Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Her Yerden Çok Uzakta, Düşünmediğin Şeyi Söylemek ve Görünmez Olmanın Yolları

Sadece 94 sayfa olan bu kitabın oldukça eski bir baskısını buldum ve sararmış sayfaların içinde birçok yerin altı çiziliydi. Ama kitabın kenarlarına hiç not alınmamıştı. Bu dikkatimi çekti çünkü ben de eskiden kitapların bazı yerlerinin altını çizerdim ama bazı yerlerde de kenarlara bir şeyler yazardım. Sonra dönüp onları okuyamazdım gerçi ama bu yine de bir tatmin duygusu veriyordu. Bu kitapta da bazen altı çizilmiş yerlerin bazen de sanki daha önce hiç okunmamış gibi tertemiz duran satırlardan alıntılar yaparken garip hissettim.


Elinde kalemle okumak verimli olsa da her yerde elinizin altında kalem olmayabiliyor. Özellikle de kitap okumak gibi bana göre kişisel bir eylemle meşgulken, insan her şeyden uzakta olmak istiyor. O her şeyin içine kalemler de girebiliyor bazen. O yüzden bence en güzeli kitapları okuduktan sonra üzerinden fazla bir zaman geçmeden bu tarz yazılar yazmak. Hem dilediğiniz gibi notları uzatabiliyorsunuz hem de bu tecrübeden başkaları da istifade edebiliyor. Burada açık açık söylüyorum bazen bu kitabı sırf kısa diye seçtim diye ama bu kitap için olay bundan ibaret değil. Kitabın başlığı da çekti beni kendine. Hiç içeriğine bile bakmadan, deneme mi öykü mü bilmeden aldım ve iki oturuşta bitirdim. İnsanda garip hisler uyandıran hüzünlü bir hikâyeydi bence.


Az önceki paragrafı okumanızı tavsiye ederim diyerek bitirecektim ama sonra sildim o cümleyi. Ben bu yazıları kimseye kitap öneri olsun diye yazmıyorum. Öyle okumanız gerekenler listesi gibi şeyler de hoşuma gitmiyor. Bence herkesin kendi keşfetmesi gereken bir yol bu. Daha geçen hafta Sineklerin Tanrısı hakkında yazmıştım ya hani, nasıl oluyor bilmiyorum ama o kitap bir şekilde beni buraya getirdi ve bakın bu kitapta yazarımız ne diyor:


“Küçük çocukların ne kadar acımasız olduklarına dair söylenenlere gelince, büyüklerin yanında onların zalimlikleri solda sıfır kalır. Küçük çocukların akıllısı da kafası çalışmayanı da aptaldır işte. Aptalca şeyler yaparlar. Akıllarından geçenleri pat diye söyleyiverirler. Düşünmedikleri bir şeyi söylemeyi öğrenmemişlerdir henüz. Bunu daha sonra, yetişkinliğe geçip yalnız olduklarını anladıkları zaman öğrenirler.”


Tek kelimeyle inanılmaz! Ayrıca düşünmediğin şeyi söylemeyi öğrenmek nasıl bir tabirdir böyle? Geçenlerde bir çocuğun sırtında İngilizce bir cümle görmüştüm ve tabii ki hemen okumuştum. Şuna benzer bir anlamı vardı: Düşündüğün her şeyin senin fikrin olduğunu sanma. Bilmiyorum belki özel tasarımdır ama bir an için bu cümlenin yüzlerce tişörte basılıp satıldığını düşündüm. Ben ne giysem hep dikkat ederim üzerinde bir şey yazıyor mu diye. Bilmediğim bir dildeyse de anlamını öğrenmeye çalışırım mutlaka. Böyle garip bir huyum var sanki o yazıdan sorumluymuşum gibi hissederim. Acaba bu tişörtü alanlar okumuş mudur bu yazıyı, etkilenmiş midir benim gibi hiç bilmiyorum. Galiba ben biraz fazla yalnızım bu aralar.


“Sanırım, gerçekten yalnız olduğunuzu fark ettiğinizde çoğu zaman yaptığınız şey paniğe kapılmaktır. Bundan kurtulmak için apar topar kaçar, gruplara -kulüplere, derneklere, takımlara, kalıplara- sığınırsınız. Birdenbire tıpatıp ötekiler gibi giyinmeye başlarsınız. Aslında görünmez olmanın bir yoludur bu.”


Belki tahmin etmişsinizdir ya da şimdi çok şaşıracaksınız bilmiyorum ama bu cümlelerin sahibi kitabımızın kahramanı Owen adında bir lise öğrencisi. Bir gün Natalie isimli bir kıza âşık oluyor ve ondan sonra başına gelmeyen kalmıyor. Çünkü Natalie onu arkadaşı olarak görüyor ve onun Owen’a söylediği şu cümle, benim de eğitim hayatımı özetliyor olabilir:


“Kolay derslerden nefret ediyorum, iyi hocaların derslerine çalışmaya da zamanım olmuyor.”


Arada böyle sizi gülümseten şeyler çıksa bile kitabın kalan büyük bir kısmı büyük bir depresyon sürecinden bahsediyor. Bu konularda hassas olanların belki de okumaması gereken bir kitaptır bu, bilmiyorum. Çünkü okuduğunuz bazı cümleleri unutmanız mümkün olmayabilir. Ama benim böyle bir korkum olmadı çünkü insanın her koşulda kendini toparlayabildiğini gözlerimle gördüm. En kötü ihtimalle hiç yaşanmamış gibi yapıyoruz ya hani, işte onu bazen bilinçsizce bile yapabiliyormuşuz bu kitapta bir de onu öğrendim. Özellikle Owen’ın “Ama ondan sonraki hiçbir şeyi, ertesi salıya dek hiçbir şeyi anımsamıyorum.” deyip yaşadığı kaza sonrasını anlattığı şu bölüm bunun bir açıklaması olmuş:


“Buna spesifik hafıza kaybı deniyormuş. Kazalardan, ciddi yaralanmalardan, doğumlardan vs. sonra çok sık rastlanan bir olaymış.”


Benim bu kitapta hoşuma giden şeylerden biri de Owen’ın hayali ülkesi, Thorn. Ne demek istediğimi Peyami Safa’nın Yalnızız kitabını okuyanlar daha iyi anlayacaktır. Simeranya kadar olmasa da yazarımız da biraz bahsediyor o ülkeden. Sürekli rüzgâr deyince benim aklıma Çanakkale gibi bir yer geldi okurken.


“Thorn ülkesinde geceler daima soğuktur. Dağ eteklerinde sis yoktur ama sürekli rüzgâr eser. Ne var ki artık benim için Thorn ülkesi geride kalmıştı. Oraya dönemezdim.”


İnsanın çok sevdiği, kendini iyi hissettiği yerlerin olması çok önemli şu hayatta. Hep o konforlu alanlardan çıkmamızı söylerler ama bazen de tek ihtiyacımız oraya dönmektir. Bir daha oraya dönemeyecek olmak ne demek bunu da siz düşünün ya da hiç canınızı sıkmayın boşuna. Bu yazıyı ne umarak okumaya başladınız bilmiyorum ve beklentinizi karşıladım mı hiçbir fikrim yok ama yazarın şu sözlerine zaman zaman ben de katılıyorum:


“Daima unuttuğumuz şey de bu işte; ne umduğumuzu bildiğimizi sanırız ama aslında bilemeyiz; beklediğimiz şey gerçekleşmeyecek şeydir, beklemediğimiz şey ise gerçek oluverir.”


Saksı Olmanın Faydaları diye değişik isimli bir film vardı yıllar önce seyrettiğim. Şimdi baktım da “The Perks of Being a Wallflower” isimli bir kitaptan uyarlanmış. O kitabı okumamıştım ama filmi beğenenler bu kitabı da beğenir sanıyorum. Bana göre bu kitaptan daha güzel bir film çıkabilir. Sırf şu cümleyi nasıl söyleyeceğini görmek için bile seyrederdim o filmi:


“Daha yıllarca yaşamam gerekiyor, bunu nasıl becereceğimi bilmiyorum.”


Böyle bir cümle üzerine ne söylenebilir ki? Yaşamak için insana ne gerekir? Ya da Tolstoy’un deyimiyle “İnsan Neyle Yaşar?” O kitabı da çok severim ve bence cevapları da barındırıyor o eser. Peki bu kitapta aşk gibi büyülü bir şeyin karşılıksız olunca ne kadar yıkıcı olduğu mu anlatılıyor sadece? Umarım böyle düşünenler yoktur aramızda. Varsa eğer korkarım daha yıllarca yaşamanız gerekir.

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli