aysebengi @aysebengi_1949

Kilit

Kilitlendi. Birbirinin ardı sıra. Arka arkaya. Paslı bir demir nasıl yuvasına oturuyorsa. İterek. Zorla. Gıcırdaya gıcırdaya. Ben de, ayak diremedim hiç. Direnemedim. Durdum. Kilitlendim. Baktım sadece. Gözlerim hariç her yanıma indi. Kilit. Zorlukla, yerleşirken yerine. Paslandı elim, kolum.

Kafamda. Koskocaman bir boşluk. Kirli. Tozlar uçuşuyor içinde. Gözgözü görmüyor yere düşen tanelerin perdelediği bulutlardan. Hafif hafif çamlardan gelen esintiyle tenime vuruyor. Hava. Bulanık. Tozu toprağı tıkıyor soluğumu. İçimi toprakla dolduruyor. Nefesim.

Kantinde çay içenlerin yanında sürekli sigara isteyen biri çarpıyor gözüme. Kimse görmüyor etrafını. Masalar sandalyeler tıkabasa hıncahınç. Uzaklara bakıyor bazısı çayını yudumlayıp, bazısı deli deyip umursamıyor sigara isteğini. Deli diye, adam. Deli.

Yazıyor halbuki. Ne dediğimize dikkat edelim. Kimseyi kırmayalım. “Deli değil, akıl hastası”. Bu kapıdan içeri girenlerin hepsi aynı. “Tımarhane değil, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi”. Burası. Okumam yazmam var oradan biliyorum. Bana kızım öğretti.

Bir sigara versenesi bitmiyor, adamın. Saçı makineyle yol yol traşlı. Sigaraya takılmış aklı, duman edip savurmak derdi, kafasının içindekileri. Bir sigara versene diyip oturduğu masalardan birinden bir de kulak arkası alıyor. Meydanı yorulmadan seyreden kolukanadıkırık çamların gözlerinin önünde yere yatıp tüttürüveriyor. Duman olup göğe karışıyor. Canını sıkanlar. Tenhada yakalayıp kışkırtanlar. Hadi deyip bir görünüp bir kaybolan suç ortakları. Karakoncoloslar. Deliliği. Mavi gömleği solmuş yıkanmaktan. Kim bilir ne kadardır burada. Bir ben görüyorum onu. Ağzından yere elmas taneleri akıyor. Salyaları. Tektek bir keseyi dolduracak kadar. Çamların arasından sızan güneş vurdukça, ağzına. Daha önce hiç vakit bulamadığım kadar çok, düşünüyorum. Kırmızı balonunu arkasından sürükleyen çocuk hayretle bakıyor ellerimin arasına koyduğum başıma. Kenara bıraktığım alışveriş torbama. Çocuğun hırkasına. Ben ise kıpırtısız çamların altından geçen güneşi seyrediyorum. Dilime asıyorlar kilidi. Konuşamaz oluyorum. Kızımın hırkası yere süzülürken taş kesiliyor. O da.

Kilitlendi. Düşerek, tek tek, ne varsa, yanımda getirdiğim. Sendeledim, tutamadım kenarından duvarı, ayağımın altından kaydı gitti, yer. Toprak. Çekildi kendi içine. Elbisemin eteğine bir tutunup süzülerek damla damla. Tutunduğum bank da devrildi benle. Motorla yeri kazan köstebek makinesinin sesi sardı etrafımı. Kulaklarımı zonk zonk. Yankısı yankıya bağlanarak. Durmadan. Üstümde ne var ne yok soyarak. Aklımı olduğu gibi yere… Nicedir giymediği gelinlik topukluları ayağına geçirmiş de koştururken eğri büğrü kaldırımdan küçücük bir taşa takılmış gibi tekerlenerek. Tökezlerken diğerini de sürükleyerek. Nefesi bir iple bağlıymışçasına benim nefesime.  Soluksuz kalıyorum içine çekiyor beni de havaya katarak.

Hiç gelinlik ayakkabım olmadı, zaten.  Topuklu. Güneş vurdukça yanan.

Kilitlendi. Soluğum. Sesim. Ellerim. Kocaman aynalı camlarda tek bir iz bırakmayan maharetli küçük bir kuş ellerim. Geriye iki taş parçası kaldı. El niyetine. Biri çenesinin altında derin derin düşünen. Diğeri ötekine tutunup kendini tamamen dizlerime bırakmış. Ellerimin arkasından gövdem. Yavaş yavaş kök saldı ayaklarıma. Sonra ayaklarım taş kesildi. Kıpırdamayan koca bir kaya parçasına. Kesti. Sesim susa susa bağıran sesim. Taş heykelin içine karıştı. İçi küçücük kiremit rengi taşlarla dolu yer yer kurumuş çamurun içinde bir sessiz çığlık oldu. Bulamadı kendini yüreğine saplandı.

Çamura bulanırdı ayaklarım. Toprak kendine çeker. Islak ağzına alırdı ayaklarımı. Isırmasın diye var gücümle çeker sakız gibi uzatırdım toprağın ağzından damlayan yapışkan balçığı. Zorlukla ilerlerdim. Aldırmazdım. Eve kadar boğuşurdum yolla. Eve varıncaya.

Kilitlendi. Elim, kolum, ayağım, başım, sesim, sözüm. Var gücüyle düşünen taş bir heykele dönüştü. Karşımda daha önce hiç görmediğim tanımadığım biri. Kocaman elleri vardı, çamların altında. Düşünüyordu. Kankırmızı başhekimlik yazılı kocaman tabelanın karşısında. Erkekti, gücü kuvveti yerindeydi. Taş kesilmişti. Niye olduğunu anlayamadım. Erkekti. Gücü yeterdi herkese. Ellerini kaldırsa. Kaplardı bu meydanı. Ayağa kalkıp bir bağırsa. Sesi vururdu bulutlara. Kalkmadı. Gelene geçene bakmadan kendine çekilmişti. Ne derdi vardı acaba. Bakmadı bile suratıma. Kök saldım toprağa bu heybetli adamın karşısına onun gibi gelene geçene aldırmadan sadece kendi kendime. Taş kesildim ben de onun gibi. Kıpırdamak ne mümkün. Derin derin içine çekildim bahçenin.

Hiç susmuyor toprak. Durmuyor çenesi. Yutuyor aklımdakileri. Tek tek dökülüyor aklım yere. Eskilere. Tutamıyorum.

Ağaçların çoktandır terk edip gittiği orman yüksek binalarla çevrili. Üstlerine giydikleri aynayı yüzüne yüzüne tutuyorlar. Yüzüme. Küçücük kalıyorsun. Minnacık. Hiç yokmuşsun gibi. Pırıl pırıl olmazsa olmaz camlar. Hohlayıp parlatmak gerek. Tek iz tek bulut olmasın üstünde. Diksin anca suratını suratına. Gözgöze geliyorum. Kendimle. Ayaklarımın dermanı kalmamış olmalı. Yönümü bilmeden gidiyorum bunların arasında. Kalabalığın içine doluştuğu binaların hepsi birbirine benziyor. Küçükken yolumu ağaçlardan bulurdum.

Bahçede iki heykel. Biri ben. Öteki. O adam. Heybetli. Her geldiğimde görüyordum ya onu. Epeydir buradaymış. Öyle diyorlar yoldan gelip geçenler. İçinden çıkamadığımı fark ediyor birisi. Bu taş kadının. Bu meydanın. Bu hastanenin. Ne işim var benim burada?

İşim. Tonla. Bitmiyor hiç. Olsun unutuyorum arasında. Canımı sıkan her şeyi. Hepsini. Yutuyor beni. Ev. Dert mi? Dalıyorum düşüncelere. Kocam iyiymiş. Ben mutluymuşum. Yüzüm gülüyormuş. Kızımızın kat kat elbiseleri varmış. Filmlerdeki gibiymiş evin içi.

Kuşlar konuyor üstüme. Güvercinler. Bir soluklanmak isteyen. Çantamdan dökülen bisküvileri tırtıklayan serçeler. Hızlı hızlı. Yaklaşıyorlar bana. Konup kalkıyorlar elime. Dizime. Yüzüme. Cik cik cik konuşuyorlar onlar da. Dillerini bilmiyorum. Omzumdan tanıyorum. Kanatlarını çırpıyorlar üstümde. Bir yere bir yukarı.

Beğenmezdi beni. Hiç. Bir gıdım olsun. Diken gibi batarım. Söker atar. Ben büyüdükçe, yeşil yeşil filiz verdikçe. Koparır. Derin bir soluk alırım. Devam. İşleri bitirmem lazım. Yığınla tabak, çanak. Yığınla soğan kesilecek. Bir dolu don, gömlek dümdüz edilecek. Dümdüzgün. Ütülü.  

Birtekrüzgar. O okşuyor başımı sade. Birbirlerini dürtüp. Dürtüp gösteriyorlar. Bir adama bir bana çeviriyorlar. Koca koca açmışlar. Gözlerini. Geçenler.

Kocaman elleri var adamın. Çocuk mezarı gibi. Niye böyle demişler ki. Elleri kazıyor mu yani? Kocaman binalara saklanırım ben de bulamaz beni. Tırmanırım en üstüne. Gökyüzüne koyarım ellerimi. Karışırım bulutlara en fazla.

Kızım ağlıyor çökmüş ikimizin arasına. Adamla benim. O da dalmış gitmiş bulutlara. Kocaman elleri korumamış onu. Ben ne yapayım. Ellerim küçük. Kuş gibi. Ürkek.

Kızım çekiştiriyor taşa dönmüş eteğimi. Eteğim kıpırdamıyor benim gibi. Ses yükseldikçe bir birine karışıyor. Benim taştan aklımın köşesinden girmiyor hiçbiri lafların.

Bulutlar konuşuyor şimdi benle. Sakinleş. Otur biraz deyip geçiyorlar üstümden. Pencereyi açık bırakmıştım onlara. Gelsinler girsinler diye uzun boylu binaların içine. Biraz laflardık. İki tek. Dili hızla kapanmasaydı üstüme kilidin.

Düşünüyorum ben de elimi çeneme koymuş. Dizlerimde yüküm. Kıpırdamıyordum. Tek kelime bile. Döküp döküp içimde kalanları. Kafamı kurcalayan ne varsa. Aklımın en gizli köşesine sakladıklarımı. Düşünüyorum. Kızım ağlıyor. Düşünüyorum. Güneşle yanan ayakkabıları düşünüyorum. Yokuşları. İnişleri. Hohlaya hohlaya parlattığım pencere bulutlarını. Kocaman elleri. Saklanmayı. Etrafımdaki kalabalık büyüyor. Uğultu.

Karıncalar gibi. Öyle giriyorlar büyük binalara. Acele acele. Telaşlı. Saatli. Kurulmuş gibi. Dakikası dakikasına. Doluşuyorlar. Seyrediyorum. Bakıyorum. Bulutlar beni saklıyor aralarına. Bakmıyorlar yukarı, görmüyorlar beni. Ben yukardan en tepeden dikiyorum gözümü. Tek sıra halinde. Bozmadan düzeni. Giriyorlar, çıkıyorlar. Kuru yaprakları ezerek çıtırtıyla. Girip, çıkıp. Girip çıkıp. Giripçıkıp…

Gök mavi. Hava sıcak. Çamlar uzun. Ben düşünüyorum hep. Karışıyor hepsi birbirine. Kızım, bulutlar, koca eller. Üstüme inen. Düşünüyorum bunları. Derin bir nefes alarak. Doluyor taş ciğerlerime çam esintisi. Düşünüyorum yine de niye diye? Düşünüyorum. Düşünüyorum ama bulamıyorum.


6
aysebengi @aysebengi_1949

Teşekkür ederim. Sevmeniz ne hoş öykünün tadını tuzunu...

aysebengi @aysebengi_1949

Ne güzel bir yorum. Beğenmenize sevindim...

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli