Eşikte Duran İnsan, Sabır, Ömür Orucu ve Demlenme Süresi
Bu sıralar bölümler halinde yazılan kitaplara olan sempatim ayrı bir arttı diyebilirim. Daha önce gözümde hep büyüttüğüm roman yazma fikrini bile böyle bölümlere ayırınca sanki olabilirmiş gibi hissettiğim için artık dikkat ediyorum kitapların bölümlerine. Ama 152 sayfalık bu kitap sandığım gibi kısa hikâyelerden değil, düşündüren denemelerden oluşuyor.
Hayatımın belki de en yoğun Ramazan ayını yaşarken deneme okumayı da ne kadar özlediğimi hatırladım bu kitap sayesinde. İstediğin zaman okumayı bırakabilmek ya da birazdan ne olacak diye düşünmeden, bir yazarla sohbet ediyormuş gibi sayfaları çevirmek aynı zamanda insanın zihnini de rahatlatıyor sanki. Ayrıca Arkakapak Yazılarından sonra bu kitapta da oruçla ilgili bir bölümün olması artık bana kitap seçiminde ne kadar ustalaştığımın da bir kanıtı gibi geldi. Şaka bir yana iki yazarın da neredeyse bütün kitaplarının yarısını okudum ve kalan yarısını tamamen isimlerine ve hacimlerine bakarak seçmeye çalışıyorum. Fazla uzatmadan kitabın içindekiler bölümünü paylaşayım çünkü birbirinden uzun birçok alıntım olacak:
“Başlangıç Yerine: İyi at mı kalmadı, yoksa attan anlayan mı kalmadı?, Duvarlar Çok İşe Yarar, Din Açıklıyor mu, Yoksa Tebliğ mi Ediyor?, İslâm Kıskançtır, Edep ve Millet, Kendine Ait Tecrübe, Anahtar, Tasavvufî Yaşantı, Teslimiyete Ulaşan Özgürlük, Çile, Yeşil Örümcek, Akrep Ya da Ölmeden Önce Ölmek, Dua, Eylem, Özgürlük, Dua ve Rahmet, Kardeşlik, Sabır ve Eylem, Oruç Bir Yolculuktur, Sürur, Rüzgâr ve Tayfun: İtidal ve İstikrar Üzerine, Bir Anlık Fısıltı: Şeytan İşbaşında, Hicret: Açmazın Aşılması, Fetih, İp ve Yön, Sarkaç, Ben, Hayret ve Ölüm, Kirlilik, Tövbe ve Arınma, Değişim ve Hayâ Duygusu”
Başlıklar o kadar isabetli ki bunu kitabı bitirdikten sonra daha iyi anlıyorum. Genelde bu tarz kitaplarda yaptığım alıntıların hangi bölümden olduğunu pek hatırlayamam bilirsiniz. Ama bu kitapta hiç öyle bir durum olmadı. Her konu o kadar net bir şekilde, açıklayıcı, ufuk açıcı örneklerle o kadar güzel açıklanmış ki, hangi birinden bahsedeceğimi şaşırdım açıkçası.
“Oysa kadastro düzenlemeleri tam da sınırların belirlenmesi için yapılır. Fakat bu sınırlar bir kuş için, bir arı için ve bilhassa insanın düşünce ufku açısından ötesine geçmeye heveslendirici bir payın sahibi olurlar. Bu, kadastro sınırlarının ihlâlini değil, fakat bu sınırların arkasında başka dünyaların var bulunduğunu hissettirmelidir, yoksa çizilmiş olan sınırlar çizildikleri yerde durmaya devam ediyor. Fakat bütün bunları öne sürerken ahmaklara mahsus bir davranış ve düşünüş biçimini göz ardı etmememiz de gerekiyor: vaktiyle valinin birinin kuşu kaçınca kentin kapılarının kapanmasını emretmiş!”
Şu iki cümleyi özellikle işaretledim. İlki düşünce dünyamda bana yeni kapılar açtı. İkincisi de gülümsetti. Ona da ihtiyacım var bu dönemde. Bir de “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” sözünü çok kullanırdım ben. Daha önceden yapılmış bir şeyi en baştan uğraşıp yapmaya gerek yok diye derdim bunu gerçi ama artık bu kalıbı kullanmamaya karar verdim bu kitabı okuduktan sonra. Hem heves kırıcı da olabilir hem de bazen yeniden keşfetmek de gerekebilir diye düşünüyorum artık.
“Haklar gibi fikirler de ancak sahibi tarafından tasarruf edilebilir. Ezberlenmiş fikirler hafızları tarafından tasarruf edilemez, onların üzerinde değişiklik ve başka her türlü tasarruf ancak sahibi tarafından gerçekleştirilebilir. Kişi ancak nasıl malik olduğu haklar üzerinde bir tasarruf yetkisini haiz bulunuyorsa, gene ancak kendi öz malı olan fikir üzerinde tasarruf edebilir. Böylece herkesin Amerika’yı, kendi Amerikasını yeniden keşfetmesi gerektiğini ifade ediyoruz.
Ben kendi keşfettiğim Amerika’yı anlatıyorum, ama o Amerika’yı herkes bir kere de kendisi için keşfetsin diyorum. Çünkü ancak o takdirde o Amerika’yı tesahup edebileceğine inanıyorum. Ödünç alınmış (ariyet) nesneler üzerinde kişinin tasarruf hakkı nasıl sınırlı ise ve sınırlı kalmak zorundaysa, ödünç fikirlerle düşünen kimsenin de bu fikirler üzerindeki tasarruf kabiliyeti böylesine sınırlıdır, sınırlı kalır.”
Yalnız bu durumda ne oldu şimdi benim biraz kafam karıştı. Ben az önce kendi kararımı mı aldım yoksa yazarın fikirlerinden etkilenip ödünç bir fikirle mi düşündüm? Yoksa kendi Amerika’mı mı keşfettim? Bilmiyorum ama bence çok önemli değil çünkü ben zaten okuduklarımdan, dinlediklerimden sürekli olarak etkilendiğimin, değiştiğimin farkındayım. Zaten dış dünyadan izole olarak yaşamanın ne kadar zor olduğunu salgın döneminde hep beraber görmedik mi?
“İslâm, insanların birbirlerinden yalıtılmış olarak gerçekleştirecekleri marifetlere itibar etmez. Nitekim İmam-ı Rabbani’nin Hint fakirlerinin de riyazet yoluyla bazı marifetler gösterebileceğini, fakat bu marifetlerin onlardaki benlik duygusunu törpülemesi gerekirken tersine nefsaniyetlerini keskinleştirdiğini söylediği bilinmektedir. Aynı şekilde A. Geylânî’nin de: ‘Bir kimseyi uçarken görsen bile itibar etme, onun amellerine bak; amelleri şeriata uygun düşüyor mu!’ dediği bilinmektedir.”
Öte yanda da “dediğimi yap, yaptığımı yapma” gibi bir şey söyleyenler var. Onları hiç anlamamışımdır zaten çünkü bana kalırsa kimse onun dediğini yapmaz. Yıllar önce bir hocam “Özgürlük, oruç tutmaktır.” demişti mesela. Ben daha çocuğum o zamanlar. İstesem şu an yiyip içebilirim ama ben bunu kendi irademle yapmamayı tercih ediyorum, diye açıklamıştı. Bunu dedikten sonra teneffüste çıkıp sigara içseydi öğretmenler odasında, bana hiçbir tesiri bulunmazdı o söylediklerinin mesela. Bu arada evet, bizim zamanımızda öğretmenler odasında püfür püfür sigara içiliyordu. Umarım hâlâ öyle değildir çünkü bu bana kalırsa bir özgürlük değil.
“Özgürlüğü, yalnızca bir şeyi ifa etmekle mukayyet kılmayıp, onu aynı zamanda bir şeyi yapmaktan vazgeçme olarak da tanımlayabilmeliyiz.”
Kitapta benim en çok tekrar okuduğum bölüm, Sabır ve Eylem başlığı altındaydı. Utanmasam yoldan insanları çevirip bu sayfaları okutacaktım. O derece beğendim ve ufkumu açtı diyebilirim. Unutmamak için buraya da uzun uzun yazmaya çalışacağım. Sizin için de okuması belki zor olacak ama biraz sabır ve eylemle hep birlikte üstesinden gelebiliriz bence:
“Sabrı, ancak, o fiili ifa eden kişinin kendisi bilebilir. Çünkü zahiren bekliyor (başka bir söyleyişle sabrediyor) gibi görünen birinin, aslında hiç de öyle olmayabileceğini tasavvur edebiliriz. Aynı otomobil içinde yolculuk yapan üç kişi düşünelim. Üçünün menzili de aynı olsun. Bu üç kişinin zahirine bakıldığında üçünün de ‘sabırla’ yolculuklarının sonunu beklediğini zannedebiliriz. Halbuki bunlardan birincisinin, menzile bir an ulaşabilmek için içi içine sığmamaktadır. İkincisi miskin tabiatından dolayı umursamazlık içindedir. Üçüncüsü ise menzile ulaşılacağı vakti bildiğinden önceden bir mühlet vermiştir ve işin sonunu böyle bir bilinçle beklemektedir. Bu üç yolcunun durumu, yolda beklenmedik bir arıza karşısında daha bariz olarak ortaya çıkar. Birinci kişi, zaten içi içine sığmadığından, böyle bir arızayı isyanla karşılar: belki yersiz müdahaleleriyle işin büsbütün gecikmesine yol açar. İkinci yolcu, miskinliğinden dolayı, belki müdahale etmesi gereken yerde de kıpırdamadan kalır. Olumlu tavır, ancak üçüncü kişiden beklenebilir. Çünkü yalnızca o, bilinçli bir bekleyiş içindedir, çünkü ancak onun tarafından bu yolculuk için bilinçli bir mühlet tanınmıştır. Dolayısıyla durum söz konusu değildir. Kaldı ki, arızanın beklenenden uzun sürmesi halinde de, ancak böyle birinin yalnız fiilî değil, aynı zamanda hukuki müdahalesi de devreye girebilir. Ötekilerin tavrıysa durumun ya büsbütün karışmasına veya en azından devamına yol açmaktan başka bir işe yaramaz.”
Aynı gemide, aynı yolda, aynı koltukta bile olsanız niyetler başka olunca eylemin adı nasıl da değişiyor değil mi? Hani çok zor bir soru vardır, hayattaki amacın nedir, diye. Her şey nasıl dönüp dolaşıp oraya varıyor. Sabretmek için bile önce bir amaca ihtiyacımız var.
“Amaçsızca bir bekleyişe sabır adını vermiyoruz. Amaçtan yoksun bir bekleme ancak boş bir fiil olarak düşünülebilir.”
Yine bir kitapta okuduktan sonra duanın aslında eyleme geçmek olduğunu öğrenmiştim. Artık sabra olan bakış açım da tamamen değişti. Sürekli olarak her musibete karşı “sabredin” telkininde bulunmaya da hep karşı çıkmışımdır. Bunu da belirtirim yazarken, zaten yazarımız bunu demek istemiyor diye bir açıklama yaparım kendimce diye düşünüyordum bu sayfaları not alırken ama bakın nasıl devam etti yazar:
“Ve gene sabrın amaçlı bir bekleyiş ve amaçlı bir mühlet veriş bağlamıyla ele alınması halinde, zulme, cehalete, cimriliğe karşı kullanılamayacağı, yani insan onuruna yakışmayan fiillere ve durumlara karşı kullanılmayacağı da anlaşılır. Böyle durumlarda sabır muhakkak kullanılmak gerekiyorsa, onun gereği ancak menfi durumları ortadan kaldırmak üzere acele etmekle dışa vurulabilir. Çünkü sabır mühlet vermekse, zulme, cehalete, cimriliğe.. tanınacak mühlet sıfıra indirgenerek kullanılır.”
Görüyor musunuz, sabır bazen acele etmeyi bile gerektirebiliyor. Biliyorsunuzdur, geçen sene kaybettik Rasim Özdenören’i. Ama bugün bile hâlâ ondan öğrenmeye, ilham almaya devam ediyorum. Ne iyi yapmış bu kitapları yazarak. O yüzden okumak ve mutlaka yazmak gerekiyor diye düşünüyorum. Lütfen siz de bu satırları sadece okumayın, bir yerlerde yazın, notlar alın, başkalarının hayatında olmasa bile en azından sizin hayatınızda bir şeyler değişsin.
Demiştim ya hani oruçla ilgili de bir bölüm var diye, elbette oradan da çok şey öğrendim. En başta Mevlânâ’nın ömür orucu kavramını bile duymamıştım daha önce.
“Ömür orucunu tutan nasıl ki başka bir âlemin nimetiyle ödüllendirilmiş oluyorsa, gündelik oruç da yemek nimetiyle ödüllendiriliyor. İnsan oruçlu durumdayken, kendini yemek yeme faaliyetinden alıkoyduğunda da, iftara ulaştığında da, her gün ve sürekli biçimde bir halden başka bir hale doğru bir yolculuğun içine girmiş oluyor.
Bu yüzden orucu bir yolculuk gibi düşünüyorum. Evinden, yurdundan ayrılmış insanın, günün birinde evine, yurduna döndüğünde karşılaştığı değişiklik, tutulan her orucun sonunda insanın karşısına çıkıyor.”
Bölümün adı da zaten “Oruç Bir Yolculuktur”. İyi hikâyeler kahramanlarını yolculuğa çıkarır, derler ya o misal biz de kendi hayatlarımızın kahramanıyız sonuçta.
“Açlıkla tokluk arasındaki yolculuk, bir bakıma artık hayatla ölüm arasında da vuku bulmuştur. Ölmeden önce ölmenin tadına birazcık olsun temas edilmiştir. İftara ulaşmak diri kalmış olmanın tadını hissettirmiştir. Ama her şey bir yana, Hz. Mevlânâ’nın uyarılarına kulak veren insan, şimdi, burada, bu dünyada mı diri olduğunu, yoksa öteye geçince mi diri olmakla irtibat kuracağını kestirmekte zorluk çekecektir: bu yüzden oruçla olan irtibatını kopartmaması gerektiğine dikkat etmek zorunda bulunduğunu aklından çıkartmamaya savaşacaktır.”
Bazen akışa kaptırıyorum kendimi ve tıpkı kâğıt kalemle yazdığım gibi klavye başında da düşüncemden hızlı yazıyormuş gibi hissediyorum. Parmaklarım sanki benden bağımsız, kendi kendine yazıyormuş gibi geliyor. Sonra okuyorum ve tamam diyorum, işte olmuş. Hemen bu yazıyı yayınlayayım. Tekrar en baştan okumakla zaman kaybetmeyeyim. Kendi yazdıklarımı okumaktansa başkalarının yazdıklarını okurum diye düşünüyorum. Ama bunu ne zaman yapsam sonradan gözüme çarpıyor hatalarım. Aynı şeyden tekrar tekrar bahsettiğim ya da yazmadan önce mutlaka bahsederim dediğim bir şeyi hiç anlatmadığımı görüyorum. Yazıların da bir demlenme süresi var yani. Öyle yazdım, noktayı koydum, bitti diye bir şey yok. Bunu en ilkel yöntemle, yaza yaza öğrendim ama bu demlenme ihtiyacı hayatın birçok sürecinde var aslında.
“Acelemiz olduğunu söylüyoruz. Acele ediyoruz. İşlerin, insanların ardından koşmaya, yetişmeye çabalıyoruz. Ama içimiz gene de, tatminsiz, çünkü biliyoruz ki, yetişemediğimiz, yarım bıraktığımız, yarım bırakmak zorunda kaldığımız işlerimiz, tamamlayabildiklerimizden daima daha az görünüyor. Bir de, içinde yaşadığımız çağın ‘hızlı’ diye nitelenmesi, bizi, baş döndürücü bir hız girdabının içine sürüklemeye yetiyor. İşimizin daima biraz daha aceleyle ve biraz daha hızla ifa edilebilmesi için, birileri elinden geleni ardına koymuyor. Böylece, nerdeyse hiç bir şeye demlenme fırsatı tanınmıyor dense yeridir.”
Son bölümün adı Değişim ve Hayâ Duygusu. Bu vesileyle bitmeyecekmiş gibi duran bu yazının da son bölümlerine geldik diyebilirim. Arada yine hicret, fetih ve hayretle ilgili çok güzel bölümler vardı. Bana kalsa hiç üşenmem onları da yazarım sayfalarca ama zaten o kadar çok alıntı yapmışım ki onları da yazmaktan utandım açıkçası.
“Utanma duygusunun mahlûkat içinde insana mahsus olduğunu biliyoruz. İnsan iyilikten kötülüğe veya kötülükten iyiliğe doğru değişirken, onun insanî özü belki aynı kalıyor, ama bu özün dozu utanma duygusunun yoğunluğu oranında değişime uğruyor: utanma duygusu yoğunlaştıkça insan olma durumu da çoğalıyor ve bunun tersi: utanma duygusu gevşedikçe, insan olma durumunda da gevşeklik ve insan olmaktan uzaklaşma başlıyor. O kadar ki, bu bağlamda, ahlâkı tümüyle utanma duygusuna indirgemek hiç de yanlış görünmüyor.”
Son olarak da yazarımızın bir öğüdüyle bitireyim. Duymuşsunuzdur mutlaka, her şey zehirdir mühim olan dozdur, diye bir söz var ya hani. Bana hep antipatik gelmiştir bu söz. Doğru bir durumu anlatıyor olabilir ama bunu anlatmanın başka yolları da olmalı diye düşünmüşümdür hep. Bakın yazarımız ne diyor:
“Yangın ateşi olmayı değil, fakat fırın ateşi olmayı öneriyoruz. Çünkü yangın ateşi itidalsiz ve istikrarsız olduğu gibi ve işte tam da bu yüzden istisnaîdir de: yangın ateşi pişirmez, yakar, tahrip eder. Ama fırın ateşi, belki yangın ateşinden daha yüksek bir ısıdadır ama o pişirir, çünkü itidallidir ve istikrarlıdır ve acelesi yoktur, sabırlıdır. Nil ve Fırat ne kadar coşkun akarsa aksın, onlarda, bu coşkunluk istikrarlı ve itidalli bir coşkunluk içindedir; bu bakımdan asla sellerin coşkunluğuyla bir tutulmazlar: birinciler besleyici ve verimli olurken; itidalden ve istikrardan mahrum bulunan sel suyu tahrip edicidir. Ben, nehir suyu olmayı öneriyorum, sel suyu olmayı değil…”
Henüz hiç yorum yapılmamış.
