Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Rambutan

Eskiden rahmetli babam getirirdi bazen, arkadaşlarının yazdığı kitapları. Çoğunu da okurdu ki bu işi okumak olan bir insan olmasına rağmen, babamın o mücadele dolu yoğun hayatını göz önüne alınca azımsanacak bir şey değildi. Sabah şöyle bir bakayım kahvaltıya kadar diye başladığım kitabı elimden bırakamayınca onu hatırladım ister istemez. Çünkü kolay değil günümüzde kendimize vakit ayırabilmek, tıpkı yazarımızın da dediği gibi:


"Sarp yokuşların başında tökezlerken dağların yamaçlarında zirve hayalleri kuruyoruz. Bir kısmımız zirveyi her şeyden önemli gördüğü için asıl değerli olanın tırmanmak olduğunu unutuyor. Bilmem kaç artı bir evlere sahip olma yolunda eksilere düşmüşüz, haberimiz yok. Sıfırdan yüze kaç saniyede çıkacağını merak ederken arabaların, kendimize, ruhumuza ayıracak on saniyemiz yok koca yirmi dört saat içinde."


Kitabı aldıktan sonra ilk olarak bunu sormuştum. “Rambutan nedir?” diye. Evet, sanırım tembel bir insanım. Kapakta resminin yer almasına ve kitapta da ne olduğundan bahsedileceğine emin olmama rağmen sanki soracak başka bir şey yokmuş gibi yazara soru sorma joker hakkımı böyle kullanmıştım. Şimdi ufak bir aratma sonrası görüyorum ki Antalya’da bile yetişiyormuş bu meyve. Benim gibi ancak silah zoruyla meyve yemeye ikna edilen bir insanı bile merak ettirdi yazdıkları.


Sıradan bir gününde işe gelirken bile Asya’dan Avrupa’ya geçmek zorunda kalan Ensar’ın ilk kez Afrika’ya gideceğine şahit olduğumda, uzun uzun sarılıp helalleştiğimi hatırlıyorum. Halbuki O’nun için yine sıradan bir yolculuktu muhtemelen. Şimdiyse yurt dışına gideceğini söylese gayet doğal bir şekilde ve hiç de şaşırmaksızın sadece “Hangi ülkeye?” diye soracak duruma geldim.


 Benim gibi doğduğu, büyüdüğü yerden mecbur kalmadıkça ayrılamayan birini bile alıştırmıştı bu temposuna. Zaman zaman konuşsak da Afrika maceralarından, başından geçenleri okumak çok daha fazla şey öğretti bana. Dışarıdan görüldüğü gibi kolay değil gerçekten hiçbir şey. Sonra kitapta adı geçen birçok ismi ilk defa duydum ben. İlham veren birçok isim de vardı, mesela Musa Bangura:


“Müslüman olmadan önceki ismiyle, Moses Mark Bangura’nın annesi Ganalı. Oğullarından ABD’de yaşayan da var Gana’da da. Hristiyan bir papazken gördüğü rüyayı imam dostuna anlatmasından sonra Müslüman oluyor. İşte Aslan Dağlar’ın (Sierra Leone) aslan kadar inatçı ve atik güzel adamı böylelikle Musa adını alıyor ve insanları İslam’a çağırmaya başlıyor. Öyle ki ilk zamanlar bisikletle köy köy geziyor. Vesilesiyle pek çok kişi Müslüman oluyor ki bunların arasında eskiden kendisi gibi papaz olanlar da var.”


Bu kitapta çok sevdiğim bir şeyi daha yakaladım: Başka bir kitaba açılan kapı. Normalde dün iki haftadır beklediğim kargomun gelmesi ve son zamanlarda kafayı taktığım iki yazarın üçer kitabına kavuşmam gerekiyordu. Oysa geçen aya kadar onlar hakkında da neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Tıpkı Ngugi Wa Thiong’o’nun “Decolonising Mind” kitabının Türkçeye çevrilmiş hali “Zihni Sömürgeden Azad” gibi. Muhtemelen dün bu kitapla tanışmasam aşağıdaki alıntıyı hiçbir yerde okuyamayacaktım:


“Emperyalizm gerçekliği ters yüz etmiştir. Anormal olan normal olarak ve normal olan da anormal olarak resmedilmektedir. Hakikatte Afrika, Avrupa’yı zenginleştirmektedir. Lakin Afrika, onu yoksulluktan kurtarması için Avrupa’ya muhtaç olduğuna inandırılmıştır. Afrika’nın tabii ve insan kaynaklarına rağmen Afrika, hala kıtanın sırtına binmekte olan çevrelerden yardım görmesi hasbiyle minnettar hissettirilmiştir. Üstüne üstlük Afrika, Afrika’yı bu ters yüz edilmiş bakış açısı ile görmeyi makul gören aydınlar yetiştirmektedir.”


Ne kadar acı değil mi? Bunları böyle sadece okuyup fikir sahibi olmak da ne kadar sağlıklı olur onu da bilmiyorum. O yüzden yazarımız acaba ne düşünüyor diye merak ederken hemen ardından şu satırlarına denk geldim:


“Emperyalizm toptan bir direniş ile karşılaştığında topunu tüfeğini toplayıp evine dönmek zorunda kaldı. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki giderken çok daha etkin bir yöntem buldu. Beyinlere ve kalplere yerleşen sahte hayallere dayalı bir hayat biçimi oluşturdu. Bu sahte hayallerin pembe kısmına geçmenin ilk şartı bireyin ve sonrasında toplumun kendini ezik, kusurlu ve beceriksiz hissetmesiydi. Bazen bilerek, bazen bilmeden bu yalan yanlış hislere teslim oldu pek çok insan.”


Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı diye bile sorulmuyor, konuşulmuyor artık farkında mısınız? Yoksa ben mi denk gelmiyorum acaba. Belki de cevabı bulunmuştur (!) ama eğer böyle hem çok gezen hem de çok okuyan birini bulabilirseniz Ensar Küçükaltan gibi, bence onların yazdıkları çok daha ayrı bir tat ve yaşanmışlık barındırıyor. Bu da başlı başına büyük bir ayrıcalık. Umarım gezmeye, görmeye, okumaya ve özellikle de yazmaya devam eder. Bizleri kendi keşiflerinden mahrum bırakmaz.


“Bizim bu kadar kusurumuz varken önce bir kendimizle baş başa kalmalı, başkasının şeytanını taşlamadan, kendimize eski bir Türk filmi babası naifliğiyle kızmalıyız. Sonra aslında dünyanın ne kadar küçük ve bize ne kadar benzeyen insanlarla dolu olduğunu keşfedebiliriz.”


5

Henüz hiç yorum yapılmamış.