Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Hasanboğuldu, Toplum Baskısı ve Neredesin Eski Şarkılar?

90'ların güzel bir Mustafa Sandal şarkısı vardı, kitap okumayı sevdiğim için olacak o şarkının da sözleri hep çok anlamlı gelmiştir bana. Giden sevgilinin ardından neredesin diye sormadan önce, yokluğunda çok kitap okudum, der. Bu arada az önce de teyit etmek için baktım, nerdesin değil, neredesin diye yazılır. Şimdilerde görünce insana yanlışmış gibi gelse de doğrusu bu şekilde. Aynı zamanda bir ayrılık sonrası da yapılacak en güzel şey, çok kitap okumaktır. Doğrusu bu şekilde olmalıdır bence. Ve bu düşüncenin benim dönemimdeki pop şarkılarda bile işlenmesi hoşuma giden bir detay olmuştur hep.

Pop şarkısı deyip de aşağılamıyorum yanlış anlaşılmasın. Tekrar tekrar aynı nakaratı söyleyip popüler kültür neyi dayatıyorsa onu işleyen şarkıları sevmiyorum ama bu benimle alakalı bir şey. Ben zaten bilinçli olarak pek şarkı dinlemem. Bilinçli olarak dinlemek tuhaf bir tanım oldu ama ben daha çok şarkılara maruz kalıyorum diyeyim. Mesela şu an neredeyse her yerde duyduğum bir “Yavrum nerdesin?” şarkısı var, kim bilir şu an kimlerlesin, diye sorarak devam ediyor bu rap parçası.

Eskiden rap şarkılarında böyle tekrar tekrar söylenen nakaratlar olmazdı. Hatta en çok bunu eleştirirlerdi kendi içlerinde. Zaten bizim zamanımızda insan sevdiği acaba kimlerle diye de sormaz, soramazdı. Zamanla her şey ne kadar çok değişiyor. Ama hiç değişmeyen şeyler de var hayatta. Onlara geçmeden önce, hikâyenin de sonunda yer alan ve adeta her şeyin özeti niteliğindeki koşmayı paylaşayım, çünkü bütün bu şarkılar hep onun sayesinde geldi aklıma:

Uzaklardan sesin aldım;
Çevreni derede buldum;
Nereye gittiğin bildim,
Hasanım arkandan geldim.

Sarı kahküllü, dal boylum;
Saz benizli, ayva tüylüm;
Tatlı sözlü, melek huylum,
Hasanım ardından geldim.

Köyden, obadan koğulan,
Duru sularda boğulan,
Toz köpük olup dağılan
Hasanım ardından geldim.

Sarp dağlara getirdiğim,
Kavuşmadan yitirdiğim,
Ak kefensiz yatırdığım
Hasanım ardından geldim.

Emine’yi yaslı eden,
Kerem olup Aslı eden,
Dağı taşı sesli eden
Hasanım ardından geldim.

Hikâyemizin adı Hasanboğuldu ama anlaşıldığı üzere Emine de Emine olmaktan çıkmış artık. O da bir efsaneye dönüşmüş. İşte bu efsaneyi o kadar güzel işlemiş ki yazarımız, hikâyeye girişi, Hacer isimli bir yörük kızıyla tanışması ve hikâyeyi onun dilinden bizlere anlatması, hepsi çok büyük bir ustalıkla yapılmış. İsmini bilmediğimiz asıl anlatıcımızı ben hep Hasan’la, hikayeyi bize anlatan yörük kızı Hacer’i de Emine’yle eşleştirdim nedense. İkisi arasındaki o çatışma ve zıtlık, Hasan’la Emine arasında da vardı çünkü. Yani yazarımız aynı hikâyeyi sanki iki defa anlatıyor, hatta yaşatıyor bize. Yoksa kime sorup öğrenecektik bu efsaneyi?

“Yabancı adamın tek başına gideceği yer değil orası efendi. Dağlarda, ormanlarda yolunu sapıtıverirsin!”
“Yok canım, sora sora bulurum!”
“Kime soracaksın?.. Beyobası’nı geçtikten sonra insan göremezsin ki!”

Gerçi sonradan öğrendiğime göre yörenin insanı tarafından bilinir, hâlâ anlatılırmış bu efsane. Yer yer değişiklikler de varmış tabii ama yazarla birlikte o yolculuğa çıkmışken, Hacer’in dilinden dinlemek başka. Zaten şu cümleyi özellikle not aldım. Kim ki bir hikaye anlatmadan önce beni böyle süzerse bundan sonra, onu hatırlayacağım artık:

‘Obaya varınca kime sorsan diyiverir… Hadi yolumuza gidelim!’
‘Yok canım!’ dedim. ‘Yemek üstüne hemen yola çıkmak iyi değildir. Sonra obada İsmail Baba’yla konuşacak çok lafımız var… Sen bildiğin kadarını söyleyiver!’
Hacer heybeyi tekrar yanına bırakarak azıcık düşündü. Bir aralık gözlerini üstümde gezdirerek hikayesini ne dereceye kadar alaka ile dinleyeceğimi, ne kadar anlayabileceğimi keşfetmek ister gibi beni süzdü. Genç yüzünde büyük bir ciddilik, iri, siyah gözlerinde dalgın bir hal vardı.
‘Bu Hasan Zeytinli’de bahçıvanmış…’ diye başladı.”

Klasik zengin kız, fakir oğlan hikâyesi değil aslında burada anlatılan. Tam tersi de değil. Bir taraf seviyor, diğeri başkasını seviyor durumu da yok. O zaman aileler işe gereğinden fazla karışıyor, onlardan biri istemiyor diyeceksiniz ama durum tam olarak öyle de değil. Aksine iki taraf da birbirini çok seviyor bile diyebiliriz. Ama Emine toplum baskısına yenik düşüyor. En olmayacak şeyi istiyor, beni unut, diyor. Oysa Hasan ne kadar güzel girmişti söze:

“‘Emine’ demiş, ‘bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! Kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!’
Emine’nin yüzü sapsarı olmuş:
‘Ah, Hasan!’ demiş, ‘Kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. Ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda… Bu yaz büyük günah işledik… Artık sen beni unut, ben de seni unutayım…’”

Sonrası bir imtihan gibi adeta. Hasan bir şekilde ikna ediyor Emine’yi. En azından kendisini göstermek istiyor belki. Elinden geleni yapmak, olmayacaksa bile denemek istiyor şansını. Çünkü çok iyi biliyor:

“Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış.”

Lakin Emine olmayacakları istemeye devam ediyor. El alemin diline düşmemek için, millet ne der diye düşünen ailesine laf edilmesin diye, kaldıramayacağı yükün altına sokuyor sevdiğini. İçten içe de sürekli benden vazgeçsin istiyor sanki. Yani Hasan o yükü taşısa bile bir çıkar yol yok gibi hissediyorsunuz. Bu sefer kim bilir neler isteyecek başka.

Bazı insanlar böyledir, yola çıkmadan önce hep olmazı görürler, olumsuzluklara odaklanırlar. Bütün kötü ihtimalleri sıralarlar, adeta kötüyü çağırırlar böyle yaparak. En katlanamadığım insan türüdür benim de. Biraz da olurundan bahset ama değil mi? Yok ben ovada yapamam, yok sen dağa çıkamazsın, yok anan beni beğenmez, yok bizimkiler seni küçümser. Bahanelerin ardı arkası gelmiyor anlayacağınız. Üstelik bunları çok severken yapıyor. Bir de sevmese demek neler söyleyecek!

Her şeye rağmen Hasan eğiliyor, bükülüyor, yıkılıyor hatta sonunda yok oluyor ama Emine onun sesini duymaya devam ediyor sürekli. Kolay değil tabii böyle bir kayıp yaşamak. Ama iş işten geçiyor artık…

Dile düşmeyelim, toplumun baskısı altında ezilmeyelim derken bugün bile anlatılan bir efsaneye dönüşüyorlar. İşte hayat böyle bir şey. Ve o kadar acı çekmesine ve pişman olacağını bilmesine rağmen yine de sevdiklerinden olmayacak şeyleri istemeye devam eden Emineler hâlâ içimizde, aramızda yaşıyor. Hasanlardan o kadar emin değilim artık, nesli tükenmek üzere olabilir ama Emineleri biliyorum, çünkü her yerdeler.

Ben bu hikâyeyi ilk defa Sabahattin Ali’nin bütün kitaplarını okuduğum dönemde yani yıllar önce okumuştum. O zaman böyle bittiğini de bilmediğim için bitirince daha çok üzülmüştüm. Bir yandan da sitem etmiştim. Hiç böyle aşk olur mu diye. O an inanamamıştım Hasan’ın boğulduğuna. Benim için Hasan boğulamazdı. Ama şimdi yeniden okuduğumda, Hasan’ın boğulduğu hakkında en ufak bir şüphem yok. Hasan öldü maalesef. Hatta biraz abartacak olursam Hasan’ı toplum baskısı öldürdü bile diyebilirim. Siz ne dersiniz?
2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli