Denemeler, Hiçbir Şey Hatırlamamak, Özlü Sözler ve Bir Yerde Duydum
Okurken bana çok garip gelmişti. Tıpkı bize bir konu verilip bunun hakkında kompozisyon yazmamızı istemeleri gibi, bir yazar da kalkmış ve aklına gelen hemen her konuda düşüncelerini yazmıştı. Demek ki böyle bir kitap da yazılabiliyordu. Bu muhteşem bir özgürlüktü ve belki de ilk o günlerde bir kitap yazabileceğimi fark etmiştim. Denemeleri yeniden okuyup hakkında bir deneme yazdığım şu an ise herkesin mutlaka denemeler yazması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hepimizin hayattan çıkardığı bambaşka dersler var. Keşke imkan olsa da bunlardan herkes istifade edebilse, değil mi? İşte bunun akla gelen en basit yöntemi bu bence.
Bunu salt bildiklerini yazmak olarak görmemek lazım. Çünkü öyle düşününce insan hiçbir şey bilmediği yanılgısına düşer sık sık. Bu saatlerce çalıştığın bir sınava girmeden önce yaşadığımız hiçbir şey hatırlamıyorum hissini hatırlatıyor bana. Bunu ben de yaşardım eskiden ve hemen hemen herkesten de duymuşumdur. Evrensel bir duygu diye düşünüyorum. Yazarımız da kitabın hemen başlarında bundan şu şekilde bahsetmiş:
“Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.”
Deneme yazmak bundan dolayı çok kıymetli ve ben oldum olası deneme okumayı çok seviyorum. Bu tarz platformlardaki yazılar da bana deneme gibi geliyor ve düzenli aralıklarla hemen hemen her konudan birçok yazıyı okumaya çalışıyorum. Hayatımda sosyal medya ve televizyon olmamasına rağmen gündemden birçok şeyi bu sayede yakalıyorum ve sadece ilgimi çeken şeylere vakit ayırıyor, onlardan notlar çıkartıyorum. Bu kitabı okurken acaba neden bunları yapıyorum diye düşündüm. Sonra cevabı ilerleyen sayfalarda buldum:
“Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar.”
Bu tarz kitaplarda içindekileri yazıyorum bazen ama Denemeler için bunu yapamayacağım. Çünkü o kadar çok konu var ki içinde, kitapta bile üç sayfa tutuyor. Ben bu bölümleri hep birbirinden bağımsız düşünüp okumuştum önceden. Ama şimdi bir arkadaşım farklı bir bakış açısı kazandırdı bana. Okurken Montaigne’in günlüğünü okuyormuş gibi hissettiğini söylemişti. Öyle düşünürsek aslında bir roman gibi de yaklaşabiliriz çünkü Montaigne de bütün roman karakterleri gibi büyük bir korkuya sahip aslında ve onunla başa çıkmak için çabalıyor.
“Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.”
Bence hiç söylememe bile gerek yok ama belirtmeden edemeyeceğim. Çünkü öyle şeyler okudum ki bu kitapta burada bütün bunları savunuyormuş gibi görünmek istemiyorum. Peşin peşin yazarın birçok görüşüne katılmadığımı söyleyeyim. Ama tabii ki burada eskisi gibi hep beğendiğim şeyleri paylaşacağım.
Benim gibi özlü sözleri seven okurlar için kitap başlı başına bir hazine niteliğinde. Belki birçoğunu daha önce farklı yerlerde okumuşsunuzdur ama elinizin altında bunların hepsine birden ulaşmak ve üzerine yazarın görüşlerini okumak, insana hayata dair yeni pencereler açıyor.
“Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.”
Yazarın kendi düşüncelerinin yanında yorumladığı filozofların cümlelerinden de alıntılarım olacak. Kitapta bu ifadeler orijinal dilinde de yazılmış. Çoğu Latince sanırım ama dili bilmeyince hangi dil olduğunu da bilemiyor insan.
“Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.” Seneca
Bu söz mesela onlardan biri ve bana iyi kavramını sorgulattı. Her şeyi imkanlar dahilinde ve döneminin şartlarına göre değerlendirmek gerekiyor bence. Tarih için derler ya bunu hani, aslında insanlar için de geçerli bu durum.
Böyle üzerine konuştuğu sözlerin yanında, yazar aralarda şu şöyle demiş, bunun başından böyle bir olay geçmiş diyerek tarihi karakterlerden örnekler veriyor sık sık.
“Chilon dermiş ki: ‘Onu (dostunuzu), bir gün kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş gibi nefret edin.’”
İnsan birini bir gün nefret edecekmiş gibi sevebilir mi diye düşünmüştüm bunu okurken ama tabii insan da çeşit çeşit. Kimisi sevebilir hatta belki de bu taktiği uygulayanlar bile vardır. Bana pek olacak bir şey gibi gelmiyor. Bu nasıl bir dostluk diyesim geliyor ama belki de dost diye bir şey yoktur:
“Bunlar için, Aristoteles’in sık sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: ‘Ey dostlarım, dünyada dost yoktur…’”
Bir yandan bunlar hep böyle beylik laflar gibi geliyor. Yapılması imkansız ya da çok zor şeylermiş gibi. Bir de bunları zaten biliyoruz diye düşünebilirsiniz okurken. Peki nasıl uygulayacağız? Önemli olan o gerçekten. Yoksa doğrulara ulaşmak mesele değil. Zor olan onları gerçekleştirebilmek. Sanırım şu söze katılmayan yoktur aramızda:
“Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.”
Peki ölümü beklemek ne demek? Ölüme hazır olmak mı? Her an ölecekmiş gibi yaşamak mı? Orası biraz kişisel algıya kalıyor, herkes ne anlarsa o oluyor belki de. Kimilerine karamsar gelebilir bunları düşünmek bile. Kimilerini ağlatacakken bazıları da güldürebilebilir. Hatta aynı kişi bile farklı zamanlarda okuyunca farklı ruh hallerine girebilir.
“Ressamlardan öğreniyoruz ki ağlarken ve gülerken yüzümüzde beliren çizgiler ve hareketler aynıymış. Gerçekten, resim henüz bitmeden bakacak olursanız çehre ağlayacak mı, gülecek mi bilemezsiniz. Daha garibi var: Gülme son haddine varınca gözyaşlarıyla karışır.”
Bu bilginin doğruluğu hakkında tereddütlerim var ama anlatılan daha çok felsefi bir bakış açısı olduğu için yazayım dedim. Çincede fırsat ve felaket kelimelerinin yazılışlarının birbirine çok benzediği, hatta aralarında sadece küçük bir çizgi gibi bir fark olduğunu okumuştum mesela birçok yerde ama bunun yanlış bir bilgi olduğunu öğrenmiştim zamanında yine burada bir yazı yazarken. Ama buna çok takılmamıştım çünkü orada anlatılmak istenen o değil. Yine de yanlış bilgi olduğu için yaymamak daha doğru gibi geliyor bana. Hayatta en sakıncalı şeylerden biri de yanlış bir bilgi edinmektir ve bu yanlışlığı ne kadar geç öğrenirseniz düzeltmeniz de o kadar zor olur. Bu açıdan yanlış bilgi nefrete benziyor sanki.
“Çünkü nefret ettiğimiz şey yüreğimizde yeri olan bir şeydir.”
Bütün bu gerçeklerin yanında bir de acı gerçekler var. İnsan hak verdiğine üzülüyor okurken. Ama öyle maalesef. Yapmamız gereken bu tarz şeylerden şikayet etmek yerine bu gerçekleri olabildiğince erken öğrenmek olabilir mi acaba?
“Günlük hayatımızda ve insanlarla olan alışverişlerimizde fazla parlak ve keskin bir zekâ göstermek de doğru değildir. Derin bir anlayış bizi fazla inceliğe ve fazla meraka götürür. Zekâmızı olaylara ve dünya işlerine daha elverişli bir hale getirebilmek için biraz ağırlaştırmak, körleştirmek, onu bu karanlık ve bayağı hayata uydurmak için karartmak ve bulandırmak lazımdır. Nitekim gevşek ve alelade zekâlar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir fikir inceliği, kabına sığmıyan bir zekâ çevikliği, işlerimize engel olur.”
Daha geçen Fareler ve İnsanlar’ı okudum yeniden ve yazarın burada anlatmak istediği şeyin ne kadar doğru olduğunu gördüm. En iyi işçiler o işi nasıl yaptığını anlatamıyor gerçekten. Bunun zekayla çok ilgisi yok ama onu demek istemiyorum. Bunu dünyaca ünlü sporcular da yaşar mesela. Alanında çok iyidir ama bunu nasıl yaptığını ifade edemez. Hatta belki de bilmez. Ayrıca sürekli olarak bir şeyleri nasıl başardığını uzun uzun anlatan insanlar bana nedense pek inandırıcı gelmemiştir hiçbir zaman. Demek ki yazar gibi düşünüyorum bu konuda.
“Her işin bütün şartlarını ve sonuçlarım arayıp hesaplayan adam karar vermekte güçlük çeker; orta bir kafa da işleri görür, büyük küçük bütün teşebbüslere yeter. Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez.”
Bir arkadaşım bana zamanında şu anlama gelen bir şey söylemişti: Para kazanmak için sağlığımızı feda ediyoruz ama sonra o parayı sağlığımızı geri almak için harcıyoruz. Sonradan buna benzer bir sözü başka bir yerde okumuştum. Bilmiyorum belki de ünlü birinin sözüdür ama ben ilk o arkadaşımdan duyduğum için hep bu şekilde söyledim bu sözü. Artık benim özlü sözlere olan zaafımı da biliyorsunuz. Böyle güzel cümleleri unutmamak için yeri geldikçe kullanıyorum. Ama bazen biri de çıkıp diyor ki o aslında şunun sözü ya da orijinali şöyle gibi. Sanki ben yalan söylüyormuşum gibi ya da uyduruyormuşum gibi oluyor o an. Ama bu durumda ben ne yapabilirim ki? Sonuçta ben ilk arkadaşımdan duymuşum. Bir sözü ilk kim söylemiş bazen internetten bile bulamıyorsunuz zaten. Hem benim böyle bir zamanım da yok her şeyi araştırayım. Ancak kaynak önemlidir tabii ki, onu es geçelim demiyorum. Yine konu nereden nereye geldi, yazarın hastalıklarla ilgili görüşleri çok ilginç diyecektim aslında.
“Yaşamak kölelik olur, ölme özgürlüğümüz olmazsa. Hastalıkların iyileştirilmesi çok kez yaşamayı kısıtlamakla olmuyor mu zaten? Etimizi yarıyorlar, dağlıyorlar, elimizi ayağımızı kesiyorlar, yemekten kesip kanımızı alıyorlar.”
Unutmadan Denemeler’in 16. yüzyılda yazıldığını belirteyim. Yani yazarı eleştirmeden önce bunu göz önüne almak gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca son alıntımın ne olduğunu unutmuştum. Burada yazarken önce tek bir alıntıyı okuyup sonra hemen yazmaya başlıyorum. Diğerine gelene kadar onu okumuyorum genelde. Neden böyle yaptığımı bütün nedenleriyle anlatmaya kalksam işin içinden çıkamam. İronik bir şekilde yazarı haklı çıkarmış oluyorum galiba.
“Budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik kazanıyor. ‘Bir yerde duydum’ derseniz olmaz. ‘Bir yerde okudum’ diyeceksiniz. Ben insanların sözleriyle yazılarını ayırt etmediğim için konuşurken yapılan yanlışların yazarken de yapıldığını bildiğim, zamanımıza eski zaman kadar değer verdiğim için bir dostun dediklerine büyük bilginlerin sözleri kadar değer veriyorum; kitaplar kadar kendi gördüklerimden de faydalanıyorum.”
Bir arkadaşımdan duydum deyince buna inanmayanlar ve sorgulama ihtiyacı hissedenleri ben yavaş yavaş bu tarz şeylerden bahsetmemeye başladım. Hem artık söylemek yerine düzenli olarak yazdığım için bu şekilde geri dönüşler almıyorum. Okuyan okuyor ve burada beni sorgulamak yerine belki de bir yerlerde “bir yerde okudum” diyerek anlatıyor. Açıkçası bundan hiç rahatsızlık duymam hatta mutlu bile olabilirim anlatılan şeye bağlı olarak.
Bir kere de şey geldi başıma ondan bahsedeyim kısaca. Yine bir arkadaşım Barış Özcan’ın eski bir videosunda anlattığı şeyleri üzerine pek bir şey katmadan kendi düşünceleri gibi anlatıyordu. Ben onu biraz geriden takip ettiğim için çok iyi hatırlamıştım. Ama anlattığı kişi muhtemelen ilk defa duyduğu için ağzı açık dinliyordu. Başta garip gelmişti bana bu manzara. Sanki ortada bir yanlışlık vardı. Sonra düşündüm, arkadaşıma hak vermeye çalıştım. Belki de unutmuştu bunu nereden duyduğunu. Ya da ben duymamıştım ve sohbetin başında bir yerde duydum falan gibi bir şey demişti. Belki de kendi düşünceleri de aynıydı ya da ortamlarda satılacak bilgi olarak kaydetmişti kafasına. Böyle bir podcast bile var ya zaten. İnsanlar ortamlarda bilgi satmayı sever. Ben de bir arkadaşımdan duydum deyince benzer bir şeyi yapmıyor muyum? Arkadaşımın adını söylemiyorum sonuçta. Ama söylesem kimse tanımayacaktı ki. Üniversiteden bir arkadaşım sen tanımazsın, ben bile görüşemiyorum artık diye eklemem mi gerekiyor her seferinde?
Geçenlerde Memleket Hikâyeleri hakkında aldığım notlara bakmam icap etti bir yerde ve hızlıca Google’dan bulayım dedim. Bir de ne göreyim, daha önce hiç üye olmadığım LinkedIn platformunda bir hesap o yazımı paylaşmış. Orada yazmış mesela benim adımı falan, çok hoşuma gitti görünce. Kendimi yazar gibi hissettiğim nadir anlardan biriydi. Buradan da teşekkür edeyim kendilerine: Tomorrow sayfası ya da şirketi mi demeliyim bilmiyorum. Üye olmayınca fazla da bakamadım ama güzel içerikler paylaşmışlar hep. Platformu kullansam takip ederdim kesin.
Bu arada bilenler bilir, ben sıkı bir podcast takipçisiyim aynı zamanda. Yollarda kendi kendime gülerken falan görürseniz beni şaşırmayın yani. Kulaklık vardır kulağımda ve komik bir şeyler dinliyorumdur. Belki bir hafta takip ettiğim kanalları paylaşabilirim. Bazen böyle haftaya şunu yazarım diye düşünüyorum ama konu hiç oraya gelmiyor. İşte deneme yazmak böyle bir şey! Darısı başınıza.
3
Henüz hiç yorum yapılmamış.
