Kırmızı Başlıklı Yazı
Ali o gün yazmaktan vazgeçmişti. Çünkü küçücük parmakları kurşun kalemi tutmaktan yara olmuştu. Bu acıya daha fazla dayanamayacağını düşünerek babasının yanına gitti.
“Ben artık okula gitmeyeceğim.” dedi ve anlatmaya başladı. Günlerdir aynı şeyleri defterine çizmekten bıkmıştı. Üstelik parmakları da acıyordu. Zaten okuma yazma öğrenmek hiç öyle hayallerindeki gibi değildi.
Sınıfta tahtaya yazılan cümleler bir türlü gözünün önünde canlanmıyordu. Dahası bunlar hiç çizgi romanlarda geçebilecek cümlelere de benzemiyordu. Boşuna diretmişti okula başlamak için.
Babası bunları duyunca üzüldü. Ali’nin elini tuttu, öptü, kokladı minicik parmaklarını. Ne diyeceğini bilemedi bir an ama beklenmedik şekilde hak verdi oğluna. “Doğru söylüyorsun” dedi. Biraz duraksadıktan sonra: “Yazmak çok zor bir şeydir. Fakat sana yarın çok güzel bir kalem alacağım. Gör bak onunla ne kolay yazacaksın. Yazdığın her şey de gözünün önüne gelecek. Tıpkı benim sana küçükken okuduğum masallarda olduğu gibi.” dedi ve sordu: “Hatırlıyor musun sana ilk okuduğum masalı?”
“KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ”, diye bağırdı Ali.
İlk defa ödevini bile bitirmeden yattı o gece. Yarın sabah yine okula gidecekti ama onu uyutmayan kalemin hayaliydi. Acaba nasıl bir kalemdi bu? Sınıfta da görmüştü arkadaşlarında değişik değişik kalemler. Öğretmen de bazen tükenmez kalem diye bir şeyle yazıyordu. Ali’nin gözünden kaçmamıştı bu. Sonra sorup öğrenmişti ne olduğunu. Silinmiyordu onunla yazılanlar. Bu yüzden onların kullanması yasaktı. Ya babam bunu bilmiyorsa ve bana bir tükenmez kalem alırsa diye korktu ama küçük bedeni uykuya daha fazla direnememişti...
Rüyasında babası, siyah bir kutu içerisinde güzel bir kalem hediye etti ona. Kutuyu açtıktan sonra ise konuşmaya başlamıştı kalem. “Benimle yazdığın her şey, gözünde canlanacak!” dedi. Anlayamamış, bunun nasıl olacağını soracak olmuştu ki babasının karşısında olmadığını fark etti. Annesinin olduğu yerde de öğretmeni vardı şimdi. Birden sınıfındaydı ve herkes defterine eğik çizgiler çiziyordu. Çizgiler aniden defterden fırlamış, karşısında yüzlerce büyüklü küçüklü şekilde dizilmiş, yavaş yavaş üzerine geliyordu…
Annesinin sesiyle uyandı ama hiç uyuyamamış gibi yorgundu. Normalde olsa kahvaltıyı gözü görmezdi. Ancak yeniden uyumaya kalkarsa gördüğü kâbusun devam etmesinden korkuyordu. İstemeye istemeye bir şeyler yedi ve önlüğünü giyip çantasını sırtlandı.
Dersler bitmek bilmedi bir türlü. Teneffüsler bile sıkıcı geliyordu artık. Aklı fikri akşam gelecek olan kalemdeydi. Acaba yazarken her şey nasıl canlanacaktı? Okumayı öğrenmek hiç beklediği gibi kolay değildi ama yine babası anlatmıştı bir keresinde: “Okumak; yemek, içmek gibi bir ihtiyaçtı.”
Babasına asansördeki rakamların altındaki noktaları sorduğunda Braille alfabesinden bile bahsetmişti ona. İnsan göremese bile kabartılmış bu noktalar sayesinde okuyabiliyordu. Çünkü insan okumazsa bunun açlığını yaşardı. Babasının bu akşam getireceği kalemle hâlâ yazmakta zorluk çekiyorsa eğer, en azından okumayı sökene kadar yazmaya devam edecekti. Dün bunun sözünü vermişti.
Eve döndüğünde artık bütün harfleri bitirdiklerini söyledi annesine ve yarın fişlere geçeceklerinin müjdesini verdi. Hemen çantasını çıkarıp salona koştu. Televizyonun karşısına kuruldu. Çizgi film seyretme bahanesiyle babasını beklemeye koyuldu.
Aradan birkaç saat geçip akşam yemeği vakti gelince zil çaldı. Sanki zile ses veren kuşun sesi bile bir başka çıkıyordu. Kapıyı açınca hiç ummadığı bir manzarayla karşılaştı.
Babasının elinde rüyasında gördüğü o siyah kutunun aynısı duruyordu. Birden korktu. Sakın bu kalem de kalkıp benimle konuşmaya başlamasın, diye düşündü. Oğlunun yüzündeki değişimi fark eden babası, kutuyu beğenmediğini zannedip endişelendi. Lakin durumun çok daha ciddi olduğunu yemekte Ali’nin rüyasını anlatmasıyla anlayacaktı…
Yemekten sonra sihirli kalem diye bir şey olmadığını öğrendi Ali. Asıl sihir yazmaktı. Bütün bu tekrarları, aynı çizgileri çizmeyi hep alışsın diye yapmışlardı. İşin bundan sonrası kolaydı. Öyle demişti babası. Önce okumayı sökecekti. Sonra da başından geçen bütün maceraları yazabilecekti.
O siyah kutudan 0.7 uçlu ve hemen tepesinde döndürdükçe içinden beyaz bir silgi çıkan, siyah bir kalem çıktı. Tutuşu kolaylaştıran yumuşak bölümü sayesinde artık yazarken eli de acımıyordu. Yarın okulda başlayacakları fişleri düşünerek, elinde kalemiyle uykuya daldı…
“Ali ata bak.”
Böyle seslenmişti sınıfa öğretmeni. Ali şaşırmış, atın burada ne işi var diye düşünmüştü. Tüm sınıf tekrarlayınca çaresizce sürüye uyup bağırdı:
“ALİ ATA BAK.”
Şimdi bu cümleyi bir sayfa boyunca her satıra yazacaklardı. Yine başlamıştı işte. Aynı çizgileri çizmiyorlardı belki ama aynı harfleri yazıp durmaya devam ediyorlardı. Üstelik ortada ne at vardı ne de ona atı işaret eden birileri. O halde ne diye bağırmıştı hepsi birden Ali diye.
Sonra yeni kalemiyle yazmaya başladı. Ali ata bak. Gözünün önüne hiçbir şey gelmiyordu. Harflerin tamamını öğrenmişti. Arkadaşlarının çoğu rahatlıkla okuyabiliyordu. Ama bu cümle ona çok saçma gelmişti bir kere. Hiçbir mantığı yoktu. Sonra o inanılmaz olay gerçekleşti. Kalem dile gelmemişti fakat eli bir refleks gibi müthiş bir hızla yazmaya başlamıştı:
“Harflerin üzerine dokun.”
Yazdığı bu cümleyi okumaya çalışırken şok oldu. Okuyabiliyordu ama bunu ona kim yazdırmıştı? Daha önce yazdıkları gibi bir yere bakarak da yazmamıştı üstelik. Sonra işaret parmağıyla “Ali ata bak.” cümlesinin üzerine doğru yaklaştı. Olacaklardan korkmasına rağmen kendisinde bunu yapmaktan alıkoyacak bir güç bulamıyordu.
A harfi birden küçük bir eve dönüştü. Evin içinden l harfi gibi duran babası çıkmıştı. Kendisini ona bakan küçük bir i harfi olarak gördü. Daha babasının sesini duymadan “ata” iki tekerlekli bir bisiklete dönüştü. Tıpkı okumayı söktüğünde babasının alacağı bisiklete benziyordu. Ali buna artık şaşıramıyordu bile. Derken babası seslendi: “Ali ata bak.” O anda eski filmlerde gördüğü gibi arkası kapalı bir at arabasına dönüşmüştü b ve a harfleri. Küçük k harfiyse şaha kalkmış bir at halini almıştı.
Heyecanla ayağa fırlayıp “Okumayı öğrendim!” diye bağırdı.
Herkesin neden bağırdığını, o atın ne kadar güzel durduğunu, okumanın, yazmanın ne kadar büyüleyici bir şey olduğunu sonunda anlamıştı. Bunu herkese anlatmalıyız, o atı herkese göstermeliyiz diye düşünürken, elindeki kalem onu yazmaya zorladı:
“Bu sır aramızda kalmalı.”
“Ama neden”, dedi Ali. O sırada öğretmeni uyardı. Bu kez sesi gereğinden fazla çıkmıştı. Tekrar yazmaya, yazarken bir yandan da okumaya başladı:
“Söylersen, inanmazlar.”
“O zaman babama söylesem,” dedi Ali. “O bana hep inanır.” Yeniden yazmaya başladı:
“Ona bu yazıyı oku.”
Kendi kendine konuşmuyor, kendi kendine yazışıyordu artık. Bu eşsiz bir deneyimdi. Sonra öğretmeninin ısrarla söylediği şeyi -kırmızı kalemle bir başlık yazması gerektiğini- hatırladı. Ve babasının aldığı bu kalemle yazmazsa, böyle yazamayacağını çok iyi biliyordu. Bunları düşünürken kendiliğinden yazmaya devam etti:
“Kırmızı yazmak için kırmızı kaleme ihtiyacın yok.”
Bu defa kalemin ne demek istediğini anlayamadı ama eli çoktan sayfanın başındaki büyük boşluğa doğru yönelmişti. Yazarken gözünün önüne babasının ona okuduğu ilk masal olan kırmızı başlıklı kız geldi. O da bu akşam ilk yazısını babasına okuyacaktı.
1
