Muhteşem Gatsby
Filmini seyrettim dediğim Di Caprio’nun oynadığı versiyondu ama pek hatırlamıyordum. O kadar çok beğendiğimi söyleyemezdim çünkü bende öyle bir etki bırakmamıştı. Gerçi kim bilir hangi ortamda, hangi şartlarda seyretmiştim. Bazı kitaplar mesela otobüste, metroda okunursa pek akılda kalmaz. Hikâyenin içine giremezsiniz. 37 ekran tüplü televizyonda Yüzüklerin Efendisi’ni seyredip abartıldığı kadar güzel değilmiş demek gibi bir hataya düşmemek için film hakkında değil, her zaman ki gibi kitap hakkında konuşmak, not aldığım alıntıları paylaşmak istiyorum.
Francis Scott Key Fitzgerald’ı ilk defa bu kitapla okuduğumu sanıyordum ama gördüm ki Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’ni de o yazmış. Dolayısıyla okuduğum ikinci kitabı oldu. Yazıldığı dönem çok beğenilmemiş ama sonradan kıymeti anlaşılmış bir kitap olmuş Muhteşem Gatsby. Bu bakımdan kitabın kaderi de Gatsby’e benziyor diyebiliriz. Kitaba geçmeden 1974 yılında çekilmiş olan Robert Redford’ın oynadığı filmin daha güzel olduğunu söylüyorlar. Seyreden varsa yorumlarınızı bekliyorum.
Çevrelerine ışık saçan insanlar vardır. Renkli bir auraya sahip ya da yıldızı yüksek diye bahsedilir onlardan. Duymuşsunuzdur belki. Ya da benim gibi 30'lu yaşlardaki insanlar nur yüzlü tabirini duymuştur. İşte böyle insanların değerini bilmek gerekir. Onlar sizin hayatınıza da anlam katarlar. Kitabımızın anlatıcısı Nick Carraway, böyle birini görüyor ve hikâyemiz başlıyor.
O parıldayan insan Nick’e göre kitaba adını veren Gatsby. Gatsby’e göreyse aşık olduğu Daisy. Kitapta hikâye devam ederken Nick’in 30 yaşına girdiğine şahit oluyoruz ve bu korkutucu yaşla ilgili şöyle diyor:
“Otuz yaşındaydım. Önümde yeni on yılın uğursuz, tehditkâr yolu uzanıyordu.”
Gördüğünüz gibi Nick karamsar bir insan. Hayata bakış açısı bu şekilde ve bunu zaman zaman dile getiriyor. Yaşına biraz takıntılı bile diyebiliriz. Bir yerde de otuz yılı şöyle tanımlıyor:
“Otuz; on yıllık bir yalnızlık vaadi, azalmaya yüz tutmuş tanıdık bekâr erkekler listesi, içi boşalmaya başlamış coşku çantası, dökülmeye başlayan saçlar.”
Olaylar 1920'li yıllarda yani 1. Dünya Savaşı’ndan sonra geçiyor. Dolayısıyla Nick’in karamsarlığını anlayabiliyoruz aslında. Ama insanlar kendilerinde olmayanlara meyillidirler. Gatsby ise tam anlamıyla bir iyimser. Hayallerinde yaşayan, geçmişi bile değiştirebileceğine inanan idealist bir insan.
“Geçmişi geri getiremezsin.”
“Geçmişi geri getiremez miyim?” diye haykırdı kulaklarına inanamayarak. “Niye, elbette ki getiririm!”
Sanki geçmiş burada, evinin gölgesinde pusuya yatmış da yalnızca o erişemiyormuş gibi çılgınca çevresine bakındı.
“Her şeyi eski haline getireceğim,” dedi, kararlı biçimde başını sallayarak. “Görecek.”
Üstteki diyalogda dikkatinizi çeken şey nedir? Tek bir cümle kuruyor Nick sadece. Üstelik söylediği söz her ne kadar doğru da olsa, gereksiz yere insanın umudunu kıran türden. Verilebilecek hiçbir mantıklı cevap yok. Sizin elinizi kolunuzu bağlıyor bunu söylerken. Ama Gatsby sıradan bir insan değil, buna bir soruyla karşılık veriyor. Tartışılmaz bir gerçeği ilk defa duyuyormuş gibi inkar ediyor. Yetmezmiş gibi buna karşı çıkıyor. Sonra bir vaatte bulunuyor ve görecek, diye bitiriyor konuşmasını. Sadece kendisini ve karşısındakini bu imkansızlığa ikna etmekle kalmayıp, bir de sevdiği kızı işin içine katıyor. Koyduğu hedefin nedenini, niçinini belirliyor. Nasıl olacağı onun için hiç önemli değil. Çünkü hayatta 4 çeşit insan vardır diyor yazar:
“Yalnızca kovalanan, kovalayan, meşgul olan ve yorgun olan vardır.”
Gatsby tam anlamıyla bir kovalayan. Ama sadece kovalananı kovalamakla meşgul olan ve sonunda yorgun düşen bir kovalayan. Nick’in tabiriyle bir gün bunu anlıyor ama tabii ki çok geç oluyor:
“…bir düşün ardında o kadar uzun süre yaşamak için çok yüksek bir bedel ödediğini anlamış olmalıydı.”
İnsan böyle bazı şeyleri öğrenince üzülüyor, çok geç öğrendiği için hayıflanıyor. En kolay da kendini kandırıyor. En çok kendine yalan söylüyor, derdim ben de sık sık. Ama artık kendimi öyle eskisi gibi kolayca kandıramadığımı fark ediyorum. Bunun nedenini belki de bu kitaptan, Nick’ten öğrenmiş bulunuyorum:
“‘Otuz yaşındayım,’ dedim. ‘Kendime yalan söyleyip bunu da onur sayabileceğim yaşı beş yıl geçtim.’”
Okurken bir yerden sonra acaba bu kitabı Murakami neden bu kadar çok sevmiş diye düşünmedim değil. Sadece Caz Çağı’nda geçiyor diye olmasa gerek dedim kendi kendime. Bu arada sanki o döneme çok hakimmişim gibi caz çağı deyip geçmeyeyim, ben de bu kitapla birlikte öğrendim zaten. Başta 1. Dünya Savaşı sonrası nasıl böyle bir dönem yaşanmış diyecektim ki bizim Lale Devri’ni hatırladım.
Buna dair herhangi bir açıklama bulamasam da bence Murakami gibi yazarlar bu kitapta en çok Gatsby’nin defterindeki çizelgeden etkilenmiş olabilir. Onu olduğu gibi paylaşmak istiyorum:
“Yataktan kalkış…………………………………..…………….……….6:00
Ağırlık çalışması ve duvara tırmanma……….…………….……....6:15–6:30
Elektrik vb ders çalışma…………………………….……….……...….7:15–8:15
İş………………………………………………………………………….…8:30–16:30
Beyzbol ve spor………………………………………….……………….16:30–17:00
Güzel konuşma, dik durma ve bunu sağlama alıştırmaları….17:00–18:00
Gerekli buluşlar üstünde çalışma…………………………………..19:00–21:00
GENEL KARARLAR
Shafters’da ya da …’da (bir isim, okunmuyor) artık zaman harcamak yok.
Sigara içmek ya da sakız çiğnemek de yok.
Gün aşırı yıkanılacak
Her hafta bir geliştirici kitap ya da dergi okunacak
Haftada 5 dolar (üstü çizilmiş) 3 dolar biriktirilecek
Anneye babaya daha iyi davranılacak”
Bence İmkansızın Şarkısı’ndaki Nagasava en çok bu bölümden etkilenmiş olmalı. Hepimizin günü 24 saat ama bakın bazı insanlar kendilerine nasıl zaman ayırmayı başarıyor. Kabul ediyorum, maalesef bizim ülke şartlarında 16.30 iş çıkışı için çok iyimser bir saat. Ancak ben aldığı kararlara da dikkat çekmek istiyorum. İnsanın bundan sonra artık şuraya gitmeyeceğim, sigara içmeyeceğim gibi kararlar alması ne kadar kolay ama uygulaması ne kadar zor değil mi? Hele para biriktirmek, Gatsby’nin bile beşin üstünü çizip üç diye düzelmesini sağlayacak kadar zor. Ayrıca anne babaya daha iyi davranmak, gerçekten bir yerlere yazıp sık sık okumamızı gerektirecek kadar önemli.
Yine bu yazıya başlamadan kitap hakkında yazılanları olabildiğince okumaya çalıştım. Çekilmiş olan videolara da baktım. Hiç ummadığım kadar şey çıktı karşıma. Bazen neredeyse hiçbir şey bulamıyorum okuduğum kitaba dair ama kimi zaman da bu kitaptaki gibi o kadar çok şey çıkıyor ki karşıma hangisinden bahsedeceğimi şaşırıyorum. Nasılsa onlar bahsetmiş benim yazmama gerek yok diye kandırıyorum kendimi. Ama o videoların birinde tanıdık bir isme denk geldim. Yazılarını buradan da okuma şansına sahip olduğumuz Canan Ekinci Yılmaz’ın, Kitap Kurtları başlığı altında bu kitabı adeta bir ders gibi işlediği güzel bir videosu var. Bu kitabı sevenlerin ya da merak edenlerin mutlaka seyretmesini öneriyorum.
Paranın bir amaç değil ancak araç olabileceğini henüz öğrenememiş insanlar için özellikle bu kitap çok etkileyici olabilir. Ben de belki 20'li yaşlara girmeden okusaydım bu kitabı daha çarpıcı bulabilirdim. Buna rağmen düşenin dostu olmadığını, insanların çıkarcılığını ve iki yüzlülüğünü çok güzel anlatıyor diyebilirim. Ve bir yeşil ışık metaforu var, filmde de çok güzel işlenmişti diye hatırlıyorum. Bahsetmezsem eksik kalır diye son alıntımı ondan bahseden pasajdan yapıyorum.
“Daisy’nin rıhtımının ucundaki yeşil ışığı ilk keşfettiğinde Gatsby’nin uğradığı şaşkınlığı düşündüm. Bu mavi çimenliğe gelene kadar çok uzun bir yol katetmişti ve düşü gözüne öyle yakın görünmüş olmalıydı ki onu uzanıp eliyle kavrayamaması söz konusu olamazdı. Bu düşün çoktan geride kaldığını; şehrin ötesinde, cumhuriyetin kara tarlalarının gecenin içinde serilip uzandığı o engin belirsizlikte kaldığını bilmiyordu.
Gatsby, yeşil ışığa, yıldan yıla önümüzden geri çekilen o heyecan verici geleceğe inanıyordu. O zamanlarda aklımıza gelmiyordu bu, ama fark etmez — yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha da ötelere uzatacağız… Ve derken güzel bir günün sabahında…
Böylece akıntıya karşı kürek çekerek, durmaksızın geçmişe doğru sürükleniyoruz.”
Hayalinizin mümkün olmadığını, sadece bir hayal olarak kalacağını anladığınız bir an vardır. İnsan bunu anladığı zaman, zaman daha bir yavaş akmaya başlar, her şey bir anda anlamsız görünür gözüne. Madem olmayacaktı, bütün bunların anlamı neydi diye sorgularsınız kendinizi, hayatınızı. Bunları bizzat yaşayıp tecrübe etmektense önce böyle kitaplardan okumak, hissetmek, hayatta böyle şeyler de oluyormuş diye düşünmek bence çok büyük bir şans. Peki bunları okuyunca kendi başımıza gelmesini engelleyebilecek miyiz bu felaketlerin? Tabii ki hayır! Zaten amacımız bu olmamalı. Bazen sadece akıntıya karşı kürek çekiyor gibi hissedeceğiz yaşarken ama yaşamak böyle bir şey, biz sadece bir insanız, elimizden gelen, yapabileceklerimiz sınırlı.
Kitapların ilk cümlelerine çok fazla anlam yükleyen kitapseverler olduğundan bahsetmiştim daha önce. Ben onlardan değilim ama girişin önemli olduğuna katılıyorum. Bununla birlikte son cümleye çok dikkat edenler varmış. Onların varlığını da bu kitapla birlikte öğrenmiş oldum. En çok paylaşılan alıntı da bu olmuş ve yazarın mezar taşında da bu cümle yazıyormuş. Böyle en çok beğenilen cümleleri genelde ben hiç yazmamış oluyorum bazen ve acaba kaçırdım mı yoksa anlayamadım mı orayı diye düşünüyorum. Ama bu kitapta öyle olmadı. Hemen üstte yazmışım o cümleyi ama tekrar yazmak istiyorum.
“Böylece akıntıya karşı kürek çekerek, durmaksızın geçmişe doğru sürükleniyoruz.”
Kitabın giriş cümlesini ise hiç paylaşmadım. O giriş de çok etkileyiciydi ama benim zaten hayatımda benimsediğim bir görüş olduğu için sanırım onu yazmadım. Merak edenler varsa kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Zaten sadece 176 sayfa ve birçok insana göre adı gibi muhteşem bir kitap.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
4
Henüz hiç yorum yapılmamış.
