Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Heyban, Canavarlar, Ödevler, Tembellik ve Aşkın Tanımı

Biliyorum, çok boşladım buraları. Yazamıyorum eskisi gibi ama yeniden okuyabiliyorum en azından. Bunu bir fırsat bilip hazır ritmi yakalamışken geçen hafta bana hediye edilen Heyban’a başladım. Başlar başlamaz neredeyse bitirecektim ama sabah işe gitmek zorunda olduğum için yarım bıraktım. Ve tabii ki korktuğum başıma geldi. Gece birbirinden korkunç rüyalar gördüm ve erkenden kalktım. O yüzden hemen uyarayım: Heyban, gece yatmadan önce okunacak romanlardan değil.

Bunu fark ettikten sonra Heyban’ı sabahları okumaya karar verdim. Hazır uyanmışken son sezonuna kadar geldiğim Better Call Saul’un bir bölümünü bitirdim. O diziye “Breaking Bad’den daha iyi” diyerek başlamamı sağlayan da yine yazarımız, Faruk Başol’du. Kafalar karışmadan hemen şunu da söyleyeyim, yazarımız aynı zamanda benim hocam ve Enstitü İstanbul İSMEK’te Yazarlık Atölyesi Eğitmeni. Burada yazdığım bazı hikâyeler onun ödevlerinin eseri. Hani bazen bahsediyordum ya kurs kurs diye, işte o kurslardan birinde tanışmıştım yazarımızla. Yıllarca ödevlere karşı olup, en zor ödevleri bile teneffüslerde yapmış bir öğrenci olarak, bu yaşta hâlâ ödev korkusu yaşamam da hayatın bir özeti olsa gerek. Ve iki haftadır ödevim bir roman taslağı oluşturmak. O da gece rüyalarıma giriyor artık.

Tam bir ay olmuş böyle burada iç dökmeyeli onu da şimdi fark ettim ama son bir şeyden daha bahsedeyim. En azından o kitapla ilgili diyebilirim. Son bir aydır sabahları dizi seyrederken ilk bölüm bitince kalkıp küçük bir tepsiyi tepelemesine dolduruyorum kahvaltı için. Hava da aydınlanmış oluyor ve ben akşamları pek yemediğim için hayatımın en sağlam kahvaltılarını yapıyorum diziye devam ederken. Ve inanılmaz yiyorum, tepsinin tamamı bitiyor. Öğlen ikiye, üçe kadar acıkmıyorum bile bazen. Ama sabah Heyban’ı okumaya başladığım gün fark ettim ki kahvaltıya neredeyse hiç dokunamamışım bile ve evden çıkacağım saat gelmiş. Halbuki tepsiyi hazırlarken bunlar yetmeyecek gibi hissediyordum. O kadar açtım yani. Bunu zaten biliyordum ama yaşayınca daha iyi anladım: Siz siz olun bir şey seyrederken yemek yemeyin!

Heyban bir korku romanı. Ama tabii ki sadece korkudan ibaret değil. Zaman zaman beni güldüren diyaloglar da oldu. Özellikle kitabın başlarında şöyle bir şey beklemiyordum hiç çünkü bunun bir benzeri küçük bir çocukken köye gittiğimde bana da söylenmişti:

“Ardından birden kahkahalara boğulup ‘Sen beni yanlış anladın!’ dedi. ‘Bizim buralarda canavar diye kurda derler. Rahat olabilirsin, bu köyde öyle değişik yaratıklar yok!’”

Bilmiyorum belki bu sizin için aynı etkiyi yapmayabilir ama bu cümleden itibaren ben kendimi kitabın içine girmiş gibi hissettim. Kitapta geçen Dadastana Kasabası, sanki benim köyüm gibi geldi bana. Kendimden bir şeyler görmüş gibi oldum. Bu arada yazının devamı spoiler içerebilir. Bu konuda hassas olanları şimdiden uyarayım.

Heyban’ın eski dilde korkunç, korku getiren gibi bir anlamı varmış. Ben de bu kitabı okuyunca öğrendim bunu. Ama kendisi bu tarz romanlarda sık sık karşımıza çıktığı gibi bir cin ya da şeytan değil. Hatta bu konuda kendisinin de bir açıklaması var ve ben o cümleyi hemen not almıştım:

Şeytan, insanların ayağına gelmeyecek kadar kibirli biri.

Ben çok nadir korku filmi seyrederim çünkü sevmiyorum o tarzı pek. Korkmak hoşuma gitmiyor ama romantik komedileri de sevmem. Dramlara da gelemiyorum, ağlamak hiç bana göre değil. Şimdi fark ettim bütün duygulara karşı gibiyim resmen. Bugünlerde ölüm de hiç yokmuş gibi yaşıyorum maalesef. Çünkü ölümün getirdikleri kadar götürdüklerine de dayanmak zor geliyor.

“Ölüm onu tecrübe edenler için belirsizdi ama onu tanımayanlar için çoğunlukla yıkım getiriyordu.”

Ödevlere karşı olduğumdan bahsettiğimde anlamışsınızdır zaten, ben tembel bir insanım. Her zaman işlerin yapılabileceği en kolay haliyle yapılması gerektiğini düşünürüm. En büyük hayallerimden birini de bu kitapta okuyunca paylaşmak istedim:

“Saat gece yarısını geçip uyuma vakti geldiğinde kardeşiyle izlediği aşk dizisi, Gül’le yazıştığı hobilerine dair uzun ve esprili konuşma, günün tüm olumsuz yanlarını unutturmuş ve Serkan’ı her şeyin hiçbir şey yapmadan düzeleceğine dair genelde tembel insanların hayat karşısındaki beklentisine sokmuştu. Ne var ki bu beklentinin boşa olduğunu anlaması fazla uzun sürmeyecekti.”

Şimdi üzerine pek düşünmeden keşke her şey hiçbir şey yapmadan düzelse dedim ama o zaman da insan yine kötü hissetmez mi kendini? Yazarımız da keşfediyor aslında bu gerçeği ama zaten bilmemize rağmen her seferinde yine şaşırıyoruz bu duruma:

“Nedense bu dünyada hiçbir şey gerçekte ilk göründüğü gibi çıkmıyor.”

Kitabımızda her bölümün kendine özgü bir adı var. Dijital platformlara uyarlanabilecek bir dizi tadı da veriyor bu şekilde. Bunun kötü yanı, bir hata yapıp önceden okursanız bölümün ismini, tüm bölümü okumak zorunda gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ve o bölümlerden biri şöyle başlıyor:

“Bir dereceye kadar insan hayatıyla mevsimler arasında benzerlik olduğunu söylemek mümkündür. Tıpkı mevsimlerde olduğu gibi insan hayatının da kışı, yazı ve baharları olduğu söylenir. Bazen hayatta kışların biraz uzun sürdüğü görülmüştür gerçi. Ama bazıları için de yazlar uzun geçer.”

İleride beyaz perdeye taşınır mı bilmiyorum ama çok yakında Misafir Kabul Etmez Köyü adıyla bir radyo tiyatrosu versiyonu çıkacak Heyban’ın. Böylece ufuktakine değil, kıyıya vuran fırsata odaklanalım:


Yine sadece kitabı okuyanların anlayacağı bir kelime oyunu yapmaya çalıştım. Tam olmadı, biliyorum ama şu cümle sadece romanlarda değil hayatımızda da karşımıza çıksa, sürekli gelecekle ilgili evham yapmak yerine kapıya dayanan sıkıntılara önlem almaya çalışsak keşke.

“Ufuktakini değil, kıyıya vuran tehlikeyi de görmüştü sonunda”

Eski bir hocam, üç şeyin tanımı yapılamaz, der ve eklerdi:Aşk ve hürriyetin ne olduğunu sadece kaybettikten sonra anlayabilirsiniz.” O günden beri nerede bu iki kavramın tanımını görsem dikkat kesiliyorum. Şimdi yanlış anlaşılmasın, yazarımızın aşk tanımı bu demiyorum ama kitaptaki karakterimize göre bakın aşk neymiş:

“Basit bir tanımı vardı aşkın kendisi için. Eğer sevdiğinizi sandığınız insanı, her yeni görüşünüzde içinizdeki sevgi katlanarak artıyorsa o insana âşık olmuşsunuz demekti.”

Son olarak bazı kitaplarda yaşadığım bir histen bahsetmek istiyorum. Muhtemelen bunun havalı bir adı vardır ama bilmiyorum. Bilen varsa yorumlara yazarsa sevinirim. Hani böyle karizmatik kahramanlar oluyor ya keşke gerçek hayatta da tanısam dediğiniz ya da tanısaydım mutlu olurdum diyeceğiniz, işte öyle bir karakter de var bu kitapta: Korkut Hoca. Bir de ben birinci sınıfı Dede Korkut İlköğretim Okulunda okumuştum. Bunda onun da etkisi olabilir belki. 

Kitabın sonu hakkında hiç ipucu vermeyeceğim ama beni duygudan duyguya sürükledi diyebilirim. Özellikle korku türünü sevenlerin çok beğeneceğine emin olduğum bu kitabı herkese şiddetle tavsiye ediyorum. 



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli