Bir Kitap - Pia Mater
Bir seneden uzun zaman geçmiş bu kitabı ilk okuyalı. Hatta bununla ilgili de bir yazı yazmıştım Seri Kitaplar diye. Az önce onu da okudum, sanki bir başkası yazmış gibi geldi.
Zaman geçtikçe insan da değişiyor gerçekten. Yine de kendinizdeki değişimi böyle dışarıdan üçüncü bir şahıs gibi görebilmek güzel bir his. Okurken o zamanki dertlerim gözüme çok naif göründü. Bir yandan da o dertleri şimdi nasıl hiç önemsemediğimi görünce de tuhaf geldi bu durum. Belki de yazarın şu cümlesini o zaman da okuyup etkilendiğim için uygulamaya koymuştum:
“Bir derdi unutmanın en iyi yolu, daha büyük bir derde sahip olmaktır.”
Bununla ilgili yazmayınca da sanki şimdi ilk defa okuyormuş gibi hissettim bu cümleyi. Zaten o yazıda da Zeigarnik Etkisinden de bahsetmişim ve tabii ki bu kitapta da satır aralarında geçiyor o konu. Daha bir sürü teknik denilebilecek bilgiyi o kadar güzel kurguya yedirmiş ki yazar, okurken keşke bize dersleri de böyle anlatsalardı okulda diye düşünmedim değil.
Serkan Karaismailoğlu’nun daha önce Kadın Beyni, Erkek Beyni kitabını da okumuştum. Daha sonra orada okuduğum şeyler o kadar çok karşıma çıktı ki, hemen Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum’u aradım, buldum ve yine hayretler içinde okudum. Ama bunlar sanki derse yardımcı araştırma kitapları gibiydi. Dili yine eğlenceli ve öğreticiydi ama Pia Mater de bence o iki kitap kadar bilgi veren ama bir yandan da hüzünlü bir çok hikayenin iç içe geçtiği kısa kısa bölümlerden oluşan muhteşem bir roman.
Böyle olunca insan nasılsa 5–10 sayfaya bu bölüm biter diyerek hazır Zeigarnik Etkisi’ni de tekrar hatırlayınca, yarım kalmasın diye bölümü bitiriyor mutlaka. Her bölüm de konuyla alakalı bir cümleyle başladığı için, kitap aslında bir anlamda da büyük bir okunacaklar, seyredilecekler ve hatta dinlenilecekler listesi anlamına da geliyor. Mesela daha önce hiç okumadığım Paul Auster’ın şu cümlesini bu sayede keşfettim:
“Bir insanı neden sevdiğiniz sorusuna cevap bulamıyorsanız, onu gerçekten seviyorsunuzdur.” Paul Auster
Bu arada Pia Mater’den hiç bahsedemedim, kitabı henüz okumayanlar ve okumayı düşünenler için gelecek satırlar eser miktarda spoiler içerir uyarısını yaptıktan sonra, şu satırları okurken zamanında bana da ilham olan çikolata geldi aklıma. Bu hikayeyi bu kitaptan okuduğumu bile hatırlamıyordum ama bu sahneyi kesinlikle unutmamıştım, bilinçaltımda bir yerlerde pusuya yatmış bekliyordu belki de.
“Adam, Tesla’nın bakışlarını görünce hızlıca yanına oturdu ve sepete baktı. ‘Komik gelebilir ama ufak bir sürpriz ile başlamak istedim. Geçenlerde bir makalede kakaonun sinaptik bağlantıları güçlendirdiğini okumuştum. Yani bir konuşmadan önce çikolata yemek, o konuşmayı daha çekilir hale getiriyor sanırım’ dedi. Tesla zaten şaşkınlık içerisindeyken duydukları karşısında daha da şaşırıyordu. Kendisi de bir ara çikolatanın beyin üzerine etkilerini merak etmişti. O sırada benzer bir bilgiyi okuduğunu hatırlıyordu. Ama bu adamın bu bilgiyi biliyor olmasına şaşırdı. Demek ki adama boşuna Fizyolog demiyorlardı. Tesla’nın kafası o kadar garip bir durumdaydı ki şu an en son düşüneceği şey bir çikolata yemek olurdu. Fakat tam o sıra adam sepetten bir çikolata çıkardı ve Tesla’nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Çocukken bu çikolatanın hastasıydı. Belki de yeryüzünde en çok sevdiği şeydi.”
Tesla, hikayemizin esas kızı ve kitaptaki ilk değişik isim değil. Kitapta zamandan da hiç bahsedilmediği için, nasıl bir dönemde ya da daha da abartacak olursak hangi evrende geçtiğini bile bilmiyoruz hikayenin. Bu bakımdan her dönemde, her yaştan ve kültürden insanın rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir kitap olma özelliği de taşıyor bence.
Okurken o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki, bunlar sadece bilimsel araştırmalar değil. Hayata dair güçlü gözlemlerden de oluşuyor. Eğer şu doğruysa mesela, ben bırakın âşık olmayı, âşığın şapkalı yazıldığından bile emin değildim az öncesine kadar:
“Tıpkı üniversitede çok sevdiği hocasının sunumunda söylediği gibi, ‘Eğer âşık olup olmadığınız konusunda kafanız net değilse tek bir şeyden emin olabilirsiniz. Áşık değilsiniz. Çünkü aşk sorgulatmaz. Sadece çarpar. Öyle bir çarpar ki seni yere serer. Sen de yere serilmişken sana çarpan şeye değil de o an hissettiğin mutluluğa odaklanırsın. Serildiğin yerden gökyüzüne anlamsız bir gülümseme ile bakarsın. Bir anda beyninin arka planında, sürekli bir müzik çalmaya başlar. İşte o an anlarsın ki, gerçek hayatın en büyük eksikliği bu müziktir’.”
Hayatınızın eksiği müzik midir bilmiyorum ama müzik olmasa ayılıp bayılarak seyrettiğimiz o film ve dizilerde bu sefer sıkıntıdan baygınlık geçirebiliriz. Yani bu açıdan bakarsak eğer, gerçek hayatta bu kadar sıkılmamızın ve mutsuz olmamızın sebebi âşık olmamamız olabilir.
İnsanın böyle üstüne uzun uzun düşünmeden hangi duygu durumunda olduğunu bile bilememesi çok acayip bir şey değil mi? Üstelik burada olay daha da karışık tıpkı kitabımızın kurgusu gibi. Düşünüyorum o halde varım diyen Descartes’a inat, düşünüyorsanız o halde aşkta yoksunuz.
Şimdi insan kendini bilme konusunda bu kadar acizken, çevremizdekileri ne kadar tanıyabiliriz? Eğer bu konuda bir meraka sahipsek bile, ancak onların izin verdiği kadar tanıyabiliriz belki de. Bir de insanın adeta varsayılan ayarı olarak, sanki etrafındakileri çok iyi tanıyormuş zannetmesi yok mu? En büyük hayal kırıklarının, vazgeçişlerin sebebi bu olabilir mi acaba?
Son bir alıntıyla sizlerin de en azından bundan sonra olsa bile, yol ayrımına geldiğinizde şuna dikkat etmenizi öneriyorum:
“Hayatını vazgeçtiklerin belirler. Bu yüzden bir karar alırken neyi seçtiğinden ziyade, nelerden vazgeçtiğini çok iyi sorgula.” Anatole France
Down Brown bir kaç kitabını okudum bazılarını çok beğendim bazıları çok sıktı. Roman seviyorum ama her tarz değil. Polisiye ya da macera çok ilgimi çekmiyor.
Bu sabah ikinci kitabı bitirdim ve Dan Brown tarzı bir romanın ilk kısmı bence bu. Çeviri olarak değil de kendi dilimizde böyle bir eser okuyabilmek bence değerlendirilmesi gereken bir fırsat. Bir de benim Dan Brown'ı hiç beğenmeyen bir arkadaşım da vardı mesela. Yorumunuzu görünce onu hatırladım. Zaten genel olarak romanlara mesafeli insanlar da oluyor, onları da anlıyorum. Teşekkür ederim yorumunuz için.
