Son Kuşlar, Kitap Yorumları, Tersine İlgi ve Şöyle Güzel Bir Şey
Öncelikle kitabımızın onlarca farklı kısa hikâyeden oluştuğunu söyleyeyim hemen. Ayrıca son bölümde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden Sait’ten Hatıralar başlığı altında merakla okuduğum özel bir bölüm de var. Hiç uzatmadan hikâyelerin isimlerini paylaşayım en iyisi:
“Son Kuşlar, Bulamayan, Yaşayacak, Kendi Kendime, Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikâye, Bir Kaya Parçası Gibi, Gün Ola Harman Ola, Ağıt, Balıkçısını Bulan Olta, Barba Antimos, Haritada Bir Nokta, Sivriada Geceleri, Sivriada Sabahı, Türk Ülkesi, Yandan Çarklı, Pay, Korentli Bir Hikâye, Kırlangıç Yuvasındaki Kadın, Dondurmacının Çırağı”
Bütün bu hikâyelerin içinde birden fazla okuduğum ilk hikâye tabii ki Son Kuşlar oldu ama merak etmeyin diğer hikâyelerden de alıntılarım var. Dediğim gibi Son Kuşlar sırf sonuyla bile beni etkiledi:
“Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”
Yaşı biraz ilerleyen herkesin aklına buna benzer düşünceler gelmiştir sanırım. Acaba abartıyor muyuz diye düşünürdüm eskiden ama hayır, güzel şeyler zamanla azalıyor maalesef. Bunu daha net görebiliyorum artık. Ayrıca hayatta bazı şeyleri de abartmak gerekiyor bence. Yoksa kimsenin haberi olmuyor.
“ — Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
— Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya onun bahçesini düzeltiyorlar da… — İngiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin..
— İngiliz çimiyle bu bir mi?
— Bu daha mı iyi?
— İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen mi olur? Hollandalı öyle demiş.
Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya men ettiler. Gizli gizli, gene çimenler yer yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey’e ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol kenarındaki çimenleri sökmek cezayı mucip olmuyormuş.
Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.”
Kendimi şu an burada betimlendiği gibi, çimenleri sökülmüş, yolları çamur içinde kalmış gibi hissediyorum. Hiç geçmeyecek sandığım günün üzerinden tam bir hafta geçti ve ben bir haftadır işten eve, evden işe, hasta hasta çalışıyorum. Bu kadar üzülmenin fiziksel bir sonucu olacağını tahmin etmiştim ama yıllardır bu kadar hasta olmamıştım. Her yerim ağrıyor ve iliklerime kadar üşüyorum. Daha önce burada yazdım mı bilmiyorum ama ben cidden güneş enerjisiyle çalışıyorum galiba. Belki de bazı insanların mevsimlerle arasında özel bir bağ vardır.
“Belki yazın da O, İstanbul köylerini, pazar günleri gezerdi. Gezerdi ama, kim onun farkına varacak, yazın? O, güz mevsiminin adamıydı. Güzün onu görüp de ilgilenmemek için insanın kendinden başka kimseyi görmemesi lazım gelir. Vapurun güvertesinde, bir dertle başı belada olmayan, etrafına zevkle bakan bir adamın -ama güz mevsiminde- bu zatı görüp de sevmemesine şaşarım.”
Bu yazıda çok fazla alıntım var kitaptan. Biliyorum ki bazılarınız sırf bu alıntıları okumak için geliyor benim yazılarıma. Onları da anlıyorum. Hatta bu yazıya başlarken sırf onları mutlu etmek için böyle aralarda uzatmayacaktım ama yine yapamayacağım galiba. Son üç gündür nefes alırken bile canım acıyordu ama bu sabah kendimi biraz daha iyi hissediyorum ya, sanki tamamen iyileşmişim gibi şu satırları yazabilmek bile öyle mutlu ediyor ki beni. Yoksa bu hafta hiç yazmamayı bile düşünmüştüm.
“Sanki şimdi o, hatta saçı dökülmüş kafası, geniş, çizgili alnı, tıraşı uzamış, rengi az buçuk atmış yüzüyle bile yaş mefhumunu insanlığından ceketini, gömleğini sıyırdığı gibi sıyırmıştı.
Böyle bu minval üzere çalışıp şarkı söyleyerek bin sene daha yaşayabilirdi. Dökülmüş saç, elli yaş, bir çocukluk alameti ve yaşıydı sanki. Sanki daha dün birkaç senedir insanlığa doğmuş, çalışmanın zevkli bir şey olduğunu, insanı bambaşka ettiğini anlamıştı. Önünde daha çalışmak üzere beş on yüzyılı vardı.”
Kimsenin önünde çalışmak için o kadar zamanı yok elbette ama olsaydı bile ben o çalışmanın da zevkli olabilmesi için daha insanca olmasını isterdim. Hani bazen öyle yerler vardır, sistem kurulmuştur, makine gibi işler her şey. Bana hep soğuk gelir oralar. Sanayi devriminden sonra her yer öyle demeyin sakın bana, neyi kastettiğimi anladınız siz.
“İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel. Bu dakikada, bugünün güzelliği, gökte ay, uzakta güneşin bir billur bahçe gibi pırıltısı; hiçbir şey değil… Bütün bunlar kötü resimler gibi…”
Tekrar tekrar okuduğum bir diğer hikâye de Gün Ola Harman Ola olmuştu. O da sırf başlangıcıyla bile beni etkiledi:
“Siz bir adamı hiç görmeden, iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde yaşadığını bile bilmeden, birdenbire, zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup sigara içen, gözkapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı ihtiyar bir adamı hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla andınız mı? Hiç içinize taş gibi, ağır bir su gibi bir sevgi oturdu mu? Oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan.”
Bir yazara vazgeçin şu yazımı okumaktan dedirtmek kolay mıdır sanıyorsunuz? Böyle güzel yazmak da kolay değildir zaten ama üstüne basarak da şöyle güzel bir şey yaz denilse mesela, ne yalan söyleyeyim, belki ben de alınırım, hiç mi yazmadık bugüne kadar diye.
“- Şöyle güzel bir şey olsun.
Mercan Usta’nın suratı elli derecelik rakı gibi sertleşmişti.
-Eh, dedi, elimizden geldiği kadar gayret ederiz. Delikanlı anlayışlı biri olacak ki:
-Kusura kalma, hoş gör Usta, dedi, bilmez miyim? Sen kötü şey yapar mısın? Ben başka şey söylemek istedim, ağzımdan başka laf çıktı. Sandığın üstüne bir şey yazmanı isteyecektim de.
-Yok oğul, dedi Mercan Usta, ayak altına yazı yazmam. Ama sen söyleyeceğini söyle. Ben ona göre bir şey düşünürüm. Yazdırmak istediğin yazıyı okumuş gibi olursun belki. Söyle bakalım.
-Şey… Mercan Usta. ‘Gün ola harman ola.’”
Geçen gün bir yoruma cevap yazarken fark ettim, hangi kitap hakkında yazsam, sanki o yazarın kalemiyle yazıyorum. Bizim lisedeki edebiyat hocamızda öyleydi, çok ilgimi çekerdi o zamanlar. Her hafta bambaşka biri olurdu sanki. Bir bakardık Fuzûlî olmuş, Su Kasidesi’ni anlatmıyor, adeta yaşıyor. Öbür hafta tam biz hocamızı artık tanıdık, bu dünyada gözü yok sanırken Nedim olup, bize İstanbul’un paha biçilmez güzelliğini anlatıyor, herkesi hayata bağlıyordu. Biz dayanamayıp, bunu nasıl yaptığını sorduğumuzda da öğretmenliğin bunu gerektirdiğini şöyle vurgulardı: “Ben bu duyguları hissetmeden size aktaramam.” Ben öğretmen değilim ve bu ufak benzerliği de zaten yeni keşfettim. Bilinçli yaptığım bir şey değil yani ama tam da bu kitap hakkında yazmadan önce, artık yazmaktan vazgeçmeyi ciddi ciddi düşünmem, kendime yeni hobiler aramam, hatta kaç gündür kitap bile okumamam bir tesadüf olabilir mi?
“İnsanlara ağır ağır sokulmaya çalışıyordum. Babadan kalma ev, anamın sayesinde gürül gürül işliyordu. Bense, orada kafamı kuma sokmuş devekuşu gibi oldum önce. Artık bütün günümü ve gecemi burada geçirecektim. Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen ‘müsrif çocuk’ ruhuyla seyrediyordum. Niyetim yazı yazmak bile değildi. Balığa çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, safveti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu muvaffakiyetler, şöhretler düşünmeden, ‘Düşünürsem Allah canımı alsın!’ düşüncesiyle yeniden bulabilirsem, kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım…”
Yazarımız küsmeyi bir çeşit tersine ilgi olarak tanımlıyor. Küslüklere hiç katlanamayan ben, bu tanımı da çok sevdim. Doğru değil mi sizce de? O da bir çeşit ilgi göstermek sayılamaz mı? Neyse ki yazarımız bizlere küsmüyor ve yazmaya devam ediyor. Onun hikâyesi de var bu kitapta:
“-Kim gel de çalış demiş ona, gelmeseydi.
Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına dikilmişti. Kahveciye:
-Kalkacağız, kalkacağız, dedi.
Ayağa kalktı. Kendisi için laf işitmiş adama:
-Zararı yok hemşerim, dedi, zararı yok. Vermesinler, istemez…
Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Hikâyenin tamamını okuyunca daha iyi anlayacaksınız, mesele burada sadece kendisine balık verilmemiş adam değildi. Zaten yazarımız tek bir şeyi anlatmıyor ki hiçbir zaman. Siz bazen sadece balıkları ya da balıkçıları anlatıyor sanabilirsiniz. O başkası için laf işiten adamı da anlatıyor. Yeri gelince bizzat kendisi de lafını esirgemiyor. Elbette biz onlardan bir pay fazla alacağız, diye kendini savunan balıkçılara aslında ne yaptıklarını açık açık şöyle diyerek yüzlerine vuruyor:
“-İki pay almak zaten hakkınız. Ona bir şey diyen yok, ama siz öyle yapmıyorsunuz ki…
-Ya ne yapıyormuşuz?
- Çocuklara dörtte bir pay, sessiz sedasızlara yarım pay, şöyle biraz kafa tutana bir pay veriyor, artanı yine pay ediyorsunuz.”
Gördüğünüz gibi adaletsizlik, haksızlık her yerde. Ahmet Şerif İzgören çok güzel anlatıyordu bunu bir kitabında ama şimdi hangisindeydi hatırlamıyorum. İşin içine girmeyince bilmiyorsunuz ama girince anlıyorsunuz ki diğer sektörler de hiç farklı değil. Sonuç olarak insanın olduğu yerde gariplikler de oluyor kaçınılmaz olarak. Bu arada bundan bir ay önce bir komşumun ona hiç selam bile vermediğimden şikayet ettiğini söylemiştim, sonra düşündüm acaba bunu yazmakta hata mı ettim diye ama öğrendim ki yazarımız bu konuda benden çok daha katıymış:
“Hani ben kendi hesabıma, bütün bütüne kayıtsız kalmayı tercih ederdim ama, buna bu ara mevsim uygun değildi. Lakayt bir hal takınabilmek için bereket yaz geliverdi. Oh! Kimselere selam vermiyorum. Senede dört kelime konuşmadığım adama nezaketen gülmeye bile mecbur değilim. Görmemezliğe geliyorum. Başımı çeviriyorum. Ama insanlar tuhaf! Kendilerini sevmeyen, önem vermeyene daha bir büsbütün tutuluyor, kendisini küçük görür gibi olana -hakikatte onları küçük görmekten çok uzak bir histi bu- musallat oluyorlar.”
Geçenlerde bir yerde konusu geçmişti, hiçbir şey değişmiyor mu acaba diye konuşuyorduk. Verilen bir örnek de Fuzûlî’nin Şikâyetnâme’sinden olunca dikkatimi çekmişti. Hani diyor ya orada, “Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar” diye, üstelik şimdi bakınca gördüm ki Kanuni döneminde yazılmış bu eser. Acaba Muhteşem Yüzyıl’da işlenmiş midir bunun hikâyesi diye de merak etmedim değil. Anlatıldığı kadar muhteşem değil miydi acaba o günler?
Neyse konudan daha fazla uzaklaşmadan, gelelim kitabın bizim gibi yazma sevdalıları için en güzel bölümü olan Sait’ten Hatıralar’a. Bu hasta halimle bile yine de kitabı okudum, üzerine notlar aldım, üstünden uzun bir demlenme süresi geçti yeter demedim, her zaman ki gibi belli başlı sitelere kitap hakkında neler yazılmış diye bakayım dedim.
Ancak yazılan bazı yorumlar beni artık çileden çıkardı. Ben beğenmedim, bana göre değil ya da bana hitap etmedi diyebilirsiniz her şey için. Ben bütün bunları anlayışla karşılarım. Ama yazara yönelik kişisel eleştirilerde bulunamazsınız hiçbir zaman. Abartılmış bir balon vs. diyemezsiniz. Bunu kabullenemiyorum. Bakın Bedri Rahmi de yazarımızı anlatırken benzer şeylerden söz ediyor aslında:
“Hani bazı ressamlar vardır. Resimlerini şöyle rastgele, kalenderce, gelişigüzel yapmışlardır, dersiniz. Eserlerinde en ufak bir titizlik, aşırı bir itina sezilmez. Öyle resimler ki herkese:
-A… A… Bu kadarını ben de yaparım yahu! dedirtir. Ve bu yüzden başımıza bir sürü amatör çıkartırlar.”
İtiraf edeyim, ben de o amatörlerden biriyim aslında. Ama asla yazılanları küçümseyerek bunda ne var ki, ben de yazarım diyerek çıkmadım yola. Sadece yazmak geldi içimden ve sürekli olarak dünden daha iyi yazmaya çalışıyorum. Bu benim için yeterli. Sadece kendimle yarışıyorum yani. Yine de insan merak ediyor büyük ustalar acaba nasıl yazıyor diye.
“Ressam o gevşekliği, o başıboşluğu, o yumuşaklığı, uysallığı çok uzun, çok zahmetli etütlere borçludur. Sait’in yazılarındaki o canım kolaylık, o kendiliğinden akış, o kalenderlik de öyle bir kalenderlikti. Şöyle bir çırpıda döktürdüğü yazısı olacağını pek sanmıyorum.”
Ben müsvedde kullanmayı pek sevmiyorum. Ama kağıtları ziyan etmeyi de hiç istemiyorum. Bir yerde müsvedde olmak için ayrılmış bir kağıt varsa, ki bu çok fazla oluyor benim işimde, onun en kuytu köşelerine bile bir şeyler not alıyorum. Ama bunlar daha çok böyle ilginç kelimeler, değişik duygu durum halleri oluyor. Bir çırpıda yazmak öyle kolay değil her şeyi. Zaten Bedri Rahmi de bu çıkarımını boşa yapmıyor, üzerine şu konuşmayı bize aktardığında onu daha iyi anlıyoruz:
“-Onu bir daha yazacağım, dedi.
-Peki bendeki müsveddeler?
-Müsveddelere boş ver. Ben yazdığımı beğenmezsem olduğu gibi müsveddeleri atar, yeniden yazarım, dediğini gayet iyi hatırlıyorum.”
Daha sonra bu müsveddelerle hikâyeyi karşılaştırdığında, yalnız yedi sekiz cümlede bazı kelimelerin değiştiğini görüyor ve şu tespitte bulunuyor:
“Bana verdiği müsvedde el yazısı ile olduğuna göre hikâyeyi oturup yeni baştan yazmış olması lâzımdı. Ara yerde başka bir müsvedde var mıydı? Eğer dediği gibi aynı hikâyeyi yeni baştan yazmışsa aradaki kardeşlik şunu açıklıyordu: Sait, hikâyesinin bütün cümlelerini, bir şiir yapısı gibi ezberliyordu. Hiç olmazsa sayılı bir zaman içinde hikâyesi son virgülüne kadar kafasında hazırdı.”
İşte sırf bu bile Sait Faik’in ne kadar büyük bir yazar olduğunun tek başına kanıtıdır bence. Buna rağmen bu kitabı okuyup da yazarın abartıldığını söylemek için okuduğunu anlamamak, biraz kıskançlık ve fazlasıyla da art niyet gerekiyor. Hadi ben hastayım, moralim bozuk, canım sıkkın, tersine ilgi duyuyorum hayata diyelim, kitap okuyan sayılı insanlar, bari siz yapmayın! O acımasız yorumlarınızı görüp de bu güzel kitapları okumaktan vazgeçenler oluyordur.
Yine upuzun bir yazı olmuş. Muhtemelen bu yazıyı da okumaktan vazgeçecekler. Ama bu çok önemli değil. Ben yazacaklarımı yazdım, benden söylemesi.
3
Henüz hiç yorum yapılmamış.
