Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Denize Açılan Kapı, Adresi Bilmek ve Kalıplaşmış Sorular

Kitabı alırken isminden dolayı almıştım, başlığı bana çok güzel gelmişti. Yazarın kalemine artık alıştığım için hiç içeriğine bakmadım bile. İlk iki bölüm tek perdelik bir oyun şeklinde yazılmıştı. Bunu görünce korktum önce, hiç okuyamam böyle kitapları çünkü. Senaryo okumak da bana işkence gibi gelir diyeceğim şimdi sanki çok senaryo okumuşum gibi. Hemen hızla taradım kitabı ve kalan bölümlerin kısa hikâyelerden oluştuğunu görünce rahatladım. Ama yine bir gariplik vardı, isminden dolayı aldığım bu kitabın içinde o isimde bir hikâye yer almıyordu.

Neredeyse her hikayeyi bitirdikten sonra kapatıp uzun uzun düşündüm bu kitabı okurken. Sonra bir baktım ki sonuna gelmişim. Yazmaya başlamadan önce kitap hakkında yazılanlara biraz bakınca gördüm 10 kısa hikâye olduğunu, ben de not almıştım hepsini ama saymak hiç aklıma gelmemişti. Bana en fazla 5–6 hikâye okumuşum gibi geldi. Ama gerçekten 10 taneymiş: Kapıyı vuran kim, Beklenen, Ocak, Sabahın Seher Vaktinde Aman, Bir Adam, Karşılaşma, O Zaman, İt, Öteki ve Çekirgeler.

Yazarımız her birinde ayrı bir dünyadan, ayrı bir insandan bahsediyor adeta. Böyle olunca herkes farklı bir hikâyede kendini ya da bir yakınını görebiliyor. Ya da o dönemlere, zamanlara gidiyoruz yazarla beraber. Ben mesela bunu en çok O Zaman’da yaşadım. En çok onu okumakta zorlandım diyebilirim. Bu tarz kısa hikâyelerden oluşan kitapların en güzel yanı bence böyle zorlanabileceğiniz konular hakkında bile rahatlıkla okumanızı sağlaması. Çünkü biliyorsunuz ki birkaç sayfa sonra bu acı hikâye son bulacak. 

Hemen ondan sonra gelen İt de çok enteresandı. Onun bazı sayfalarını dönüp tekrar okudum ki bunu çok nadir yaparım, genelde sadece fotoğrafını çeker ve okumaya devam ederim. Ama o hikâyenin işlenişi, anlatım tarzı, çok değişik geldi bana. Oradan bir alıntım yok mesela ama aklımda en çok oradaki insanın nefsiyle olan mücadelesi kaldı. Bu kitabı okuyanlarınız varsa özellikle o hikâye hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. Gelelim benim unutmak istemediğim satırlara:

“… kız, hiç olmazsa bir peçete silkelemek, bir kül tablası dökmek için olsun çıkmaz mıydı balkona. Çıkardı elbet. Ama balkon karanlıktı. Kendi kör talihi gibi öyle bir konumda bulunuyordu ki sokak lambasının ancak karanlığı düşüyordu balkona. Gene de razıydı; karartıya bile, burada, hiçbir şey olmaksızın, hiçbir şey görmeksizin, sırf yakınlarda bir yerlerde bulunduğu bilincini taşımakta olmasından bile..”

Hiç böyle yakınlarında bir yerlerde olmaktan bile mutluluk duyduğunuz insanlar oldu mu hayatta? Bu da sorumu, elbette olmuştur ama benim asıl merak ettiğim, şu an ne kadar yakınsınız onlara? Eğer kabul edilebilir bir uzaklıktaysanız bile bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunun farkında mısınız? Sanıyorum ki değilsiniz. Yanlış anlaşılmasın, ben de değilim maalesef. Bu farkındalık öyle kolay kazanılacak bir şey değil. Çok nadir bunun bilincinde olabiliyorsunuz. Yoksa hiç kalpler kırmaz, ahlar almazdı insan. Yani bunun da bir işlevi var.

Üzerine biraz düşününce insan her şeye bir işlev bulabilir gibi geliyor bana bazen. Mektupların da hâlâ çok önemli olduğunu düşünüyorum ben mesela. Gerçi bunun üzerine çok düşünmedim ama mektup deyince illa üzerine bir pul yapıştırılıp postaya verilen beyaz zarfları kastetmiyorum. Bana kalırsa bu yazıya bile bir mektup gözüyle bakılabilir. Sizlere yazılmış ya da hiç okuyan olmazsa bile kendime yazdığım bir mektup diyebilirim ben bu yazıya rahatlıkla. Peki siz hiç bir mektup yazabildiniz mi?

“…aşktı bu, karasevdaydı, seviyordu. Ilıklaşmış çay dilini ıslatırken ağlayacak hale geldiğini anladı. Mektubu yırtmıştı, çünkü göndereceği adresi bilmiyordu, bilse bile gönderemezdi, emindi buna.”

Oturduğum yerden, bir ekrana bakarak hatta bazen ona bile bakmadan bilgisayarda yazıyorum ben bu satırları. Bir kalemle bomboş bir kağıda yazacak olsaydım, kim bilir kaç sayfayı ziyan eder, en sonunda da yırtıp atardım ben de yazdıklarımı. Burada yazarken bile bazen aklıma geliyor, kısayolları kullanmayı çok seven biri olarak bazen elim gidiyor, Ctrl A yapıyorum arada. Sonra derin bir nefes alıyorum. Sağ elimin serçe parmağıyla delete tuşuna uzanıyorum zorlanarak. Halbuki Enter’e bassam da benzer işlevi görecek, silinip gidecek her şey. Ama işte bir yandan da yapmak istemiyorum ya o yüzden elim varmıyor işte. Daha çok yazıyorum sonra. Öte yandan çok iyi biliyorum, adresi bilmek yeterli değil varmak için.

Yine ipin ucu kaçtı. Sanki tuhaf bir arkadaşınız gibi acayip şeyler söylemeye başladım. Yorumlarınıza geç de olsa dönüyorum ama bana pek soru soran olmuyor buralarda. Gerçek hayatta da hep aynı kalıplaşmış soruları soruyorlar, hiç cevaplayasım bile gelmiyor öyle olunca. Ben de genelde başka bir soru soruyorum. Bu arada gerçek hayat derken yanlış anlaşılmak istemem, sanki burası yalanmış gibi bir şey değil söylemek istediğim. Bunu da açıklamaya kalkarsam işin içinden çıkamayacağım sanırım. Anladınız siz benim ne demek istediğimi diyerek biraz uzun ama kesinlikle okunmaya değer bir alıntıyla devam etmek istiyorum.

“Dalgın dalgın yürümeye başladı. İçinde bir sürü sorular vardı, bir sürü cevaplar vardı, bir yere oturtamadığı, bir yere koyamadığı.. aslında yeni arkadaşları tuhaf, alışmadığı şeyler söylüyorlardı ona. Bir keresinde, bir yerde insanın ağlaması gerektiğini öğütleyen bir şey okumuştu. Ne ki nasıl ağlaması gerektiğini bilmiyordu. ‘Ağlayıp n’apacaksın kardeş?’ demişlerdi ona. Şaşırmış, bocalamış, işin içinden çıkamamıştı. Sonra kendini zorlayarak: ‘Belki böyle ilerleriz’ demişti. Bu kez de: ‘İlerleyip n’apacaksın kardeş?’ demişlerdi. Gülünç düştüğünü sanıyor, gülünç düşmüş olmaktan korkuyor, ama korkusunu hissettiği an da bu kez de nefsinin bir başka oyununa gelmiş olduğunu derinden derine duyumsuyordu. Gülünç düşmekten niçin korkuyorum, diye soruyordu kendi kendine ve cevap veriyordu: Çünkü nefsim gülünç düşmeyi istemiyor. Öyleyse gülünç düşmeye mi çabalamalıydı? O zaman da: ‘Gülünç düşüp de n’apacaksın kardeş?’ mi diyeceklerdi kendisine? Hayır, bu işin içinden çıkamayacaktı.”

Ağlayan birini görünce hiç dayanamam ben. Ama onu ağlamaktan da alıkoymam asla. Ağlamanın insana yararlı olduğunu düşünüyorum. Bence kesinlikle iyi geliyor insana ama günümüz şartlarında özellikle iş hayatında, geçtim ağlamayı, gülmek bile çoğu zaman kabul gören bir şey değil. Ama bizde de hiçbir şeyin ayarı yok, onu da söylemem lazım şimdi. Biz dert yanmayla, yakınmayla ağlamayı birbirine karıştırıyoruz. Bu da yetmezmiş gibi ağlanacak halimize de gülüyoruz. Nevi şahsına münhasır derler ya, koca bir ülke için denir mi gerçi bilmiyorum ama bu yazıyı yazmak için ayırdığım sürenin sonuna yaklaştığım için demek zorundayım. 

“Galiba tükeniyor, sevgi de tükeniyor, her şey de. Bir çaresi olmalı tükenmeyi önlemenin.”

Denize Açılan Kapı bende bu kapıları açtı. Kitap boyunca çok sevdiğim denizlerden ya da yürümekten bıkmadığım yollardan, geçmekten usanmadığım kapılardan bahsedilecek sandım. Şimdi denizin ne olduğunu yeni yeni anlıyorum galiba. Her şeyin tükenmesi canımızı yakabilir bazen ve buna bir çare bulamayabiliriz. Ama şöyle bir tekrar düşünsenize, her şey tükeniyor, her şey. Yani yaşadığımız bu zorluklar da geçecek. Su akar yolunu bulur, bir kapı kapanırsa başka bir kapı açılır. Bakın bu kitap da bitti mesela, bu yazı da tükendi. Bu uzun yazıyı sonuna kadar okuyabildiyseniz sizi tebrik ediyorum!



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

5

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli