Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Arachnoid Mater

Hayatta en sevdiğim insanlar hep yüzünde güller açan, etrafına pozitif enerji saçan neşeli insanlar olmuştur. Eminim birçoğumuz da böyle düşünüyordur. Tabii her yüzümüze gülene de ısınamıyoruz her zaman. 

Bunun nedeninin yalancı gülümseme denilen ya da sahte gülümseme diye tabir edebileceğimiz ve işin ilginci, hakkında hiçbir şey bilmesek bile bilinçaltında algılayabildiğimiz gülme şekilleri olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. 

Az önce hatırlamak adına tekrar baktığımda çok daha fazla gülümseme şekli olduğunu ama içten olanın tek olduğunu ve Duchenne gülüşü olarak adlandırıldığını öğreniyorum. Çok basitçe tanımlayacak olursak, gülümserken göz ve yanak kaslarının aynı anda çalışması diyebiliriz. Yani samimi bir gülümseme için kaz ayağı diye kötülenen kırışıkların oluşması gerekiyormuş. 

Acaba Arachnoid nedir, ne anlama gelir ve daha da önemlisi ilk kitabın sonunda Tesla’nın gerçek adının Pia olduğunu öğrendiğimiz gibi acaba o da bir karakter olarak karşımıza çıkacak mı ve Alef’ten sonra olaylar nasıl ilerleyecek diye merak ederken, gözyaşlarının da gülüşler gibi farklı türlerinin olduğunu öğreniyoruz:

“Gözyaşları dışarıdan sadece bir su damlası gibi gözükse de aslında içerikleri birbirlerinden farklıydı. Bilime göre 3 tip gözyaşı söz konusuydu. İlk tipe bazal gözyaşı adı verilmişti. İçeriği yağ ve koruyucu mukustan oluşan bu gözyaşı, gün içinde sürekli salgılanarak gözün kornea tabakasının kurumasını önlüyordu. İkinci gözyaşı tipine ise refleksel gözyaşı deniyordu. Soğan doğrandığında ya da dumana maruz kalındığında gözlerden salgılanan gözyaşı bu tipteydi. Bu gözyaşının en önemli özelliği içeriğinin bol miktarda sudan oluşmasıydı. Varoluşunun tek amacı göze temas eden zararlı uyaranı olabildiğince hızlı uzaklaştırmaktı. Üçüncü gözyaşı tipi ise şu an Galen’in gözlerinden kolundaki sargı bezine kendisini bırakan gözyaşlarıydı. Bilim insanları buna duygusal gözyaşı diyorlardı. Bu tip gözyaşlarının içeriğinde, diğerlerinden farklı olarak stres sırasında salgılanan ACTH hormonu ve ağrı kesici özellikleri olan enkefalin gibi maddeler de bulunmaktaydı. ‘Ağla, rahatlarsın’ cümlesi tüm varlığını bu maddelere borçluydu. Bununla beraber duygusal gözyaşlarının içeriği hissedilen duygulara ve bu duyguların yoğunluğuna göre de değişiklik gösteriyordu. Mutluyken akan gözyaşının içeriği ile acı çekme sonucunda akan gözyaşının içeriği asla aynı değildi.”

Yazarımızın tam bir sayısalcı kafasıyla olay örgüsünü kurduğunu, sık sık hissettim. Sonuçta kendisi de bir bilim insanı olan Serkan Karaismailoğlu, bize aslında çok iyi bildiğimiz ama nedense pek uygulayamadığımız ve her zaman işe yarayan bir yöntem hakkında Meryam aracılığıyla bilgi veriyor.

“İlk lokmayı yuttuktan sonra tokluk hormonlarının etkisini göstereceği süreç yaklaşık yirmi beş-otuz dakika içerisinde başlayacaktı. O nedenle bu süre içerisinde ne kadar yavaş yerse kendisi için o kadar iyi olacaktı. Bu yüzden Meryam her lokma arasında vakit geçsin diye içinden belirli bir sayıya kadar sayıyordu. İşin ilginci bu yöntem her zaman işe yarıyordu.”

Böyle her zaman işe yarayan yöntemler hep ilgimi çekmiştir benim. Bir şekilde her şeyi formüle etmek, en kolay ve kısa yoldan doğruya ulaşmak çok cezbedici bir şey sonuçta. Bunun bir de karanlık tarafa geçmek gibi bir yolu var aslında. Yeni bir bölüme başlarken çıkan alıntılardan biri, bana bunu hatırlattı nedense.

“Sana ışık tutanlara sırtını dönersen, göreceğin tek şey kendi karanlığındır.” René Descartes

Acaba o karanlık diye nitelendirdiğimiz şey aslında bir taraf değil de bizim içimizdeki kendi karanlığımız olabilir mi? Descartes da bu karanlığı ne zaman görebileceğimizi çok güzel özetlemiş bence.

İlk başta gülmek ve ağlamak demişken hiç konuşmaktan bahsetmemek de garip olurdu. Varsın olsun diyerek yine de bahsetmeyeceğim çünkü şuna dikkat çekmek istiyorum:

“Zamanında bir yerlerde okuduğu o cümlenin ne demek istediğini şu an çok daha iyi anlıyordu. ‘Küçük dertler konuşur, büyük dertler ise dilsizdir’ demişti derdin ne olduğunu bilen biri.”

Derdin ne olduğunu bildiğimi iddia edemem ama sabretmenin ne olduğunu ve ne kadar büyük bir güç gerektirdiğini çok iyi biliyorum. İnsanların bazen mecburiyetten çektikleri sıkıntıların aslında sabretmek olmadığını, eli kolu bağlı oturmanınsa sabretmekle alakası bile olmadığını düşünüyorum. 

Öte yandan gücün insanı çok kolay değiştirebildiğini sıkça gördüm. Şu alıntı hakkında ne düşünüyorsunuz onu merak ediyorum ya da sizi tanımlayan şeyler nelerdir? Hiç düşündünüz mü?

“Seni tanımlayan iki şey var şu hayatta. Elinde hiçbir şey yokken gösterdiğin sabır, elinin altında her şey varken sergilediğin tavır.”

Beni düşündüren bölümlerden biri de şu olmuştu, özellikle son cümleye dikkat etmenizi istiyorum:

“Köylüler ilk başta korktukları bu garip görünümlü adamı kısa zamanda çok sevmişlerdi. Çünkü bu adam âdeta kendini parçalarcasına çalışarak iki-üç kişinin yapacağı bir işi tek başına yapıyordu. Üstelik kendisine ne verilirse onunla yetiniyordu. Hakkında çok fazla dedikodu vardı. Kimisine göre hapisten kaçmış bir suçluydu ve polisten saklanmak için köye sığınmıştı. Bir başkasına göre okumaktan kafayı yemiş zengin bir Şehirliden başka bir şey değildi. Çünkü fakir olsaydı emeğinin hakkını bilir ve sonuna kadar isterdi.”

Fakirler gerçekten emeğinin hakkını biliyor mu yoksa yazarımız burada başka bir şey mi anlatmak istiyor ben orayı tam anlayamadım sanırım. Ama burada bahsedilen Perit’in o ruh halini anlıyorum az da olsa. İnsanın çok büyük bir kayıptan sonra bütün enerjisiyle koşuşturması, biraz da o acıyı unutmak için yapmak zorunda olduğu bir şey. 

Ne yaparsanız yapın illaki birileri bir etiket yapıştırıyor üzerinize ama ortaya ne kadar farklı bir çıktı çıkarsa çıksın, tepkiler ve şikayetler hep birbirinin aynısı farkında mısınız?

Hani dönem dönem çıkıyor ya birilerine ekmeğin kaç para olduğunu soruyorlar ya da başka birileri telefonunun modelini sorguluyor, telefonunu çıkar falan diyor. Bunlar bana hep boş konuşmalar gibi gelmiştir. En tahammülsüz olduğum şeylerden biri de zaten böyle abartılı şekilde uzun uzun konuşup da aslında hiçbir şey söylemeyen insanlardır. Bundan dolayı zaten yıllardır ne haber dinlerim ne de seyrederim. 

Üçüncü kitabımızda çok önemli bir rolü olacağı şimdiden belli olan Noah, en çok güvendiği arkadaşına öfkeyle baktığını okurken belki de bu yüzden onu çok iyi anlıyordum. 

“Noah, Alhazen’e büyük bir öfkeyle bakıyordu. Adamın yaptığı tek şey içi boş, süslü cümleler kurmak olmuştu. “

Noah deyince de aklıma Dark dizisi geldi. Oradaki isimler gibi bu kitaptaki karakterlerin adları da hep özenle seçilmiş, hepsinin ayrı alt metni var ve muhtemelen ben bunların yarısını bile anlamadım. 

Dark’tan bahsedince de aklıma orada elden ele gezen bir kitap vardı, o geldi. Onu da çok merak edip almış ama bu sene kapağını bile açamamıştım. Belki gelecek yıl onun hakkında da yazarım, tabii Dura Mater’den sonra.

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli