinin kesişen hayatlarıyla. Bunları okurken kitabın adının da İranlı şair Saib-i Tebrizi’nin Kabil için yazdığı şiirden geldiğini öğreniyoruz:

“Bu şehrin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,
ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.”

Meryem’le Leyla’nın ikindi vakitlerinde içtikleri çaylar eşliğinde gelişen dostlukları sayesinde biz de onları daha iyi tanır hale geliyoruz. Bu bana eğer bir insanla yeterince çay içersen mutlaka bir bağın kurulacağını düşündürdü. İlişki ne kadar kötü başlarsa başlasın, hele bir de uzun süre açlık hissediyorsanız, oturup çay eşliğinde içtenlikle konuşabilirseniz birisiyle, mutlaka ortak noktalarda buluşursunuz bence. Bunda çayın payı ne kadardır bilmiyorum ama “En kötü çay en iyi kahveden yeğdir.” diyen Erdem Uygan şu söze katılır sanırım:

“‘Çinliler, bir gün çaysız kalacağına üç gün aç kal, derler.’ Meryem hafifçe gülümsedi. ‘Güzel bir deyiş.’”

Üçüncü bölüm bittikten sonra artık anlatılacak ne kaldı diye düşünüp kitabı kapatmış ve okumaya devam etmeden önce kısa bir ara vermiştim. Çünkü benim için bitmişti artık kitap, en azından benim merak ettiğim hikaye sonlanmıştı bir şekilde. Bundan sonra ne olabilir diye düşünmüştüm. Arada Uçurtma Avcısı’nı da hatırladım son bölümü okurken. Hatta filmden kareler de geldi gözümün önüne. Bu arada bu kitabın filmi çekilmiş mi diye merak ettim. Kısa bir arama sonucu bulamadım ama sonradan tiyatroya uyarlanmış olduğunu gördüm. En azından öyle bir tanıtım gördüm paylaşılan. Sonra acaba kitabın sonunda karşımıza çıkan o mektubu böyle kitaptan okumak mı daha etkileyici olurdu yoksa sahnede duymak mı diye düşündüm:

“Belki de yüreksizlerin asıl cezası budur: Gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbir şey kalmadığında görmek, anlamak.”

Bu sözleri de içeren o etkileyici mektuptan sonra son bölümün bana adeta ders vermek için yazıldığını düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Sanki benim mektuplara olan zaafım kadar isimlere olan takıntımı da biliyormuşçasına gözyaşlarıyla birlikte şu cümleleri okuyarak bitirdim bu kitabı:

“Öğrencilerin tam karşısındaki masasına ilerlerken, dün akşam yemekte bir kez daha oynadıkları ad bulma oyununu düşünüyor. Tarık’la çocuklara haberi verdiğinden beri, her gece yinelenen bir ritüele dönüştü. Sırayla söz alıyor, seçtikleri isimleri savunuyorlar. Tarık, Muhammet’i istiyor. Geçenlerde, videoda Superman’i izlemiş olan Zalmay’ın kafası bir türlü almıyor; bir Afgan çocuğa neden Clark adı verilemesin ki? Azize, Aman adı için var gücüyle mücadele ediyor. Leyla, Ömer’den hoşlanıyor. Ama oyun sadece erkek isimlerini kapsıyor. Çünkü kız olursa, Leyla hangi adı koyacağını biliyor.”



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.