Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu,Sevmek Ölüm Gibi Bir Şey mi Gerçekten?

Her hikâyenin üç anlatanı olurmuş: Biri yazarın anlattığı, diğeri okurun anladığı ve sonuncusu da okurun anlattığı. Bu üçlüye bir ekleme yapmak istiyorum. Bir de yazarın yıllar sonra okuyup, anladığı versiyonu var bence. Şimdi size bir kitap hakkında, uzunca bir yazı yazacağım. Artık hepimiz biliyoruz ki bu kitaplar bahane. Ben aslında burada içimi döküyorum. Evet, ortada bir kitap var, hatta ondan muhteşem alıntılar da var. Ama sonuçta bir tarih var, hayat devam ediyor bir yandan ve ben bir aralıktan sağ çıkmaya çalışıp, yazıyorum bütün bunları beni asla tanımamış olan insanlara. Aynı zamanda yıllar sonra dönüp okuyabilmek için en çok da kendime yazıyorum. Zaten kitaba adını veren mektup da şu şekilde başlıyor:

“Sana, beni asla tanımamış olan sana,”

Yine uyku tutmayan bir gece, daha fazla dayanamadım ve kalktım saat 5'te. Hakkında yazılmayı bekleyen 3 kitabım ve hali hazırda okumaya çalıştığım 2 kitabım var. Ama şu an en uygun kitap, buymuş gibi hissediyorum. Çok da garip bir seçim oldu aslına bakarsanız. Yıllar sonra dönüp baktığımda yine vay be, ne günlerdi ama bunu da atlattıysam, bunlar da geçtiyse eğer, her şey geçecek demektir diyeceğimi ümit ediyorum kendi kendime.

Buna inanıyorum çünkü bir benzerini az önce yaşadım. Bundan tam 2 yıl önce buradaki ilk hikâyemi yazmışım ve orada ortada bir hikâye falan yoktu. Çok kızgındım kendime. Öyle öfkeliydim ki, bu insanlar neden böyle diye neredeyse isyan edecektim. Dedim ki dur, yapma. Yaz sen en iyisi, elinden ne geliyorsa onu yap. Ama ne yazacaktım, o zamanlar böyle kitapları bahane ederek her şeyi yazabileceğimi bilmiyordum. Önce yazı için bir kapak resmi bulayım bari o sırada gelir aklıma ne yazacağım dedim ve bulduğum arı fotoğrafıyla ilk hikâyemi yazdım. Sadece kendim için yazmıştım o yazıyı. Başka kimsenin bırakın beğenmesini, okumak isteyebileceğini bile düşünmüyordum. Sonradan okuyunca kendimi bile tanımadığımı şimdi anlıyorum. Kendim için yazmış ve kendimi yazmıştım ama artık ben o kişi değildim. O günler geçmişti artık, üzerinden iki sene geçmişti hatta. Dile kolay. Şimdi artık sağlam bir dayanağım da var ya, daha bir inanıyorum demek ki bu günler de geçecek.

Dün hayatımda bir dönüm noktası daha gerçekleşti ve her dönüm noktasında olduğu gibi, yine hayatımda çok sevdiğim birini kaybettim. Üstelik bugünün geleceği belliydi. En azından ben biliyordum uzun süredir. Söylemişti yani, onun için sevinmiştim bile. Kaç senedir aynı odada, yan yana çalışabilme şansına sahip olduğum için ne kadar şükretsem az diyebileceğim bir iş arkadaşım, bir dostum, bir ağabeyim işten ayrıldı. Öyle bir ayrılıştı ki bu, hepimiz biliyorduk öncesinden. Zaten bana iş çıkarmamak için böyle ayın son günü çıkmıştı. 

Muhasebeyi bana sevdiren bu adam; bu işin sadece bu dünya için değil, öteki taraf için de yapılması gerektiğini öğretti bana. Hiçbir muhasebe kitabında geçmeyen, anlatılmayan, bu dünya ve ahiret arasındaki dengeyi, mizanı, aktifleri, pasifleri, kaynakları ve varlıkları o sevdirdi bana.

Her hafta Cuma namazlarına erkenden giderdik onunla beraber. Bunda ne var ki, bu zaten olması gereken bir şey diye düşünmeyin sakın. O kadar işin gücün arasında, günün Cuma olduğunu bile unuttuğumuz olmuştu çünkü bir kere. O zaman da o ağır, vakur ve ne olursa olsun sakin kalabilen o adamın ne kadar telaşlandığını, küçük bir çocuk gibi aceleyle abdest aldığını görmüş, gülmüştüm. Zaten o esprili tavrıyla, ince ruhuyla ve keskin zekasıyla hep güldürürdü beni Ahmet Ağabey ama ilk defa dün ağlattı…

Aynı gün, onun çıkışını verirken üç yeni personel girişini de yaptım. Hayat böyleydi işte, biri gidiyor, biri geliyordu. Ama ben çok iyi biliyordum ki bir akıl hocamı daha kaybetmiştim. Etrafım belki daha kalabalık olacaktı, hatta diğer arkadaşlarımla şimdi daha çok görüşecektim. Bunu tahmin edebiliyorum ama hiçbir şey eskisi gibi de olmayacak. Onu da çok iyi biliyorum. Zaten bakın yazarımız da bu kitapta ne diyor:

“Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.”

Bu kitabı okurken de aklıma gelmişti, çok sevmek bir hata mı acaba diye. Yani bu kadar sevmek, hastalık gibi bir şey bir yandan. Her şey tadında olmalı hayatta, dengeli olmalı, mizan şaşmamalı. İşte bu kitapta şaşıyor o denge mesela. Bunu birçok yerde görüyorsunuz. Ben hep rahatsız oldum oraları okurken. Sevdiği her şeyi adama bağlıyor mesela mektubu yazan karakterimiz. Bütün güzellikleri, hoşuna giden her ayrıntıyı, her noktayı. Hiç aklına gelmiyor bunu da bir yaratan var. Ama ne zaman ki sevmediği bir şey yapıyor o adam, bu sefer isyan ediyor. Sana kızmıyorum, yanlış anlama diyor bir de. Bizim bazı arabesk şarkılar misali isyanım Allah’a diyor. 

Halbuki tam tersi olması gerekmiyor mu? Senin kalbine o aşkı koyan Allah çünkü, bütün aşkların, sevgilerin seni en nihayetinde O’na ulaştırması gerekiyor. Ve biz insanlar olarak, aciz yaratıklarız. Doğru dürüst sevmeyi bile beceremiyoruz, severken bile incitebiliyoruz. Ağzımızdan kötü bir söz çıkabiliyor. Hiç bilmeden kalp kırabiliyoruz. İşte burada bütün bunlar hep kara bahtım, kör talihim yüzünden deyip isyan edersek, mizan bozulur. Dengeyi bir daha sağlayamayız. Severken iyiydi de, ayrılırken mi kötü oldu yani? Bu nasıl sevmek böyle? Sırf o sevgiyi tattığı için bile insanın gece gündüz Allah’a şükretmesi gerekmiyor mu? Ben sevdiğim zaman böyle seviyorum. Ya da böyle sevmeye çalışıyorum diyeyim, daha doğru bir ifade olsun. Biliyorum ki bu düşünceler korkutucu gelebilir bazılarına. Hastalıklı gibi bile görünebilir. Ama bana inanılması için de bir çaba içerisinde olmadım hiç. Bir şeye inanılmaması onu yok etmiyor ki sonuçta. Ama bence kitaptaki kadın ilk hataya orada düşüyor:

“Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez. Senden tek istediğim, şu anda sana kaçmakta olan acımın hakkımda ele verdiği her şeye inanmandır.”

Sanki inanmasa ne olacak, değil mi? Tabii ki insan anlaşılmak, karşılık görmek, dinlenmek istiyor ama olmazsa da dünyanın sonu değil sonuçta. Hep iyiliklere odaklanmak gerekiyor hayatta diye düşünüyorum. Sonra bakın dün ne öğrendim:

“İyi insanlar, iyi insanların hayatına dokunuyor.” Gerçekten bu böyle. Benim sözüm değil zaten kısalığından belli oluyordur ama ne kadar güzel bir ifade, değil mi? Ben böyle sayfalarca yazıyorum sonra biri çıkıp tek bir cümle ediyor, hepsinden daha fazla şey anlatıyor ya, hayran oluyorum. Onlar hayatla şiir yazıyorlar sanki. Bense sadece bir şeyler karalıyorum.

Bu arada gerçekten demeyi de hiç sevmem. Sanki bu zamana kadar yalan söylüyormuşum da sadece bu söylediğim doğru dermiş gibi geliyor bana. Bir de dürüst olmak gerekirse diye bir kalıp vardır mesela. Ona da takılırım hep. Ne demek dürüst olmak gerekirse? Gerekir tabii ki, hatta önce o gerekir. İlk o lazım bile denebilir. Onun için de önce kendimize karşı dürüst olmamız gerekiyor ya işte onu beceremeyince böyle yanlış tabirler giriyor dilimize. Zaten ne geliyorsa başımıza bu tarz yanlış tabirler ve yanlış anlaşılmalar yüzünden gelmiyor mu?

“Sanki bir ateşin içine düşmüştüm, bu sevecenliğin yalnızca ve yalnızca bana yönelik olduğunu sanıyordum…”

Her kalp ayrı bir dünya ama o dünya bizim etrafımızda dönmüyor. Zaten dünya bile güneşin etrafında dönüyor yani bırakın dünyayı, biz galaksinin de merkezinde değiliz. İnsanlar bunu ilk öğrendiğinde muhtemelen dünyanın düz olmadığına içerlememişlerdir. Onların asıl takıldığı konu merkezde dünyanın olmamasıydı bence. Asıl bunu kabul edememişlerdi. Çünkü bunu kabul etmek o dönem için çok büyük bir aydınlanma gerektiriyor. Şimdi 21. yüzyıldan onlara ne kadar cahillermiş demek kolay, halbuki onlar sadece bilmiyordu. Sahi biz ne istediğimizi biliyor muyuz acaba?

“Hayır, aslında gitmedim: Bir şey beni kaskatı bacaklarımla ve titreyen oynak yerlerimle mıknatıs gibi senin kapına çekti. Sana daha önce de söylediğim gibi, ne istediğimi doğru dürüst bilmiyordum.”

Sevmek mi daha güzel yoksa sevilmek mi diye düşünmüştüm bir dönem. Hakkında yazdım mı hiç şimdi hatırlamıyorum ama ulaştığım sonuçlardan birinde şöyle diyerek sevmeyi savunuyordu birisi: “Sevmek daha güzeldir çünkü sevildiğinden asla emin olamazsın.” Yani yine geldik inanma, güvenme konusuna. “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diye soruyor ya Nazım Hikmet, bence sorarken açıklıyor cevabı. Bu soru aşağıdaki satırları okurken de aklıma geldi. Acaba yardım etmek mi daha güzeldir yoksa yardım almak mı? Gariptir ki bunun üzerine çok düşünmez kimse, tabii ki yardım etmek der geçeriz. Peki ama her yardım aynı samimiyetle, aynı niyetle mi yapılıyor?

“Sen herkese yardım edersin, istediği takdirde sana en yabancı olana bile. Ama çok tuhaf bir iyilik seninkisi, herkese açık olan, böylece de isteyenin ellerine sığdırabileceği kadarını alabileceği bir iyilik; büyük, sonsuz büyük senin iyiliğin, fakat aynı zamanda da –affına sığınarak söylüyorum– tembel bir iyilik. Uyarılmak istiyor, gelip alsınlar istiyor. Sen, ancak yardıma çağrıldığında, senden istendiğinde yardım ediyorsun, hoşlandığın, zevk aldığın için değil fakat utancından, zayıflığından ötürü yardım ediyorsun. Sen –izin ver de açıkça söyleyeyim bunu– sıkıntı ve acı içindeki insanı mutlu olan kardeşlerine yeğlemiyorsun. Ve senin gibi insanlardan, hatta onların en iyilerinden bile bir şey istemek zordur.

Gelelim kitabın sonuna ve belki de en sevdiğim cümlesine. Çünkü genel olarak ben kitabı okurken üzüldüm, sanki az derdim varmış gibi kadını geçtim bir de adam için üzüldüm. Böyle bir sevgi olmaz olsun bile dedim. Yani kalpsiz biri değilim ama mektubun yazıldığı adamın ne yapması gerekiyor bu mektuptan sonra? Ya da onun yerinde olsanız siz ne yapardınız? Bu kadar duygu sömürüsü yapılması ve bu kadar yoğun bir şekilde sevilmek de güzel bir şey olmasa gerek. İşte tüm mesele sanırım o sevgiyi doğru bir şekilde dönüştürmekte yoksa böyle iki tarafı da harap ediyor bu kadar büyük bir aşk bile.

“Fakat kim … evet, şimdi, bundan sonra kim yaş günlerinde sana hep beyaz güller yollayacak? Ah, evet, vazo boş kalacak, bir zamanlar yılda bir defa olsun etrafında esmiş olan o hafif nefes, hayatımdan sana gelen o küçücük rüzgâr, evet, o da solup gidecek! Sevgilim, dinle, senden rica ediyorum … bu, benim senden ilk ve son ricam … benim hatırım için yap bunu, her yaş gününde –çünkü yaş günü, insanın kendi üzerinde düşündüğü bir gündür– güller al ve onları vazoya koy. Yap bunu, sevgilim, başkalarının yılda bir defa sevdikleri ölmüşleri için bir ayin yaptırdıkları gibi sen de bunu yap.”

Doğum günleri hakkında ben de aynı şeyi düşünüyorum. Muhasebedeki yıl sonu işlemleri gibi, herkesin kendini sorguya çektiği önemli günlerdir benim gözümde. Yani öyle hiç de sevinçle, coşkuyla kutlanacak günler değil de daha çok kimlere borçluyuz, kimlere verdiğimiz vaatler havada kaldı, hangi sözlerimizi tutamadık kendimize karşı, hangi sevdalarımız karşılıksız çıktı? Bunların hesabını vermemiz gereken günlerdir bence doğum günleri. 

Bir de böyle şu an benim yaşadığım gibi dönüm günleri var hayatın. Kimse doğmuyor ve çok şükür ki ölen de yok. Ama tıpkı Özdemir Asaf’ın dediği gibi ölüm gibi bir şey oluyor, gerçekten. 

Aynı güne çok fazla hüzün birikti bugün. Kelimenin tam anlamıyla her şey üst üste geldi. Neyse ki O var dediğim kim varsa teker teker terk etti beni. Sanki hepsi anlaşmış, aralarında karar vermişler gibi, her şeyi aynı güne sığdırmayı başardılar. Üstelik artık öyle her içim daraldığında, kafam karıştığında sanki bir başkasından bahsediyormuşum gibi, “Bir insanın başına önce şu, sonra da bu gelirse, ne yapması gerekir?” diye soracağım kimsem de kalmadı. Zaten ben de hiç öyle bir ağabey olamadım kendi öz kardeşime bile. Hep doğru yolu aradım ama yol gösteremedim kimseye. Bana bir şey soran da olmadı. Daha da kötüsü, anlatsam bile dinlemediler. Burada sadece böyle kendi kendime yazıyorum artık. Yine de gitmeden son hayat dersini de vermişti bana Ahmet Ağabey, onu da yazayım da unutmayayım: 

“Dervişin birine sormuşlar, Rabbinle aran nasıl, diye. Çok iyi, demiş. Hep O’nun dediği oluyor.

Sonra konuşmuştuk üzerine uzun uzun. Biz hep sebeplere takılıyoruz, sonuçları hiç bilmeden sebeplere üzülmekle geçiyor ömrümüz, gibi bir şey demişti bana. O zaman çok iyi anladığımı sanmıştım onu ama sonra, hem de çok değil birkaç saat sonra o sebeplerden biri çok üzdü beni. İnsanın elinde değil bazı şeyler. Canınızı en çok en yakınınızdakiler yakıyor ya biraz da o insanın içine oturuyor. Fiziksel olarak hasta olacak gibiydim zaten kaç gündür, şimdi bu üzüntünün yanına hiçbir fiziksel acı yaklaşamaz gibi hissediyorum. Ama biliyorum, O’nun dediği oluyor ve olacak. Bu bana güç veriyor.

Neyse ne diyordum, zaten karışık olan yazı, kafam gibi iyice karıştı. Benim masam da böyle bazen çok karışıyor ama çekmecelerim hep düzenlidir. Her şeyin yeri bellidir. Hiçbir şeyi öyle saatlerce aramam, düşünmeme bile gerek kalmadan elim kendiliğinden gider, hemen bulurum aradığım şeyi. Eskiden herkes böyle sanıyordum ama çocukken annem ortalığı toparladığında; görünürdeki her şeyi, ona göre benim yarısı boş olan çekmecelerime sıkıştırıp bütün düzenimi bozardı. Yetmezmiş gibi bir de evi topladığını söylerdi. Ona çok kızardım o zamanlar ama sonradan fark ettim ki çoğu insan böyle yapıyormuş zaten. Normali buymuş yani. Halbuki ortalığı toplamak derken ben dolapların, çekmecelerin içini düşünüyorum daha çok. Dışarıda kalanların ne önemi var? Önemli olan senin sakladıkların, özenle katlayıp, dizdiklerin değil mi? Kimilerine göre değil. Ve benim mizacım bu belki de.

Zaten bana çok duygusalsın da diyorlar bazen. Oysa ben o kadar acımasızımdır ki, bir bilseler. Canım yanar, üzülürüm ya da üzerim diye düşünmem asla. Bu kitaptaki mektup bana yazılmış olsaydı mesela, hiç okumazdım bile. Yırtıp atardım. Ne gerek var olmuş bitmiş bir şeyi düşünüp üzülmeye? Eğer sevdiysen beni ve karşılık göremediysen, yok dediğimde de bana kızmaman lazım diye düşünüyorum. İşte bu kadar acımasızım. Bir insan hem acımasız, hem duygusal olabilir mi?

Ya da tamam diyelim, hadi duygusal olayım. Suç mu ki bu? Ne olmuş yani? Ki ben sevdiğimi de hiç belli edemem. Ediyorsam eğer artık siz düşünün ne kadar çok sevmişim. Çünkü ben hiçbir zaman insanlara onları ne kadar çok sevdiğimi gösteremedim. Zaten bana kalırsa mümkün de değil bu, öyle iki kuru sözle olacak iş değil yani. Ben hep onları kalbimin en güzel yerine koydum, sakladım, muhafaza ettim. Evet, belki hiç saatlerce aramadım onları ama elim her göğe açıldığında, her kalbime gittiğinde onlar da geldi aklıma, onları da andım. Sözleri kulaklarıma, yüzleri gözlerimin önüne geldi. Hepsi çok iyi insanlardı ve hepsi hayatıma dokundu.
Biraz fazla manevi bir yazı oldu bu ama mektuplara olan zaafımı bilenler bilir. Zaten yanlış zaman ve yanlış insan konusunda da uzman sayılırım. Bir de üstüne dünden beri yaşadıklarım denk gelince, dua gibi de bitireyim en iyisi: Allah hepimizi iyi insanlarla karşılaştırsın. Onların değerini bilmemizi nasip etsin.
4
Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Çok teşekkürler, sizi yeniden görmek ne güzel :) Evet o yazınızdan sonra not almıştım filmi ama hâlâ seyredemedim. Sonradan da aklıma gelmedi. Şimdi yeniden hatırladım sayenizde. Kitap da çok güzel gerçekten. Bitirdikten sonra üzülmemiz, kızmamız ya da ne olursa bize hissettirdikleri bile bunu kanıtlıyor zaten. Biraz fazla yoğun sadece. Gerçi benim bu yazım da aynı şekilde sanırım. Zaten hangi kitap hakkında yazsam biraz da onun yazarı gibi yazıyorum galiba. Bunu da yeni fark ettim.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli