Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Araby, Yaşama Amacı ve Ne Dediğini Unutmak

İlk defa James Joyce okuyacak olmanın verdiği bir heyecan vardı üzerimde. 4–5 sayfalık kısa bir öyküde ne kadar çok şey anlatılabilir ki diye düşünüyorsanız önce Araby’i okumanızı öneriyorum. Eğer beğenmezseniz bu yazıyı da es geçin, çünkü bu satırları o öyküyü oradaki küçük çocuğun tutkusuyla okuyan biri yazıyor.

O kadar beğenmiştim ki bu öyküyü, kısa hikâyelere olan ilgim daha da arttı. Vay be, dedim içimden. İnsan birkaç sayfada ne kadar çok şey anlatabiliyor. Sonra bu hikâyeyi okuyan, analiz edecek olan bir grup insanla bir araya geldik. Hevesle okumayı ve yazmayı çok seven bu insanların yorumlarını bekledim. 

Çoğunun hikâyeyi beğenmediğini, anlamadığını, yazarın hiçbir şey anlatmadığını, bir sonu ya da sonucu olmadığını söylediğini duyduğumda yine kendimi o çocuk gibi hissettim. Bu sefer hikâyenin sonunu yaşıyordum. Nasıl yani, diye düşündüm. Daha ne anlatabilirdi ki James Joyce bu kadar az sayfada? Şu cümlelere bir bakar mısınız:

“Bazı anlar kendim de anlayamadığım garip dualar ve övgüler arasında adı dudaklarıma kadar gelirdi. Gözlerim çok zaman yaşla doluyor (neden bilmiyordum) ve zaman zaman yüreğimden bir sel göğsüme taşıyordu. Gelecek üstüne pek düşünmüyordum. Onunla konuşup konuşmayacağımı, konuşursam da, bu karmakarışık hayranlığımı ona nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Ama bedenim bir arp ve onun sözleri ve jestleri teller arasında gezinen parmaklar gibiydi”

Bir çocukluk aşkını ya da hevesini anlatıyor yazar. Ama sadece bu değil. Okurken siz de küçük bir çocuğa dönüşüyorsunuz. Diğer bütün dertleriniz yok oluyor. Sadece konuşmak, onun sevdiği yerleri görmek, gittiği yerlere gitmek bile yetiyor sizin için. Yetmiyor aslında ama yaşama amacınız bu oluyor birden. Aşkın ne kadar güzel ve büyülü bir şey olduğunu okurken yeniden hatırlıyorsunuz.

“Sonunda konuştu benimle. İlk kelimeler ağzından çıkınca öyle altüst oldum ki ne cevap vereceğimi bilemedim. Araby’ye gidiyor muyum, onu soruyordu. Evet mi hayır mı dediğimi unutmuşum. Çok şahane bir dükkân olmalıymış, oraya gitmeyi çok istediğini söyledi.”

Bazı şeyleri de hatırlamıyorsunuz tabii. İnsan konuşurken az önce ne söylediğini unutur mu hiç? Unutur tabii, neden olmasın. Çünkü bir önemi yoktur ne söylediğinizin. O an sadece duymak vardır. Beyniniz de reddeder söylediklerinizi. Önemsiz bunların hepsi der, hem sen niye konuşuyorsun ki boş yere, diye kızar size hatta. Ama konuşmanın devam etmesi için de bir şeyler demek zorundasınız sonuçta, değil mi?

“‘Gitsen beğenirsin,’ dedi.
‘Gidersem,’ dedim, ‘sana bir şey getiririm.’
O akşam uyur uyanık düşüncelerimi sayısız çılgınlıklar talan etti. Aradaki sıkıcı günleri yok etmek istedim.”

Ağzınızdan her şey çıkabilir o an ve söylenen sözler de sizi bağlar. Tek amacınız o sözü yerine getirmek olur. Yaşama amacını keşfetmiş bir insan mutluluğuyla adeta yeniden doğarsınız. Ama böyle gitmez bu tabi çünkü arada her zaman engeller vardır. Sonrası geçmeyen saatler, bitmeyen günler. Öyle zannediyorsunuz ama hepsi geçiyor bir şekilde. Bir bakıyorsunuz o beklediğiniz gün gelmiş sonunda ama tabii ki beklediğinize değmiyor. Çünkü hiçbir şey insanın hayalleri kadar güzel olamaz. 

Bu arada hikâyede geçen bir İrlanda atasözü var, oyunlarda okullarda anlatılanlardan daha çok şey öğrenen benim gibiler sevecektir diye son olarak onu paylaşmak istiyorum:

“Hep çalışıp hiç oynamamak çocuğu aptallaştırır.”

Hem çalışıp hem oynadığınız, hem okuyup hem yazdığınız, hem düşünüp hem düşündürdüğünüz, küçük bir çocuğun hevesine sahip olduğunuz ve o tutkuyu hiç kaybetmediğiniz güzel günlerde görüşmek üzere.
4
Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Teşekkürler ama kitaptan okumadım ben bu sefer. 4 sayfalık bir kısa hikâye zaten ama sevince yazmak istedim. Ama illa kitaptan okumak isterseniz, "Kısa Öykünün Büyük Ustaları" diye bir kitap var iş bankası yayınlarının, onun içinde de geçiyor bu hikâye.

Merve @MerveErgin

Teşekkürler ilk fırsatta ya okurum ya da dinlerim

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli