Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Godot’yu Beklerken, Sıfır Toplamlı Oyun ve Yeni bir podcast: Ne Yazarlar

Samuel Beckett’in yazdığı bu kitap ilk gösterimi 1953 yılında Paris’te sahnelenmiş ünlü bir oyunmuş aynı zamanda. Hâlâ bir yerlerde sahneleniyor yani büyük bekleyiş devam ediyor diyebilirim.


Böyle çok bilinen ama benim bulup okuyana kadar ısrarla hakkında bir şey öğrenmemek için kaçındığım kitaplardan biriydi Godot’yu Beklerken. Neden okumak için bu kadar bekledim bilmiyorum diyecektim ama en önemli nedeni biliyorum aslında. Çünkü böyle çok fazla kitap var. İlk aklıma gelen son bitirdiğim kitap olan Sineklerin Tanrısı mesela. Neyse ki onu da okudum sonunda ama bu kitabı okurken arada elimden düşecekti neredeyse. O derece uykum gelmişti ama hiç ödünç bile almadan kütüphanede bitirmeyi başardım ve bitirince bir süre ben şimdi ne okudum diye kendimi sorguladım.


O günü çok iyi hatırlıyorum. Murakami’nin Uyku’sunu iade etmeye gitmiştim sabahtan. Üstelik gece kendi uykumu alamamıştım ama tabii bana iade edilmiyor hiçbir şey. Neyse ki yol sayesinde uykum açılmıştı. Yeni alacağım kitabı da belirlememiştim önceden. Bir yandan da işten telefon bekliyorum. Öğlene kadar her an arayabilir diye diken üstündeyim. Çünkü dün beni yarın çağıracağını söylemişti eski müdürüm. Ben de tabii söz ağızdan çıkınca bir bağlayıcılığı var zannettiğim için o zamanlar, inanmıştım hemen. O arayana kadar kısa bir kitap bulup bitireyim diye planlamıştım. İşte bu ruh haliyle ilk dikkatimi çeken Godot’yu Beklerken oldu.


Hemen açtım ve oyun şeklinde yazıldığını görünce başta biraz gözümü korkuttu ama almışken bırakmak da gelmedi içimden. Oyun şeklinde derken senaryo türünde demek daha doğru olur sanırım. Nasıl yani diyenler birazdan fark edecekler. Alıntılarda isimleri yazıp yazmamak konusunda emin olamadım ama en iyisi yazmak sanırım. Okurken bir yerden sonra görmüyorsunuz o isimleri. Yani bana öyle oluyor bu tarz kitapları okurken. Umarım yalnız değilimdir. Zaten isimlerden çok konuşulanlar önemlidir her zaman.


“ESTRAGON: Adı Godot mu? VLADIMIR: Sanırım. ESTRAGON: Şuna bak! (Havucun kalanını yapraklarının ucundan tutarak gözlerinin hizasına kadar kaldırır.) Tuhaf, yedikçe tadı berbatlaşıyor. VLADIMIR Benim içinse tam tersi geçerlidir. ESTRAGON: Yani? VLADIMIR: Ben bir şeyin tatsızlığına gittikçe daha çok alışırım. ESTRAGON: (uzun uzun düşündükten sonra). Şimdi bu dediğin tersi mi oluyor? VLADIMIR: Mizaç meselesi. ESTRAGON: Karakter. VLADIMIR: Elden bir şey gelmez. ESTRAGON: Çırpınsak da nafile. VLADIMIR: Neyse odur insan.”


Bu kadar basit mi sahiden? Neyse o mu insan? Karakter ve mizaç meselesi mi tamamen? Değişmez mi asla? O halde nasıl oluyor da bazı insanlar için tam tersi geçerli oluyor? Bazılarını tanıdıkça yeni yüzleriyle karşılaşıyorsunuz. Neyse ki ben de gittikçe daha çok alışıyorum bu duruma. Önceden olsa belki ağlayacağım şeylere artık gülüyorum. En büyük tesellim kimsenin gözyaşlarının müsebbibi olmamak.


“Dünyadaki gözyaşı miktarı sabittir. Ağlamaya başlayan biri için, bir yerlerde bir başkası keser ağlamayı. Aynı şey gülmek için de geçerlidir.”


Ekonomi teorilerinde sıfır toplamlı oyun denilen bir kavram vardır. Yazarın burada bahsettiğine benzer şekilde orada da bir katılımcının kârı bir başkasının zararını ifade eder ve hepsinin toplamı sıfırdır. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda ama ben yazara katılmıyorum. Bazı insanlar hiç ağlayamaz çünkü. Ya da gülmeyi unutanlar vardır tıpkı göz pınarları kuruyanların olduğu gibi. Dünyada bu bakımdan bir denge olduğunu düşünmüyorum.


Bu arada Estragon’la Vladimir bana bazen aynı kişiymiş gibi gelmişti. Şu diyalog mesela sanki bir monolog gibi değil mi? Hangimiz kendimizi böyle kandırmıyoruz? Her zaman için bildiğimizi zannediyor, aksini düşünmek bile istemiyoruz.


“ESTRAGON: İnsan biliyorsa eğer. VLADIMIR: Sabretmekten yılmaz. ESTRAGON: Ne beklemek gerektiğini biliyorsa. VLADIMIR: Endişeye mahal yoktur. ESTRAGON: Sadece bekler. VLADIMIR: Artık alıştığımız gibi.”


Sanırım buradan sonra artık kitabın akışına kapılmıştım. Hele bir şapka bölümü vardı ki genellikle o tarz yerleri tekrar tekrar okurum ama bunu yapmama hiç gerek kalmadı. Orayı da özellikle paylaşmıyorum çünkü durumun absürtlüğü hoşuma gitse de burada sizin kafanızı karıştırmak istemiyorum. Hem o satırları doğru biçimde yazmak da şu an çok zor olacaktır benim için.


Kitap böyle bazen sıkıcı, bazen absürt ilerliyor. Temelde baktığımızda iki kişinin birini beklediğine şahit oluyoruz ama nedenini niçinini hiç bilmiyoruz. İşin ilginç yanı onlar da bizden çok farklı değil. Trajik olansa benim de aynı şekilde neyi niçin beklediğimi bilmediğimi fark etmemdi.


Zamanın ilerlemesine, saatlerin geçmesine rağmen hiç bir hareket olmayınca ben de acaba mesaj falan mı attı ya da çekmiyor diye kontrol etme ihtiyacı hissediyorum telefonu. Pek sevmediğim bir şey olsa da masanın üzerine koyuyorum bir süre. Zaten koca kütüphanede tek başımayım neredeyse. Bunun da verdiği cesaretle önceden gözüme kestirdiğim oturma grubuna geçiyorum ve telefonu sehpaya bırakıyorum. İşte oraya geçtikten sonra ne kadar uykum olduğunu daha iyi anlıyorum. Kitabı düşürecek gibi olduğum anlar hep orada oluyor. Konfor arttıkça okumak da güçleşiyor sanki.


“VLADIMIR: Sen yine de öyle de, doğru olmasa bile. ESTRAGON: Ne diyeyim? VLADIMIR Mutluyum de. ESTRAGON: Mutluyum. VLADIMIR: Ben de. ESTRAGON: Ben de. VLADIMIR: İkimiz de mutluyuz. ESTRAGON: İkimiz de mutluyuz. (Sessizlik.) Madem ki mutluyuz, şimdi ne yapıyoruz? VLADIMIR: Godot’yu bekliyoruz. (Estragon ıstırapla inler. Sessizlik.) Dün böyle değildi burası. ESTRAGON: Peki ya gelmezse? VLADIMIR: (bir anlık şaşkınlıktan sonra). Bunu o zaman düşünürüz.”


Bu satırlardan sonra bana da dank ediyor sanki. Ya aramazsa diye geçiyor içimden. Ama o zaman neden arayacağını söyledi ki diyorum kendi kendime. Hatta arayacağım da demediğini, doğrudan çağıracağım dediğini anımsıyorum. Belki de bir aksilik olmuştur diye daha fazla düşünmeye değmeyeceğine karar verip okumaya devam ediyorum.


Kitabın sonlarına doğru sanki bu zamana kadar okuduklarımızdan hiçbir şey anlamamışız gibi hissedenler adına sorulan “Ne zamandan beri?” sorusuna sinirlenen Pozzo’nun şu cevabı sanki yazarın okura olan seslenişi gibi geliyor bana:


“POZZO: (birden öfkelenir). Şu uğursuz zaman hikâyelerinizle bana yeteri kadar işkence yapmadınız mı? Anlamsız bir şey bu! Ne zaman! Ne zaman! Günün birinde! Yetmez mi işte! Başka günlerden farksız bir gün dilsiz oldu, günün birinde de ben kör oldum. Günün birinde sağır olacağız. Günün birinde doğduk, günün birinde öleceğiz. Aynı gün, aynı an, size yetmiyor mu bu kadarını bilmek? (Daha sakin.) Bir ayağımız mezarda dünyaya getirirler bizi, güneş bir an parıldar, sonra yeniden gecedir.”


Lost’un o meşhur finalinde de Jack’in babası yapıyordu bunu. Kitabın özeti bu cümlelerde saklı aslında. Kahraman olmak istemeyip de sonunu düşünenler varsa, Pozzo kim ya da daha da önemlisi Godot kim, geldi mi, gelecek mi merak edenler için kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. Tabii ki ben bitirdim kitabı ve masaya bırakıp Sineklerin Tanrısı’nı alıp çıktım kütüphaneden. Neden bu kitabı rafa geri koymadığımı da merak edenler varsa, “Aldığınız kitapları masaya bırakın” diye koca puntolarla yazmışlardı her yere. Saçma gibi görünse de onlar da kendilerince haklı olmalı çünkü iş bilmez insanlar yanlış raflara koyabilir kitapları. Halbuki ben aynı aldığım rafa ve sıraya yerleştirmeye dikkat edecektim ama onlar yüzünden çalışanların iş yükünü arttırdım.


Neyse sonunda çıktım kütüphaneden. Aranacağıma umudum da kalmamıştı. Hayat bu ya dışarıya adım attığım gibi telefonum çaldı. Ancak arayan eski müdürüm değil, eski iş arkadaşımdı. Bundan sonrası yepyeni bir hikâye, kısaca sıfır toplamlı bir oyun diyebilirim. En azından kitaptaki karakterler kadar kötü hissetmedim kendimi.


Bu yazı için de biz şimdi ne okuduk diye isyan edenler olabilir ama bu vesileyle oluşan negatif havayı biraz dağıtmak istiyorum. Dile kolay biz aylardır bugünü bekliyorduk. Sonunda bu ay itibariyle Ne Yazarlar adı altında daha önce birkaç kez bahsettiğim podcast maceramıza başlamış bulunuyoruz. İlk hikâyemiz sizlere tanıdık gelecektir belki ama haftaya Cuma günü daha önce hiç duymadığınız özgün hikâyelerle karşınızda olacağız. Ben diğer bölümleri önceden bildiğim için kesinlikle kaçırmamanız gerektiğini söyleyebilirim.

4

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli