Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Aslan ve Tekboynuz, Sahne Etkisi ve Süngü Eğitimi

Bazı yayınevlerinin Aslan ve Unicorn adıyla ayrı bir kitap olarak sadece bu eseri bastığını gördüm ve yine değişik bir şeyi fark ettim. Unicorn denince gözümde hemen tek boynuzlu bir at canlanıyor, sanki daha önce görmüşüm gibi. Ama birebir çevirisi olmasına rağmen tekboynuz kelimesi bana pek bir şey ifade etmemişti. Kitabın bu bölümüne gelince, yine bir kısa hikaye zannettim başta. Acaba George Orwell fantastik tarzda da mı eserler vermiş diye düşündüm. Sonra hiç de öyle olmadığını gördüm…

Yazarın birbirinden ilginç mesleklerde çalıştığını yazmıştım daha önce. Bu yazıda belki de en çok gazeteciliğinden izler görüyoruz. Politik eleştiri diye bir tür var mıdır çok emin değilim ama varsa eğer o türe girebileceğini düşündüğüm bu eser şu cümleyle başlıyor:

“Ben yazarken, son derece medeni insanlar başımın üstünde uçup beni öldürmeye çalışıyor.”

Savaş döneminin filmlerle, kitaplarla tecrübe edilemeyeceğini düşünürdüm hep. Çünkü bazı şeyler yaşanmadan tam anlamıyla anlaşılamaz. En fazla dışarıdan fikir yürütebiliriz. Onların da çoğu ya abartıdır ya da hiç aklımıza bile gelmeyen çok önemli şeyleri es geçmişizdir. Bu yüzden savaş döneminde yaşayan insanların kitapları hep daha etkileyici gelmiştir bana. Bunun üstüne bir de savaşı yaşarken, savaşın içindeyken yazılmış kitapları bir düşünsenize. 

Mesela 1–2 sene öncesinde bütün dünya nasıl bir ruh hali içerisindeydi hatırlıyor musunuz? O günlerde yazılanları düşününce, herkesin tek bir gündeminin olduğunu görebilirsiniz: Hayatta kalma mücadelesi. Bu psikolojiyle yazılanları biraz da o ruh haline girip okumak gerekiyor bence. 

“Ulusların karakteristik özelliklerini saptamak kolay değildir. Bu özellikler saptandığındaysa, sıklıkla ya fasa fiso oldukları ortaya çıkar ya da birbirleriyle alakasız gibi görünürler. İspanyollar hayvanlara karşı zalimdir, İtalyanlar insanı sağır eden bir ses çıkarmadan hiçbir şey yapamazlar, Çinliler kumarbazdır. Bu tür şeylerin kendi başlarına bir şey ifade etmedikleri açıktır. Ancak bununla beraber, hiçbir şey sebepsiz değildir ve İngilizlerin dişlerinin kötü olması olgusu bile İngiliz yaşamının gerçekleri hakkında bir şeyler anlatabilir.”

En çok zaman geçirdiğiniz 5 kişinin ortalaması olduğunuzu savunanlar olduğu gibi coğrafyanın kader olduğunu söyleyenler var. Tabii bunların aksini iddia edenler de olacaktır. İnsanları belli kalıplara sokmayı hiç sevmem ama çevrenin ve dönemin koşullarının insanları etkilediğini düşünüyorum. 

“Avrupa’nın yeni dini olan ve İngiliz entelijansiyasına da bulaşan güce tapma, halka hiçbir zaman bulaşmadı.”

Ülkelerin sadece politikacılardan, askerlerden ya da iş adamlarından oluşmadığını unutmamamız gerekiyor. Yoksa hoşumuza gitmeyen bir devlet adamı yüzünden koca bir ülkeye kötü gözle bakabiliyoruz. O şekilde etiketleyebiliyoruz hatta düşmanlık bile besleyebiliyoruz. Oysa o ülkede her şeyden habersiz yaşayan o kadar çok insan var ki.

“İngilizcedeki en heyecan verici muharebe şiiri, yanlış yönde saldırıya geçen bir süvari birliğini anlatır. Ve son savaştan halkın hafızasına gerçekten kazınan dört isim Mons, Ypres, Gelibolu ve Passchendale’dir. Hepsi de ayrı ayrı felaket doğrusu. Sonunda Alman ordularının yenilgiye uğratıldığı büyük muharebelerin adları, halk tarafından hiç bilinmez.”

İngiltere’de yazılı bir anayasa bulunmadığını ilk öğrendiğimde bunun nedenini anlayamamıştım. Çünkü bunu basitçe sadece güvenle ya da özgüvenle açıklayamazsınız. Sonradan anladım ki bu aynı zamanda bir inanç meselesi, bir kabul görme, bir saygı gösterme hali. Bunu ne zaman hangi derste öğrendim hatırlamıyorum ama bir hukuk hocamız atlatmıştı. Belki de O, yazarın şu cümlelerini daha önce okumuştu:

“İnsan burada İngilizlerin çok mühim bir vasfıyla karşılaşıyor: Anayasacılığa ve yasallığa saygı; devletin ve bireyin üstündeki bir şey olarak, zalimce ve aptalca da olsa hiçbir şekilde ‘bozulamayacak’ bir şey olarak ‘kanun’a inanma. Bunun sebebi herhangi birinin kanunların adil olduğunu sanması değil. Herkes, zenginler için bir yasa, yoksullar içinse başka bir yasa olduğunu biliyor. Fakat hiç kimse bunun olası sonuçlarını kabul etmiyor, herkes kanuna olduğu şekilde saygı gösterilmesi gerektiğini farz ediyor ve bu gerçekleşmediğinde bir çeşit öfke duyuyor.”

Saygı deyince de aklıma geçenlerde öğrendiğim bir şey geldi. Almanya ve İngiltere’de futbol maçlarında skordan bağımsız olarak sürekli gol atmaya çalışılmasının asıl sebebi rakibe saygı duyduklarını göstermekmiş. Yani 5 de atsa 6 da atsa adamlar durmuyorlar asla. Biz bunu rakibi rezil etmek gibi algılıyoruz mesela. Öne geçtik, artık kazanmamız da garanti deyip aralarında pas yaparlarsa eğer, asıl bu saygısızlıkmış onlara göre. Bu gözle bakınca haklı gibiler gerçekten. Aynı eylemin bir kültürde saygı göstermek için yapılırken ötekinde bizzat bu eylemin saygısızlık olarak algılanması ne kadar ilginç değil mi?

“Britanya halklarının her birinin kendisini diğerlerinden çok farklı hissettiği son derece doğru. Örneğin, İngiliz olduğunu söylediğinizde, bir İskoç size bunun için teşekkür etmeyecektir. Bu noktada hissettiğimiz ikirciği, adalarımıza altı farklı isim vermemiz olgusunda da görebilirsiniz: İngiltere, Britanya, Büyük Britanya, Birleşik Krallık ve pek soylu anlarda Albion. Kuzey ve Güney İngiltere arasındaki fark bile gözümüze büyük geliyor. Ama iki Britanyalı bir Avrupalı ile karşı karşıya kaldığı anda bu farklar bir şekilde silinip gider. Amerikalılar hariç, İngilizlerle İskoçları, hatta İngilizlerle İrlandalıları birbirinden ayırt edebilen bir yabancıya çok nadir denk gelirsiniz.”

Sahne etkisi olarak dilimize çevrilen spotlight effect diye bir şey öğrenmiştim. Kalabalığa karışınca, karıştığımızın farkına varamamak şeklinde tanımlayasım geldi şimdi bunu. Kendimizi sahnedeymiş, herkes bizi izliyormuş gibi hissetmek, yaptığımız en ufak bir hata ya da saçmalığın anında fark edileceğini sanmak hepimizin zaman zaman düştüğü bir hatadır. Halbuki bu büyük bir yanılgıdır. Aslında kimsenin umurunda değilsinizdir. Çünkü ayırt edilmek hiç de kolay değildir.
Düşüncelerin de kolay kolay ayırt edilemediğini zannediyorum. Özellikle kalıplaşmış düşünceler neredeyse hiç değişmiyor. Hatta biz de maalesef bunu kabullenmiş olabiliriz. Peki yıllarca süregelen kalıplaşmış metotlara ne demeli? İnsan ilk başta bunların daha kolay değişebileceğini sanıyor ama yanıldığı aşikar:

“Aristokrasiden devşirilen yüksek rütbeli komutanlar, hiçbir zaman modern savaşa hazırlanamadılar çünkü bunu yapmak için dünyanın değiştiğini kendilerine itiraf etmeleri gerekiyordu. Daima köhnemiş yöntem ve silahlara sıkı sıkıya tutundular, çünkü her savaşı kaçınılmaz olarak bir öncekinin tekrarı kabul ettiler. Boer Savaşı’ndan önce Zulu Savaşı’na, 1914'ten önce Boer Savaşı’na ve şimdiki savaştan önce 1914'e hazırlanmışlardı. Şu anda bile İngiltere’ de yüzbinlerce insan, artık konserve açmak dışında hiçbir işe yaramayan süngüyle eğitiliyor.”

Geçenlerde yine böyle her şeye gelen abartılı zamlardan konuşurken konu dönüp dolaşıp, bu zamları yapanların art niyetli olmasına geldi. Hatta şu benzetmeyi bile yaptık; günü kurtarmak adına yapılan bu aşırı zamlar, savaşta düşmana silah satmaya benziyor. Teşbihte hata oldu belki ama o an için hararetle konuşurken bir an böyle bir cümle kurduğumu hatırlıyorum. İşin garibi herkes de bana hak vermişti. Şunları okuyunca o geldi aklıma:

“Askeri materyallerin düşmanın eline geçmesini engellemek gerektiği fikrini herkes paylaşıyor, ama en önemli piyasada satış yapmak bir ticaret zorunluluğu. 1939 Ağustos’unun sonlarında Britanyalı tüccarlar Almanya’ya konserve, kauçuk, bakır ve gomalak satmak uğruna birbiri ardına taklalar atarken, savaşın bir ya da iki hafta içinde başlayacağını açık ve net olarak biliyorlardı. Bu, boğazınızı kesecek birisine ustura satmak kadar akıllıca olsa da, ‘iyi iş’ ti.”

Bu yazıyla birlikte Neden Yazıyorum kitabını tüm bölümleriyle birlikte sizlerle paylaşmış oldum. Hali hazırda evde okunmayı bekleyen iki tane daha Orwell kitabı var. Umarım onlara da yakında zaman ayırabilirim. 



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.


Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.


2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli