Havada Bulut, İnsan Ne Yazmalı ve Sait Faik Pinti miydi?
Geçen hafta bahsetmiştim artık yazmaya çok fazla vakit ayıramadığımı. Her şey o kadar çok birikti ki nasıl yetişeceğimi hiç bilmiyorum. Hâlâ bir ay önce bitirdiğim kitaplar hakkında yazmaya devam ediyorum. Her sene sonu zaten bu gibi yoğunlaşmalar yaşayıp, Aralık ayında radikal kararlar alıp yeni yıla yeni umutlarla başlamaya alışkın biri olarak yine benzer bir döngüye girmek üzereyim sanırım. En iyisi hiç uzatmadan kitabın içindeki hikâyeleri sıralayayım:
Havada Bulut, Ay Işığı, Havada Bulut, Büyük Hulyalar Kuralım, Karidesçinin Evi, Yorgiya’nın Mahallesi, Kurabiye, Korkunç Bir Pastane, Eleni ile Katina, Falcı Matmazel Todori, Birinci Mektup, İkinci Mektup, Sonu, 1 Nisan’da Bir Erik Ağacı İle Konuştum, Mehmet Bey’e Göre Sait Faik Pinti miydi? / Rıfat Ilgaz
Yanlış yazmadım iki tane Havada Bulut isimli öykü var ve farklı gibi görünse de bütün hikâyeler birbiriyle bağlantılı aslında. Daha doğrusu devamı gibi diyebiliriz. Hani Panait Istrati bazı kitaplarına bazı karakterlerin isimlerini verip anlatıyor, sonra da onlardan başka kitaplarda da bahsediyordu ya. Ben o zaman bunu keşfettiğimde de çok beğenmiştim bu tarzı. Bu kitapta da Sait Faik benzer bir şeyi tek bir kitap altında yapmış gibi hissettim ben.
Bir hikâyede mesela köpeğiyle konuşan bir adamdan bahis açıyor. Zaten kitabın kapağında bu yüzden bir köpeğin resmi var. İlk gördüğüm zaman bir bağlantı kuramamıştım ama okuyunca anladım bunun nedenini.
“Bu adamın nesi var? Sizin gibi bir adam, diyemezsiniz, gören göz kılavuz istemez: Adam köpeğiyle konuşuyor be birader! Halbuki biz, birçok insanın eşyayla, duvarlarla, kendi hayalleriyle, yataklarıyla, aynalarla, kiminin hatta kravatıyla; genç kızların sandıktaki çeyizleriyle, genç erkek çocukların kendi vücutlarıyla sevişip konuştuklarını işitir, biliriz.
Şairlerin yıldızlar, rüzgârlar, meçhul kadınlar, göller, uzak memleketler, iki bin metreden geçen bulutlar, muhacir kuşlarla; balıkçıların sandalları, oltaları, balıklarla konuştukları bir hakikat olduğu halde, bu adamın köpeğiyle konuşması memlekette müthiş bir dedikoduya sebep olmuştu. Ben kendi hesabıma, bu adamın aşk yüzünden bu hale geldiğine de inanmam. Bana kalırsa bu adamın tabiat dışı bir hali de yoktur ya!.. Ama, benim gibi hiç kimse düşünmüyor; ne yapabilirim? Hatta adamcağızın kendisi bile hafif kaçıklığına emin… Benim fikrim şu: Bu adamın köpekle konuşması insanları sevdiği halde onlarla konuşmamasından, hatta nasıl diyeyim, insanlarla ruhi alışverişinde onlara çok düşkünlüğünden, insanları merak edip bir türlü öğrenememesinden…”
Haruki Murakami’nin bir kitabında kediyle konuşan bir kahramanımız vardı, Sahilde Kafka’da ki Nakata Amca. İster istemez onu hatırladım bu satırları okurken. Her ne kadar o kitap kurgu da olsa, gözümde canlandırabilmiştim onu. Şimdi Sait Faik’ten okuyunca ise her şey çok daha net gözünüzün önüne geliyor. Gerçekten de bizde olsa böyle olur diyeceğiniz o kadar çok şey okuyorsunuz ki, bir ara okumayı bırakıp hangi sayfaların fotoğrafını çeksem diye düşünürken buldum ben kendimi.
Bir yandan da kafamda tasarlıyorum bunların üzerine şunları yazarım diye. Ama öyle kalabalıklar içinde oturup yazamıyorum hiç. Bilmiyorum aslında yazabilirim belki ama böyle bir pratiğim yok henüz. Aslında güzel bir etkinlik bile olabilir benim için bu. Bunun sanki çok özgün bir fikirmiş gibi böyle yazarken aklıma gelmesi de ayrı bir olay. Muhtemelen ben de yazarımız gibi bir takım endişelere sahibim.
“Ben muharrir olduğumu saklamış değilim. Ayıp değil a, yazı yazmak! Bunu ilan etmekten de hiç hoşlanmazdım. Şimdi sabahları gazinonun bir köşesinde herkesin karşısında yazıyorsam, onun yüzündendir. Eskiden gider, çam altlarında yazardım. Şimdi, oh bir masam var! Önüme kahve geliyor. Önümden kızlar geçiyor. Açıktan açığa yazı yazabiliyorum.
Diyeceğim; posta müvezziinin bana faydası dokundu!
‘Çam altlarında oturur, mektuplar yazar… Kim bilir kime yazıyor? Ne yazıyor?’
Yırtmış olduğum bir yazıdan öyle manalar çıkarmış ki, utandım. Bir defasında da az daha dayak yiyordum: ‘Vay efendim! Bizim hayatımızı yazmaya kalkmış: Kim oluyor bu herif?’ diye üzerime yürüdüler.”
Yazmak gerçekten çok değişik bir tecrübe kazandırıyor insana. Aktif bir düşünme hali sağlıyor. Bazen de merak ediyorum, ne yazmalı insan diye. Güzel şeyler yazmak, okunası betimlemeler yapmak istiyorum. Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum. Biraz da bunun için okuyorum bazen. Usta yazarların bunu nasıl yaptığına dikkat etmeye çalışıyorum. Bu yüzden Sait Faik okunmalı diyorum, bu sayede hayata başka bir gözle bakabiliriz diye düşünüyorum.
“Onun, insanın gözlerinin içine bakan, insanı seven hali, küçücük işleri tatlı bir süratle atılarak, sevinçle yapması, sonra sakin, çekilmesi, görülecek bir şeydi.”
Havada Bulut’un benim için en güzel yanlarından biri de içinde yer alan mektup bölümleri oldu. Yazarın her hikâyeyi nasıl bitirdiği zaten dikkatimi çekmişti. Aynı şekilde mektuplara nasıl başladığı da beni çok etkiledi.
“Bir dakika evvel, elimde kalem kâğıt yokken, seninle konuşuyor, sana yazıyordum. Elimde kâğıt kalem olmadan yazı yazdığımı söylediğim halde senin karşımda olmadığını söyleyemedim. Şunu bir şair yahut deli kafasının tuhaflığı say! Sen karşımdaydın. Bunu söylemek güzel bir şey değil, değil ama galiba samimi. Bütün benim gibiler sevgililerinin karşısındaymış gibi olurlar; sürüden ayrılır mıyım?
Demin sensiz, kalem kâğıtsız, seninle ve kalem kâğıtla gibi oturup birçok şeyler konuştum, yazdım. Bu yazdıklarımın, konuştuklarımın çoğunu beğenmiş olacağım ki, kalktım. Kalem kâğıt aradım. İşte oturdum, yazıyorum.”
Üzerinden o kadar zaman geçmiş olmasına ve içinden hiçbir alıntım olmamasına rağmen kitabın son bölümünde yer alan, “Mehmet Bey’e Göre ve Sait Faik Pinti miydi?” yazısı hâlâ aklımdan çıkmıyor. Mal varlıklarının çoğunu ve bütün eserlerinin telif haklarını Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlayan Sait Faik’in, o yıllarda yazılarının da para getirebileceğini ispatlamaya olan naif çabası, gülümsettiği kadar düşündürdü de. Kendime yeniden, yeni yeni sorular sordum. Cevaplarını bulamadım ama şuna emin oldum. Sait Faik büyük bir aşkla yazmış bütün bu kitaplarını.
“Bugünlerde aşk üzerine kitaplar okudum. Bir tanesinde diyor ki: ‘Aşkın ilk tezahürü, hayranlıktır.’ Ben bu hayranlığı duymak için otuz beş sene bekledim. Senin âşık olman için bir dakikaya ihtiyacın olduğunu sonradan öğrendim. Ben bu güzel dakikayı doğuramadım. Hayran olmayı doğuramadım. Ötesi çorap söküğü gibi gidecekti.”
Sait Faik okumalarıma devam edeceğim. Umarım hakkında yazmaya da devam edebilirim. Bazen yazabilmek için bir dakikalık bir boşluğa bile ihtiyaç duyabiliyorum ama umarım yakında eskisi gibi yeniden uzun uzun yazacak vaktim olur. Sonrası zaten yazarımızın dediği gibi çorap söküğü gibi gelir diye umut ediyorum.
Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
4
Henüz hiç yorum yapılmamış.
