Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

"Uzun Hikaye" Sizce Hangi Son Daha Güzel?

Uzun Hikaye’yi ilk 2012 yılında Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı, Osman Sınav’ın çektiği bir film olarak duymuştum ama seyretmemiştim. Bir kitaptan uyarlandığını hiç bilmiyordum. Zaten ben öyle çok fazla film seyreden, sinemaya giden biri değilimdir. Babam ve Oğlum’u bile geçen sene seyretmiştim ilk defa, çok fazla övülüyor diye. Böyle acıklı filmlere pek gelemiyorum ama bu kitabı okuduktan sonra filmini seyrettim merakla. Kitabın kapağında bile filmde çekilen fotoğraf vardı, yani seyretmezsem bu yazı eksik kalacak gibi hissettim. O yüzden şimdiden uyarıyorum, bu yazı hem kitap hem de film hakkında, özellikle de sonu hakkında bilgi içerecek. Bu konuda hassasiyetiniz varsa yazının devamını okumanızı tavsiye etmiyorum.


Yazarımız Mustafa Kutlu ile bu kitap sayesinde tanıştım. Beni şaşırtan ilk şeylerden biri bu kitabın 2000 yılında yazılmış olduğuydu. 12 sene bir kitabın filme uyarlanması için bana çok kısa bir süreymiş gibi geldi. Gerçi artık bu süreler çok daha kısalıyor ve muhtemelen daha da kısalacaktır. Hatta ben gelecekte metni yüklediğiniz gibi onu videoya çevirecek programlar olacağını düşünüyorum. Belki bunu animasyon düzeyinde yapanları bile vardır şu an ama ben ciddi ciddi filmlerin yapılabileceğini hayal ediyorum. Bu konuyla ilgili aklımda bir öykü taslağı bile var ama şimdi hiç o konuya girmeyeyim, uzun hikaye.

Böyle bir konuya girecekmiş gibi yapıp da sonra anlatmaktan vazgeçerler ya uzun hikaye diyerek, bu bana o kadar uç noktalarda duygular hissettiriyor ki şu an uygun kelimeleri bulmakta zorlanıyorum. Tamamen olaya, olayı anlatan kişiye ve onun anlatırken ki hevesine bağlı olarak değişen, kimi zaman “Evet, evet hiç o konuya girmeyelim şimdi” diye düşündüren ama bazen de “Ne olur anlat, ne kadar uzun olursa olsun, sabaha kadar dinlerim.” diye hiç huyum olmayan ısrarcılığa bile sürüklüyor beni. Hatta bu kadar ısrarıma rağmen düşük bir ihtimal ama olur da anlatmazsa alınıp, kırılabiliyorum. Benim için o kadar önemli yani bir şeyin hikayesi. Hele bir de öyle ağza bir parmak bal çalar gibi art niyetle yapılırsa bu anlatmama işi, ciddi ciddi karşı taraftan soğurum.

Geçen hafta kısa hikayeleri artık ne kadar çok sevdiğimden bahsetmiştim. Romanları zaten dizilere tercih ettiğimi söylemekten çekinmiyorum. Ki ben neredeyse her ay yeni bir dizi bitirebilen biriyim. Ancak bir de böyle bu kitap gibi uzun hikaye diyebileceğimiz bir tür de var aslında, değeri pek bilinmeyen. Tam olarak ikisinin arasında bir yerde ve ben hiç bilmediğim bir filme başlamak yerine rahatlıkla böyle yaklaşık 100 sayfalık kitaplara başlamayı tercih ederim. Bu kitap da tam olarak böyle bir oturuşta bitirebileceğiniz, daha da önemlisi bitirmek isteyeceğiniz bir kitap. Filmi mesela tek seferde bitiremedim ben, iki saat sürüyordu ve son yarım saatini öbür gün seyrettim. Bazen bir filmi bir haftada falan anca bitirebiliyorum. Öyle olunca tabii pek tadı da olmuyor ama kitaplarda bu kadar sorun değil bu mesela. Hem kitap okuyabilmek için biraz ışık ve sessiz bir köşe yeterliyken film için ya bir televizyon ya da bir bilgisayar gerekiyor. Telefondan bir şey seyretmeyi pek sevmiyorum. Telefondan okumak da mümkün bak, hem şarj da gitmez fazla. 

Kitabımıza geçemedim bir türlü, yazdıkça farklı konular açılıyor. Sanırım bu yazı da uzun olacak biraz. Fazla vaktim de yok şu an o yüzden böyle oluyor kusura bakmayın. Kısa yazmak daha kolay gibi gelir insanlara ama aslında o kısa yazılar uzun yazıların kısaltılmış hali oluyor genelde. Yani çok daha zordur kısa yazması. Ama benim gördüğüm kadarıyla yazarlar genelde önce kısa hikayelerle başlayıp, daha sonra roman yazıyor. Yazarımız da bu doğrultuda önce kısa hikayeler ve denemeler yazmış. Bu dönem 1968'den 2000'e kadar sürmüş ve bilin bakalım uzun hikaye yazmaya hangi kitap ile başlamış?

İki ana bölümden oluşuyor Uzun Hikaye. Önce küçük bir çocuğun gözünden her biri ayrı kitap olabilecek olayları okuyoruz ama hiçbirinde takılı kalamıyoruz. Çünkü bir yandan da bitmeyen bir yolculuk var kitapta. Ev olarak ilk yerleşilen yer bile bir trenin vagonu. Bunu okuduğumda gözümde canlandıramamıştım, nasıl bir şey acaba diye. Filmde seyredince o kadar da kötü değilmiş dedim yani uzaktan bakınca olabilirmiş gibi geliyor insana. Göz görmeyince gönül katlanır derler ama bazen de tam tersi insan görünce kafasına daha çok yatıyor bu tarz şeyler. O yüzden sanırım nadiren de olsa bazı filmler kitaplarından daha iyi olabiliyor.

İlk bölümün en önemli olayı, hatta belki de ana karakterimizin hayatının en önemli olayı uzun konuşmalardan, tartışmalardan doğmuyor, aksine uzun bir sessizlikle beraber çıkıyor karşımıza:

“Babam tek başına döndü. Elinde bir bohça, bana bir mızıka almış. Gülümsüyordu, ama bunda bir tuhaflık vardı. Kimse konuşmadı. Uzun, gergin bir sessizlik.”

Tabii biz daha ilk cümleyi okurken anlıyoruz durumu, küçük bir çocuk olmadığımız için. Burada, böyle bir durumda bile babasının gelirken gülümsemesi, gülümseyebilmesi kimilerine garip gelebilir ama bazılarımız bunu çok iyi anlayacaktır. Hatta bu satırlarda kendilerini bile görebilirler. Böyle büyük bir acı yaşayanlar kalanlara güç verebilmek için kendilerini o kadar zorlarlar ki, adeta her adımda sınırlarını biraz daha aşıyormuş gibi hisseder, hayata karşı ne kadar güçlü olduklarına inanamazlar. 

Bu güç biraz da göçten geliyor gibi geldi bana okurken. Kalkıp gitmek, her şeyi geride bırakabilmek. Kitabın ikinci bölümüne de yine böyle bir ayrılıktan sonra başlıyoruz zaten. Aradan biraz zaman geçmiş, kahramanımız büyümüş, artık küçük bir çocuk değil ama yaşananlar yine değişmiyor. Hep bir düzen kurma çabası hem kendisinde hem de adı sosyaliste çıkan babasında var ama mutlaka bir gün bir şeyler ters gidiyor. Belki de yaşamak böyle bir şeydir. Biz bir şeyler düzeliyor sanırken başka şeyler bozulur sürekli.

“Ancak hayat dediğin nedir ki? Anlaşılmaz bir sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey darmadağın olur.”

Yazarımız tıpkı kitaptaki anlatıcı olan kahramanımız gibi daktiloda bir oturuşta yazarmış eserlerini. Bunu öğrenince hangisi daha zor bilemedim. Bir oturuşta yazdığım yazılar oldu benim de ama tabii bunlar öyle ciddi yazılar değil. Ama hiç daktilo kullanmadım ve bu konuda pek hevesli olduğum da söylenemez. Aslında ben kalemle yazı yazmayı bile pek sevmiyorum. En son uzun uzun yazdığım yazı yine bu kitapla ilgiliydi. Not almak amacıyla iki küçük sayfayı hızlıca doldurmuştum ama iş okumaya gelince ne yazdığımı anlayabilmek için zorlandım. Okumakla hatırlamak arası değişik bir çabaya girişince de aklıma takılmıştı. Ben zaten telefonda da hiç kolay yazamam. Yani klavye olmasa benim yazarlık kariyerim başlamadan bitecek resmen. 

Kitap hakkında yazarla yapılan kısa bir söyleşiyi de seyrettim. Yazara sorular da soruyorlardı ve kitabın sonuna dair, kolaya kaçtığı gibisinden bir şey ima edildi bir okur tarafından. Yazarımız tabii ki gayet usturuplu bir şekilde nazikçe yanıtladı bu soruyu. Bunu görünce yıllar önce Cem Karaca’nın sunduğu bir televizyon programına katılan Barış Manço’ya sorulan anlamsız soruları hatırladım o an. Yani karşında Barış Manço var, ona bir soru sorma şansı yakalamışsın ve sen kalkıp bunu mu soruyorsun, diye isyan edesi geliyor insanın. 

Şimdi böyle diyerek yanlış anlaşılmak istemiyorum. Beni biraz tanıyanlar soruları ve soru sormayı ne kadar çok sevdiğimi ve önemsediğimi bilir. Ama burada dikkat çekmeye çalıştığım konu başka. Cenk ve Erdem ikilisinin şöyle bir ifadesi vardır bununla ilgili. Soru sorayım da ne olursa olsun felsefesi, derler. İşte tam olarak bundan şikayet ediyorum.

Bana göre kitabın sonu oldukça gerçekçi ve tam da olması gerektiği gibi bitiyor. Önce kitabı okuduğum için acaba nasıl çekmişler diye merak ettim filmi seyrederken. Mutsuz bir son uymayacak gibi de hissettim sürekli. Belki son yarım saati o yüzden ertelemiş de olabilirim bak. Şimdi geldi aklıma. Belki de kendimi o hayal kırıklığına hazırladım ara vererek. Ve kitabın aksine film ayrılıkla değil, bir anlamda kavuşmakla bittiği için mutlu bile oldum. Yani filme o son yakışmış bence. Dediğim gibi kitap her zaman okunur ama film için bir hazırlık yapmanız gerekiyor. Kalkıp bir de sonunda üzülmeye, depresyona girmeye gerek yok. Ama tabii şöyle de bir şey var, eğer filmdeki gibi olsaydı ortaya böyle bir kitap çıkabilir miydi? Bence reddedildikten sonra trende tek başına kalıp yazması çok daha mantıklı. 

Bu arada bu kitabın yazılma hikayesinden bahsederken kitaptaki parti yazısı geldi aklıma. Yazı birazcık uzun olacak ama onu da paylaşmazsam eksik kalır gibi hissediyorum. Yazının ne kadar güçlü bir enstrüman olduğunu filmde de çok güzel işlemişler bence. O sahneler seyretmeye değerdi. 

“Bilenler Bilir… Mahalli dilde ‘part’ diye bir kelime vardır. Bilenler bunun karın, göbek, mide, işkembe mânasına geldiğini bilirler. Ayrıca tarihte İskitlere komşu olmuş, göçebe olarak Mezopotamya’ya, İran topraklarına uzanmış, oralarda yerleşmiş ‘Partlar’ denilen bir kavim vardır, bu da biliniyor. İran efsanelerinde yiğit, savaşçı, aristokrat diye geçen Partlar zaman içinde Yunan âşığı kesilip, kurdukları saraylarda rezilane bir hayat sürmeye başlamışlar. Tabii halk bu gidişe tepki göstermiş ve sonunda Sasaniler iktidara geçerek Partların hakimiyetine son vermişler.
‘Parti’ kelimesi ise bize Fransızcadan geçmiştir. Dilimizde birkaç mânası ile kullanılıyor. 1. Parça, kısım. Mesela ‘Bir parti kumaş geldi’ deriz. 2. Bir siyasi gaye etrafında birleşenlerin meydana getirdiği kuruluş, fırka, hizip. Bu da malum mânadır. 3. Eğlence toplantısı. İşte bu mühim. Çünkü bizimkiler ‘Kokteyl partisi’ veya ‘av partisi’ gibi partciliği eğlence haline getirmişlerdir. 4. Bir defada oynanan oyuna da parti deriz. Mesela ‘tavla partisi’ gibi. 5. Kelepir, vurgun mânası ki, en önemlisi budur. ‘Partiyi vurmak’ deyimi büyük kazanç sağlamak demektir. ‘Partiyi kaybetmek’ ise elde ettiği bir kazancı, haksız biçimde geldiği makamı yitirmek demektir.
Şimdi, aziz okuyucular, dilimizde niçin ‘part’ diye bir kelime var olmuş, anladınız değil mi?
Hâlâ anlamamış olanlar için daha açık bir ifade ile şunları söylüyorum:
Şiş göbekler; gövdesi yağ bağlayanlar, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını sülük gibi emenler, sözlerim sizedir.
 Particiliği ‘part şişirmek’ diye anlayanlara karşıyız ve hep karşı olacağız.
Sakın ola ki, bu yazımızdan particilik ile uğraşanların tamamını kastediyoruz anlaşılmasın. İfadelerimizi başka noktalara çekmesinler.
Sözlerimiz kimedir o zaman?
Onlar kendilerini bilirler.
Hepsinin ipliğini pazara çıkaracağız.
Böyle biline.”

Başlıkta yazdığım soru aslında saçma bir soru biraz. Elbette filmdeki son daha güzel. Ama hangisinin daha mantıklı ve olası olduğunu sorarsanız, az önce de dediğim gibi kitap daha gerçekçi bence bu açıdan. Bu konuda sizlerin de düşünceleri varsa yorumlarınızı bekliyorum. Aman uzun hikaye deyip geçiştirmeyin beni.



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli