Bir Kitap - Jürgen Klopp
Uzun zamandır futbolla ilgili bir kitap okumuyordum ve hali hazırda Mesut Özil ve Messi’nin adını taşıyan kitaplara hâlâ başlayamadım ama doğum günümde ön siparişle kendime hediye olarak aldığım bu kitabı sonunda bitirmeyi başardım.
Bu kadar uzun süre bu kitabı bitirememe nedenim ise kitabın Liverpool’un son Şampiyonlar Ligi ve Premier Lig şampiyonluğunun hikayesini içermesinden kaynaklanıyor. Hikayesi derken, neredeyse bütün önemli maçların kırılma anlarından bahsediyor yazar ve ben de her ne kadar bu maçların özetlerini zamanında seyretmiş olsam da okudukça yeniden seyretmek istedim hep. Ve şunu fark ettim, gerçekten de Klopp’un dediği gibi insan bir yerden sonra sonuçları karıştırıyor ama o dönem yaşadığı duyguları hiç unutmuyor. Yani aslında bize dayatıldığı gibi mühim olan tek şey sonuç değil, o yolculuk.
Kitaptan ilk not aldığım şey, belki de benim de hayatıma en çok katmak istediğim özelliklerden biri olduğu için şu oldu:
“Klopp tahammül sınırı aşıldığı, bunaldığı ve kendine zaman ayırmak istediği vakit gayet net ve kesin davranırdı. Gitmesi gerektiğini hissettiğinde de giderdi. Kontrolünü hiç kaybetmeyen birisiydi.”
Bununla ilgili mesela dışarıdan, çok kaba bir hareket gibi görülebilecek davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor Klopp. Zaten bunu basın toplantılarında da bazen görebiliyoruz. Onun için kesinlikle bazı sınırlar var ve bu konuda çok korumacı. Bunu daha ilk dakikadan itibaren hissedebiliyorsunuz ve bence bu muhteşem bir özellik.
Yazar kitapta birçok röportajdan da alıntı yapıyor ve bence en güzellerinden biri şuydu:
“Hayatta her nerede olursanız olun, orayı daha güzel hale getirmek. Varınızı yoğunuzu ortaya koymak. Sevmek, sevilmek ve kendinizi çok ciddiye almamak”. Bu, Klopp’un 2008’de Stern dergisinin yönelttiği “Hayatta sizce önemli olan nedir?” sorusuna verdiği cevaptı.
Hazır biraz geçmişe gitmişken, benim daha önce hiç bilmediğim ve bence yine onun kariyeri için çok önemli olduğunu düşündüğüm dikkat çekici bir şeyi daha öğrendim:
“1987'de 1. FC Pforzheim’a katıldıktan birkaç ay sonra Eintracht Frankfurt’a geçti ve burada kulübün amatör takımı ile boy gösterirken diğer yandan da U-13 takımı yönetip spor bilimleri eğitimini sürdürdü.”
Yani Klopp daha futbolcuyken bile bir anlamda teknik direktörlük yapmaya başlamış. Zaten kariyeri boyunca da forvetten orta sahaya, hatta son yıllarında da savunmaya evrilmiş. Bu da bana bir zamanlar Fenerbahçe’de de oynayan eski bir Liverpool’lu Dirk Kuyt’ı hatırlattı. Hazır Vitor hocanın da gönderileceği konuşuluyorken, Kuyt da aslında çok iyi bir hoca olurdu diye düşünüyorum ben.
Konuyu dağıtmadan Jürgen hocamıza dönecek olursak, bakın kendisinin daha futbolcuyken, teknik direktörlük kariyeri nasıl başlıyor:
“Onun bir gün teknik direktörlüğe geçiş yapmak istediğini biliyordum” diyordu Heidel. Buna rağmen aklındaki tasarıyı Klopp’a aktarırken stresliydi — çünkü derhal oyuncu-teknik direktör pozisyonuna geçmesini teklif ediyordu ve “Şaka ediyor olmalısın” gibisinden bir yanıt almaktan endişe ediyordu. Fakat Heidel teklifini sunduğu an, Klopp bir an bile tereddüt etmeden “Kabul” demişti. Tek bir şartı vardı: Oyuncu-teknik direktör olmak istemiyordu, sadece teknik direktörlük yapacaktı.
Oyuncu-teknik direktör olayı zaten bana da hiçbir zaman çok sağlıklı bir şey gibi gelmemiştir. Elbette başarılı örnekleri olabilir ama aynı anda ikisini birlikte yürütmek bence çok yanlış bir kariyer değişikliği olurdu. İyi ki de böyle olmamış ve bakın Dortmund’dayken Klopp oyuncularından en çok ne istermiş:
“Weiland’ın tarifine göre, Klopp, nezaketin, mizahın ve çok ciddi, çok da titiz bir hazırlanma alışkanlığının eşsiz bir birleşiminin vücut bulmuş haliydi. Üzerinde çalıştığınız şeyi uykunuzda bile yapabilir hale gelene dek çalışmanızı ve çabalamanızı isterdi.”
Bu arada Klopp’u zamanında Bayern Münih de istemiş aslında ama bakın onun yerine adaşı Klinsmann’la anlaşmalarının perde arkası neymiş:
“Bayerndekiler Klopp gibi saha çizgisinin kenarında saha boyunca hiç rahat durmayan, ele avuca sığmayan, saç-sakal traşına dikkat etmeyen, giydiği kot pantolonların delinmiş ve yırtılmış olmasını önemsemeyen, dış görünüşüne ve imajına fazla dikkat etmeyen bir teknik direktörün Şampiyonlar Ligi seviyesine uygun olduğundan emin değillerdi. Bu yaklaşım Klopp’u sinirlendirmişti. Bavyera ekibinin yetkilileri ona “Seninle uluslararası şöhrete sahip bir teknik direktör arasında kararsız kaldık” dedikleri vakit, Klopp onlara ilgileri için teşekkür etmiş ama tekliflerini geri çevirmişti. Bayern de Jürgen Klinsmann ile anlaşmıştı.”
Hayat işte böyle irili ufaklı hataların bir toplamı aslında. Tabii o kararları verirken bunun bir hata olduğunun bilincinde değilsiniz. Gerçi şimdi ben de böyle yıllar öncesine dair rahat rahat yazdığım için bu kararları hata olarak nitelendirmem fazla acımasızca olur. Bunlar aslında büyük bir deneyim aynı zamanda.
Daha önce hakkında okuduğum bir diğer efsane Bruce Lee, esnekliğe çok fazla dikkat eden ve bunun öneminden sıkça bahseden bir insandı. Klopp’un esnekliği istikrarla kıyaslaması nedense bana onu hatırlattı. Bilmiyorum siz bu konuda ne düşünürsünüz ama Klopp net bir şekilde istikrardan yana:
“Klopp bu deneyiminden önemli bir ders de almıştı: “Kritik olan nokta, istikrarı yakalayabilmek, çünkü istikrar, esneklikten çok daha önemlidir. Size maçları ve puanları kazandıran daima istikrardır” diyordu. Esneklik ise size fazladan seçenekler sağlayan bir ‘bonus’ görevi görürdü.”
Benim dikkatimi çeken ve ezber bozan bir açıklaması da Dortmund’dan ayrılırken şu oldu:
“Minnettarlıkla dolup taşan Klopp, dikkatini yıllar boyunca ona büyük bir sevgi beslemiş olan Dortmund ahalisine çevirdi: “Yedi yıldır birlikteyiz. Ve bugün şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, insanların yeni gelen birisi hakkındaki ilk intibaının hiçbir zaman bir önemi yoktur önemli olan, kişi oradan gittiği zaman bıraktığı izlenimdir. Herkese, şu an hakkımda düşündükleri şey için şükranlarımı sunarım. Sevginizi aklımın bir köşesine kazıyorum ve dünyanın neresine gidersem gideyim, asla unutmayacağım.”
Oradan gittiğinizde bıraktığınız izler, gerçekten asıl önemli olan da o olmalı bence. Bütün bunlar haricinde sadece benim bile denk geldiğim onlarca anlamlı ve aynı zamanda da dikkat çekici açıklamaları vardı ama onları da yazarsa kitap iki cilt halinde basılmak zorunda kalacaktı muhtemelen, o yüzden daha çok uzatmak istememiş yazar ve kitap 510 sayfada tamamlanmış.
Ben de ondan örnek alarak 5 dakikadan daha fazla sürede okunacak bir yazı yazmak istemiyorum ve kitabın son bölümlerinde pazarlama ve marka oluşturma uzmanı olarak geçen Frank Dopheide tarafından oluşturulan ve çok ilgimi çeken Klopp’un limbik haritasından bahsettiğini belirtmek istiyorum.
Son olarak da Cristian Galvez ile Klopp hakkında yapılan bir röportajda şu soru bence önemli bir soruydu:
“ — İnsanlar gerçekten de Klopp’un onları konfor alanından çıkarmasına izin veriyorlar mı?
— Evet. Nöropsikoloji alanında, insanların gerçekten ne istediğine ilişkin yeni araştırmalar yapılıyor. Bu araştırmalar üç temel ihtiyacın varlığını öne sürüyorlar: Emniyet, özsaygı ve bağlanma. Klopp ise insanları bu alanların her birinde güçlendirmek konusunda inanılmaz derecede başarılı birisi. Bu da onun motivasyon gücüne güç katıyor. Bu arada, insanlar sadece bünyelerinde taşıdıkları türden bir emniyet, özsaygı ve bağlanma hissiyatını başkalarında da uyandırabilirler. Liderler evvela kendilerine önderlik edebilmelidirler.”
Fark ettiyseniz, soru izin vermek şeklinde soruluyor. Yani aslında kimse kimseye bunu zorla yapamaz. Gelişmeyi, ilerlemeyi istemek, insanın içinden gelmesi gereken bir şey.
Peki siz kimlere bu konuda izin veriyorsunuz? Yoksa kendilerine de önderlik edebilen azınlığın arasında mısınız? Bunu daha önce hiç düşünmediyseniz, buraya kadar okumanızın ödülü de bu olsun.
Çok teşekkür ederim. Özellikle aynı kitabı okurken ya da sizin gibi okunacaklar listesindeyken bu yazılar daha anlamlı oluyor. O yüzden yorumunuz beni ayrı sevindirdi.
Bir türlü okuyamadığım kitaplardan birinin yazısını okumak çok keyifliydi. Kendi listemde ilk 3 içerisinde saydığım bir teknik adamdır Klopp ama bu yazıyla 1. sırada olması gerektiğini fark ettim. Tez vakitte okumam gerektiğini de anladım, kaleminize sağlık..☘
