Ölümden Ötedeki Bencillik Durağı
Çok kısa bir süre önce birinci dereceden yakın birini kaybettim. Aklımın ucundan dahi geçmeyen ani bir ölüm haberiydi. Hayatın yaşamak kadar büyük bir diğer gerçeğinin ölüm olduğunun o an farkına vardım. En çok bilincinde olmamız gereken gerçeği, hep en arka plana atıyorduk. Fütursuzca yaşanan ve umarsızca kalp kırılan bu dünyada belki de ölüm provaları yaptığımızdandır, bu unutuş. Kim bilir..
Kaybedilen insanların arkasından söylenen 'ben sensiz naparım, şunu bana kim yapacak, sen olmazsan kiminle şuraya giderim' gibi değişik birçok ifade var. İnsan ağlarken ölen kişiye mi üzülüyor, yoksa kendine mi' diye bir süredir kafa yoruyorum.
Üzerinde biraz düşününce konu beni Thomas Hobbes'un ahlak felsefesinden alıp Piaget'nin egosantrizm dönemine kadar götürdü.
Çünkü Hobbes'un ahlak felsefesi temeline bencilliği alıyordu. Ona göre insan, doğası gereği bencil, güvensiz ve korkak bir varlıktır. Hatta bu yüzden hepimizin bildiği meşhur “İnsan insanın kurdudur" sözünü ileri sürmüştür.
Piaget'nin Bilişsel Gelişim Kuramı'nda 2-7 yaş aralığında çocuklarda egosantrik hareketler görülür. Bu durum, onların her harekette temeline kendilerini aldıkları, dünyanın onların etrafında döndüğü düşüncesini yani benmerkezcilik bakış açısını temsil eder.
Burdan devam edersem sudaki yansımasını görüp kendine aşık olan ve narsisizm kelimesinin kökenini oluşturan Yunan mitolojik karakter Narkisos'a kadar gidebilirim. Ancak ne düşünürsem düşüneyim çıkardığım tek ders vardı: Kaybedilen kişiden ziyade herkes kendine üzülüyordu. Çünkü insan ne yaparsa yapsın, kaç yaşına gelirse gelsin bencilliğini üzerinden tam olarak atamazdı. Ölüm hepimiz için bir gerçekti, kaybetme duygusu ise hep geride kalanlar için aktifti.
Şükrü Erbaş'ın da deyimiyle "Ölenler ölümü bilmez, ölüm kalanlar içindir."
Boğuştuğun düşüncelerle ben de çok uğraşıyorum zihnimde. İnsan denen varlığın pragmatist olduğunu kabullenişe geçince her şey daha kolay oldu . Yaşam döngüsünde her şey canlılara hizmet ediyor. Bu hizmet de bizi bencilliğe itiyor. Tek durum var, bu bencilliğin seviyesi kişiden kişiye değişiyor. O kadar..
Ben de sürekli karşılaştığım bu bencillik üzerine düşündüğümde yalnızca insanlıktan iğrenmek geliyor içimden. Sevgileri, aşkları, nefretleri bile kendileri ile alakalı, hiçbir zaman kendileri dışındaki insanları düşünmüyorlar diye söyleniyorum. Ama sonra bunun bile bencillik olduğunu fark ediyorum. Çünkü beni düşünen birisi olmayacak korkusundan kaynaklı bir kin sanırım bu duyduğum, kendimi duyarlı bir varlık zannetmeme sebebiyet veren farkındalık bile kendimi düşünmemden kaynaklı olabilir. Kendim için bir fayda sağlamadan fedakarlık yaptığımı düşündüğümde, ardından biraz kafa yorunca yine kendi çıkarıma hareket ettiğimi görüyorum. Somut bir fayda olmak zorunda değil bu, ki genellikle somut olmaz. Bilinçaltımda kendimi iyi hissedeceğimi düşündüğüm için yapıyorum kimi zaman bunları, pişmanlık duymamak için, iyi bir insan olduğumu düşünmek için, vicdanımı rahatlatmak için. Bunu fark edince tekrar bakıyorum bu çok kızdığım insanların bencilliklerine, kendi eylemlerime, karar veremiyorum sonra. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemiyorum. Ama her hareketimize bir bencillik sebebi bulmak da mümkün. Bu yüzden insanları bencillikleri yüzünden yargılamak da istemiyorum. Ama karşılaşınca yine de bir iğreti oluyorum. Belki bu bile kendimle alakalı oluyor sonra zihnimde. Kendime duyduğum kötü duyguyu başkalarına yöneltip kendimi yargılıyorum. İnsana özgü her şey gibi bunu da çok anlayamıyorum.
