Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Kuyu..Nefsi Müdafaa..Aşkı Bir Cümlede Anlatabilir Misiniz?

Bitmeyecek derken yanlış anlaşılmasın. Öyle uzun bir kitap değil, hepi topu 112 sayfa. Hatta bölüm bölüm yazılmış ve yeni bir bölüme geçince arada boş sayfalar da bırakılmış. Yani bir başlasanız bir saatte biter rahatlıkla. Tabii kafanızı toplayabilirseniz. Ya da benim gibi günlerce oradan oraya dolaştırır, okudukça anlamak yerine kafanızı karıştırırsınız. Gerçi bu da güzel bir deneyim olabilir.

Benim için buradaki temel sorun, bu kitabı sırf kısa diye almamdı. Kolay okurum zannettim. Ama bazen böyle oluyor. Eskiden web tabanlı oyunlar oynardım, onların kendine özel forumları olurdu. O kadar çok şey yazmıştım ki oralarda. Şimdi fark ediyorum da sanki ben onları yazmak için oynamışım o oyunları yıllarca. 

Her oyun için farklı bir kullanıcı adıyla yazardım oralarda ama yine de kendime has bir üslubum olsun diye uğraşır, her cümlenin sonuna yan yana iki nokta koyardım. Çünkü “” vardı, “:” vardı ama “..” yoktu. Kendimce yeni bir şey buldum zannediyordum.

“Sürekli uzayıp duran bir şeylerle karşı karşıyaymış gibi duruyordu çıkış kapısının önünde: kente doğru ilk adımını nasıl atacağını bilemiyormuş gibi, daha önce hiç yürümemiş gibi, bacakları kendisinin değilmiş, onlara komut veremezmiş gibi.. besbelli, yolculuk sersemliği. Sessiz bir köpek sürüsü geçti yanından, köpeklerin böyle sessizce oynaşmaları olağanüstü bir şey gibi geldi ona: bütün köpekler durmadan havlar gibi bir izlenim vardı kafasında, havlama seslerini şimdiye değin çok işitmişti, ama bir köpeği ağzını göğe, gökteki ayın ondördüne doğru uzatarak havlamasına hiç tanık olmadığını düşününce tuhafına gitti: yolculuk sersemliği. Arkalarından bakakaldı köpeklerin.”

Yazarımız da bazen kullanıyor iki noktayı. Daha önceki kitaplarında da denk gelmiştim ama o zaman bu kadar dikkatimi çekmemişti. Özel bir anlamı var mı bilmiyorum ama iki noktadan sonra büyük harfle de başlamıyor mesela. O yüzden ben de alıntılarda öyle yapıyorum. Bu konuda bilgisi olanlar varsa yazabilir çünkü bana artık yanlışmış gibi geliyor böyle yapmak. Yani bir insan neden iki noktayla bitirir ki cümleyi? İki nokta varsa insan sonrasında bir açıklama bekliyor. Benim uykum kaçtı yine, kaç gündür de uykusuzum. O yüzden böyle saçmalıyorum galiba.

“Oysa şimdi uyumalıydı, çünkü uyku zamanıydı, yarın gündüzse hiç uyumaması gerekliydi, fakat o zaman da gözlerinden uyku akıp duracaktı.”

İşte bu yine benim çok sık yaşadığım bir his. Bazen böyle uyuma zamanlarında uykum hiç gelmiyor ve ben de uyumaya çalışmayı hiç sevmeyen biri olarak sanki sabah olmuş gibi hayatıma devam ediyorum. Ama sabah olunca bu sefer çok fena uyku bastırıyor. Yatsam da en fazla 1–2 saat vaktim oluyor. İnsan en inanılmayacak düşlerini de bu vakitte yatınca görüyor zaten.

“Bir başdönmesi değildi bu, beklenmedik bir düştü, inanılmayacak -çünkü inanılabilir düşler de vardı- bir düştü.”

Kuyu bir yolculuğu anlatıyor aslında. İnsanın kendi içinde yaptığı yolculuğu. Yazarın olaylardan ziyade durumları, hisleri, vaziyetleri, ruh hallerini anlatması zaten benim artık alıştığım bir duruma dönüştü. Yani ilk okuduğum kitabı bu olsaydı muhtemelen ben de bir ürperirdim neler oluyor diye ama şimdi tam vaktinde okumuşum gibi hissediyorum.

“Birden ürperiyor. Artık ayrılmanın zamanıdır: gidecek ordan. Yoldadır. Yollardadır: makasları yanlış değiştirilen trenlere binmekten ve geldiği durakları bilmemekten usanmıştır.”

Hani insan da böyle yol ayrımlarından sonra bazen hata yaptığını hisseder ya, aslında o his bile ne kadar güzel bir şey değil mi? Yani ya görseydik kendimizi bir tren gibi, makası yanlış değiştirdiğimizi, yanlış yolda, yanlış yöne ilerlediğimizi? Ya da yolun ileride sona ereceğini, rayların sonuna geldiğimizi? Ne kadar korkunç olurdu değil mi? Oysa en fazla hata yaptığınızı düşünebilir, pişman olabilirsiniz ama asla emin olamazsınız. Hatta diğer yolun nereye gideceğini bilmemek bizim lehimize bile olabilir. 

“En iyisi kendi kendini güldürmeye çalışsın, başkası ona gülmeye başlamadan önce.”

İnsan gülünç duruma düştüğünde önce kendi gülmeli. Ben hep öyle yaparım mesela. Hem o zaman aldığınız tepkiler fazla etkilemiyor. Bir yandan da eğlenceden mahrum kalmıyorsunuz. Zaten insanın en çok hata yaparken öğrendiğini düşünüyorum. Bir de bazı şeylerin hazırlığı olmuyor, hata yapmamak imkansız hale geliyor o zaman.

“Bu iş’in zaman istediğini biliyordu, ama bunu bildiği için hazırlanıyor sayılmazdı. Sevmenin hazırlığı mı olurmuş? İnsan, sevmeye başlar.. ve bitirir: burada, bitirme, olgunlaştırma demek oluyor. Sevgi başlar ve başladığı anda da zaten olgunlaşmış olur. Bu yüzden, ham bir sevgi olabileceğini şimdiye değin hiç aklına getirmedi. Bir sevgiye henüz ham diye bakılıyorsa, aslında öyle bir sevginin yok olduğu anlatılmak istenmiştir denmeli. Sevgi, dalında olgunlaşan meyveye benzetilemez, sevgi kendisine zamanla ısınılan alışkanlıklara da benzemez. Sevgi, hayır, topraktan çıkan ağaç ve o ağacın meyvesi gibi bir şey değildir: onun kökü insanın kendinde bulunur, onun varlığı bir kez keşfedilirse de, o, orada, olgunlaşmış olarak keşfedilir.”

Aşkı bir cümlede anlatabilir misiniz? Ben anlatılamayacağını düşünüyorum ama en azından denedim. Özellikle eli kalem tutan ve bu yazıyı okuyanlar, sizlere sesleniyorum: Mutlaka bunu yazmaya çalışın, en azından deneyin. Üstte sevginin tarifi ne kadar güzel yapılmış mesela, değil mi? Belki sizden de çıkar benzer cümleler. Ama bana şu bilinç akışı daha etkileyici gelmişti okurken:

“Vay canına!
Bu nasıl işti!
Kızı tanımadan sevmeye başlamıştı. Tanımadan olur mu? Oluyordu. Aşk konusunda hep talihsizdi. Aslına bakılırsa metelik etmediği söylenen kızlarla ömrünü heder etmişti. Kız, telefonlarına çıkmıyordu. Hem küstahça, pervasızca: telefonda onun sesini işitir işitmez, dahası karşı tarafa duyurmak isteyerek: ‘Aysel, şu telefona sen bak şekerim, ona burda olmadığımı söyle’ diyordu. Oysa ona anlatması gerekiyordu, anlatması gerekiyordu ki, dünyaya bakışları farklıydı! Ama işte tam da bu noktada düştüğü çelişkiyi yakalamıştı kız: eğer bu onların bir arada bulunamayacaklarını anlatıyorduysa niçin ısrar ediyordu? Elbette cevap bulamıyordu bu defiye karşı. Soruyu kendi kendine defalarca tekrarlamıştı: madem dünyaya bakışlarımız farklı bulunuyor ve bu durum iki kişinin bir arada yaşamasına engel sayılıyor, öyleyse niçin bir arada bulunmak için diretiyordu?”

Olmaz denilenler olur bazen. Hep de üst üste gelir. Hayatta hiçbir şey düz bir çizgide ilerlemez. Aşk mı ilerleyecek? İnsan kendisini Nurettin Selçuk’un şiirindeki gibi, kör kuyularda merdivensiz kalmış hisseder.

“Aşkın kendisi zaten düz bir ilişki değildi, aşk düz bir mantıkla açıklanabilecek bir olgu değildi, o, düz mantığı her zaman aşmıştır; aşk denklik falan gözetmiyor, o, hiçbir şey gözetmiyor; o, ortaya çıkıyor ve varlığını dayatıyor, o kadar! Düz bir evlilik için aranan denklik aşk konusunda geçerliğini yitiriyor. Ama bunları anlatabilmesi için kendine fırsat tanınması gerekiyordu.”

Şeytanın Avukatı filminde güzel bir sahne vardı: Keanu Reeves başarılı bir avukatı oynuyordu. Al Pacino’nun neyi oynadığını hiç söylemeyeyim belki filmi seyretmeyenler vardır. Zaten o oynamıyor adeta yaşıyor ve avukata kendisine en çok güvendiği sırada şöyle diyor: “Şüphe yok ki kibir benim en sevdiğim günah.” Aşağıdaki satırları okurken o geldi benim aklıma:

“Nefsine itibar etmediğini sanıyordu, ama acaba nefsini, ona itibar etmediğini söyleyerek mi izzetliyordu? Ona böyle düşünülebileceği öğretilmişti: nefsin oyunlarının şeytanınkinden aşağı kalır yanı olmadığı belletilmişti. Nefs, diyorlardı, kendine itibar etmediğini söyler ve kendine itibar etmediğini itiraf ederek bundan pay çıkartmaya girişir: Nefse, belki de bu yüzden zalim, diyorlardı. Ona şu da öğretilmişti: zulüm, bir şeye hakkı olan şeyi vermemektir!”

“Zulüm, bir şeye hakkı olan şeyi vermemektir!” İnsan özellikle de başına gelince bundan büyük bir zulüm olamaz gibi hissediyor. Ben de buradaki ilk yazımda TDK’dan vazgeçmek kelimesinin anlamını paylaşmıştım çünkü yeni öğrenmiştim ve şaşırmıştım. “Kendi hakkı saydığı bir şeyi artık istemez olmak.” diyordu orada. Eğer hakkı olanı alamamak en büyük zulümse, insan mecburen vazgeçmiş gibi mi yapıyor acaba nefsini korumak için? Buyur buradan yak!

“Bütün bunları kendi kendine aklettiğini düşününce içini bir sevincin yaladığını duyumsadı. Ama gene aynı anda bildi ki, buna da aldanmaması gerekiyor, bunda da nefsin bir oyunu bulunabilir, çünkü nefs, bir şeyden zevk almaya başladı mı, hemen orada, onu suçüstü etmek gerekiyor: bu, onun sevinç duymaya hakkı bulunmadığı anlamına gelmiyor, ama duyulan sevincin kendi ürünü olduğu gibisinden bir yanılgıya düşmesinin önlenmesi gerekiyor: nefsi korumak için, elbet bunun için.”

Nefsi müdafaa kavramını ilk duyduğumda hukuka olan güvenim artmıştı. Bir yandan da aklımın tam olarak almadığı bir şeydi bu. Tabii ki bunu ilk duyduğum zaman bir hukuk kitabından okumuyordum. Türk filmlerinden gördüğüm için inanılması güç bir şeydi zaten anlatılan. Ama sonradan derslerde de görmüştük. Diğer bütün şeylerde olduğu gibi bir sürü şartı vardı meşru müdafaanın. Zorunlu olmalıydı bir kere. Savunma saldırana karşı olmalıydı ve orantılı olmalıydı. Arattım da hatırladım şimdi. Bizim zamanımızda ıztırar hali derdi hocalar. Şimdi her şey ne güzel daha anlaşılır yazılmış. Ama yine yoruma, takdire bırakılan bazı şeyler var gibi sanki. Olmak da zorunda zaten. Neyse ben denenemeyecek şeyleri denemeye kalkışmayayım burada.

“İçinde, birden bir güç duyumsadı, şimdi şu trene ‘Dur!’ desem onu durdurabilirim diye düşündü, ona emretsem beni uçurabilir, diye düşündü ve o anda içinden başka bir ses onu sarakaya alarak: ‘Hadi, ne duruyorsun, emret de seni uçursun.’ dedi. Ama Yusuf oyuna gelmedi, o da ona şöyle dedi: ‘Mecaz olanla hakikat olanı karıştırma! Denenemeyecek olanı denemeye kalkışma! Ahmak! Dene! Hayır! İtaat et! Hayır!’

Zor bir kitap Kuyu. Hem okuması, hem de anlaması zor bir kitap. Şimdi bir de Murat Gülsoy’un Büyübozumu kitabına başladım. Anlıyorum ki yazılması da çok zor bir kitapmış. İnanın hakkında yazmak da kolay değil. O yüzden ben de her zaman ki gibi kitaptan başka her şeyden bahsedeyim dedim.

 Büyübozumu hakkında da ayrıntılı bir yazı yazmayı çok istiyorum. Fantastik hikâyem de bitti ama onu hafta sonuna kadar biraz kısaltmaya çalışacağım. Hiç okunmadığı kadar okunuyor yazılarım bu aralar. Mutlu oluyorum ama bir yandan da böyle uzatarak zamanınızı alıyormuş gibi de hissediyorum. O yüzden her seferinde yazmayayım diye yazmak istiyorum şimdi: Hakkınızı helal edin.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli