Bir Kitap - İrade Terbiyesi
Jules Payot’nun 1895 yılında yayınlanan bu kitabı bu aralar o kadar çok çıktı ki karşıma, artık okumanın zamanı geldi diye düşünmüştüm. Kendisi Fransız bir eğitimci ve pedagog olarak tanımlanmış önemli bir yazar. Sanırım Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa kitabında görmüştüm ilk ve üniversitenin kütüphanesinde aramış fakat bulamamıştım. Oysa bu kitabı daha lise yıllarında öğretmenlerin mutlaka önermesi gerekirdi diye düşünüyorum. En azından bahsetmeleri, hatta ödev olarak vermeleri ya da getirip ara ara okumaları lazımdı mesela. Eminim ki çok faydalı olurdu.
Öğrencilik yılları geride kalanlar için geç mi peki diye soracak olursanız, elbette hiçbir şey için geç değil. Zaten muhtemelen çok gençken de bu kitabı anlayabilmek, hazmedebilmek kolay olmayacaktır. O yüzden pişmanlık duymaktansa bu kitabı henüz okumadıysanız, bunu bir fırsata çevirip en kısa sürede okuyabilirsiniz. Yine de kitap daha çok öğrencilere hitap ediyor diyebilirim.
“Çalışma planımızı yaparken inisiyatif kullanmayı öğrenmediğimiz için ve bize zaaflarımızla ilgili hiçbir şey de öğretilmediği için adeta teoride can yeleğiyle yüzmeyi öğrenip sonra korumasız bir şekilde suya atılmış gibiyiz. Doğal olarak boğuluyoruz.”
Bu can yeleği örneği gözümde o kadar iyi canlandı ki, zaaflarımızla ilk kez en zayıf olduğumuz anlarda karşılaşırsak gerçekten çok geç kalmış olabiliriz. Öte yandan yazar sadece sorunları işaret etmiyor, sık sık yol gösterici bilgiler de veriyor:
“Bir ürün ortaya çıkarmak için öncelikle inceleme yapmak, daha sonra da tüm zihinsel becerileri ortaya koymak gerekir. İşin zahmetli kısmı evvela dikkat etmek, ardından da konsantre olmak ve kendini tanımakta gizlidir. İkisi için de dikkat gerekir. Kısaca çalışmak dikkat kesilmek anlamına gelir.”
Etüt salonlarında sabahlayan, kütüphanelerde uyuklayan ama bunu yaparken ders çalıştığını zanneden o kadar çok öğrenci gördüm ki, kendimi hiç onlardan biri olarak göremedim. Hatta bazen karşılarını geçip “Siz kimi kandırdığınızı zannediyorsunuz?” diye bağırmak gelirdi içimden. Ben sınavla alakasız zannedilen kitaplarımı okumaya devam ederken, onlar saatlerce çalışmak haricinde her şeyi yapıyorlardı.
“İrademize hakim olmayı güçlendirmenin yoluysa kendimize günlük vazifeler belirlemekten geçer. Bu sayede günde birkaç saat sarf edilen çabayı alışkanlık haline getirmekle nerelere ulaşabileceğinizi tahmin bile edemezsiniz.”
O kadar çok bize zarar veren alışkanlıklarımız var ki, anlatamam. Bunları ancak terk ettiğinizde fark edebiliyorsunuz. Doktor bir arkadaşım “Kendini halsiz hissediyor musun?” diye sorduğunda şaşırmış ve konu nereye gidecek diye merak etmiştim. Şuna benzer bir şey demişti muhabbetin sonunda: “İnsanlar hayatlarında neredeyse hiç enerjik olmadıkları için, üzerlerindeki o yorgunluğun, halsizliğin farkında bile değil.”
“Dağınık, düzensiz bir çalışmanın yoğun olmasının hiçbir faydası yoktur. Sarf edilen çaba tek bir neticeye yönelik olmak zorundadır. Bir fikrin veya duygunun içimizde canlanması ve yerleşmesi için samimi olması, devamlı olması ve tekrar etmesi gerekir.”
Vize, final haftası sabahlayanlardan bahsetmiştim ya hani. İşte onların çoğu mutlaka 1–2 dersten kalırdı. Yani bildiğin okulu uzatacak kadar başarısız olurlardı. “Sonra da o kadar çalıştım abi, sen de gördün. Olmuyor işte.” Oysa kaldıkları derslere asla çalışmıyor, sürekli çay ya da kahve almaya kalkıp, muhabbet ediyorlardı. Hem de sabaha kadar. Sonra da o kafayla sınava girip, yurda döndüklerinde akşama kadar uyuyorlardı. Ben yurtta kaldığım yıllarda bu samimiyetsiz ortama sadece bir kere tahammül edebilmiştim, o da sırf meraktan.
“Hayattan ne istediğimiz, ne olacağımız, hayatta oynayacağımız rol kendine hakim olmaya bağlıdır.”
Hayattan ne istediğimiz de aslında derin bir düşünce geçmişi, altyapısı gerektiriyor. Yazarın da deyimiyle tefekkür etmek gerekiyor. Dikkati tek bir noktaya odaklayabilmek, samimiyet, devamlılık ve tekrar. Zaten kitapta da bazı konuların üzerinde çok fazla duruyor Jules Payot. Bunu da bilinçli olarak yapıyor muhtemelen.
“Mücadele etmemiz gereken iki düşmanımız var: Tembellik ve nefse düşkünlük.”
Minimum çabayla maksimum faydayı sağlamak her ne kadar kulağa güzel gelse de, eğer sizi bir noktadan sonra tembelliğe götürüyorsa (ki büyük ihtimalle böyle olacaktır) aslında çok tehlikelidir.
“Bir gücün bizim yandaşımız mı düşmanımız mı olduğunu nasıl bilebiliriz? Çok basit. Tembelliğe sebep olan psikolojik tüm güçler bize zarar verir. Aksi yönde çalışan güçlerse bize fayda sağlar.”
Bence o kadar da basit değil bu konu, çok daha karmaşık. Zaten kitabın Fransız bir yazar tarafından yazıldığından biraz da bu yüzden bahsetmiştim. Kitapta daha çok Fransa ile İngiltere kıyaslanıyor. Zaman zaman da İsveç gibi başka ülkelerin eğitim sistemlerinden bahsediliyor. Çok fazla da örnek vermiyor aslında, zaten günümüzden bahsetmesi de pek mümkün değil o dönem. Bazı şeylere ise çok yüzeysel bakıyor:
“Öncelikle kontrolü kolay olan durumlarla baş etmekte fayda var. Uykuyu dengelemek mesela. Yorgun düşünce uyumak, uyanır uyanmaz da kalkmak gerekir. Sabah uykuyu uzatmaya neden olan çok yumuşak yataklardan kaçınmak gerekir. Şayet sabah uyandıktan sonra yataktan kalkmakta zorlanıyorsak sabah saatlerine verilen randevular mecburen kalkmamızı sağlayabilir.”
Sonra yemeden - içmeden, sağlığa, spora, uykuya, arkadaşlığa hatta evliliğe kadar hemen her konudan bahsediyor yazar. Öte yandan her konuyu bildiğini zanneden ama hiçbir konuda derinleşememiş kişileri de eleştiriyor.
“Kendini beğenmişlik, kendini gösterme peşinde olmak eziklik göstergesidir. Çalışarak başarmanın verdiği onurun yanına yaklaşamaz.”
Bence psikolojiye dair yazdıkları kesinlikle dikkate değer. O yüzden ben onlara daha çok dikkat gösterdim. Özellikle sağlıkla ilgili yazdıklarına pek katılmıyorum. Bazı konularda bence abartıya kaçmış ama altına imzamı atarım dediğim şeyler de var:
“Psikolojide basit bir kuram der ki, aşırıya kaçılmadığı takdirde tüm çalışmalar mutluluk verir.”
Yorgunluktan sonraki dinlenmeyle yapacak bir iş bulamayanın yaptığı tembellik arasındaki farkı da çok güzel anlatıyor. Buna ilişkin çok fazla yazıya denk gelmedim ben mesela bu zamana kadar. Sonra kitaplara dair de yazdıklarına tamamen katılıyorum:
“Doğrusu, yaşayanlara nispeten daha fazla destek alabileceğimiz ölüler var. İşin gerçeği hayatı canlılardan daha iyi aktarabilen ölüler mevcuttur. Kanlı canlı konuşan insan eksikliğinde moral motivasyon için bunlardan daha muhteşem bir destek olamaz.”
Sonra benim pek anlamadığım bir alan olan kimyadan da şöyle bir örnek veriyor mesela. Bence çok güzel yakalamış bu benzerliği:
“Birçok farklı maddenin bulunduğu bir kap içerisine bir kristal koyarsak, karışımda bulunan moleküllerden kristalle aynı türde olanlar ilginç bir çekim gücüyle yavaş yavaş kristalin etrafında toplanmaya başlar. Durgunluk devam ettikçe kristal büyür. Sükunet haftalar veya aylar sürerse laboratuvardan o muhteşem kristaller ortaya çıkar. Ancak sıvıyı sürekli karıştırırsak, müdahale edersek, kristal küçük ve cılız kalır. Psikolojide de durum aynıdır.”
Yine pek bilinmeyen, tam anlamıyla anlaşılabilse büyük ufuk açacak şu görüşü savunuyor:
“Bir şeyin çağrışımını yapmak onu temsil etmekten çok daha etkilidir.”
Belki abarttığımı düşünebilirsiniz ama bence bunun farkına varabilmek, hemen her konuda insana yeni bir pencere açabilecek büyük bir buluş olabilir.
“Bir iş çok zor ve nahoş olsa bile eğer içinizden gelerek yapılırsa emin olabiliriz ki fikirlerin çağrışım yasası gereği alışkanlıklar çabanın verdiği acıyı dindirecek ve kısa bir süre içince keyif almaya başlayacağız.”
Bu kitap yazılalı yüzyıldan fazla olsa da, özellikle eğitimle ilgili bahsettikleri günümüz için de halen geçerli maalesef. Özellikle bizim ülkemiz için diyeceğim ama görünen o ki eğitim sistemi, belki de bir virüs gibi dünyanın ortak sorunudur.
Son alıntımı yapmadan önce yapılan eleştiriler sonucu acaba yanlış mı yapıyorum diye kendi kendime de sorduğum bir şeyi paylaşmak istiyorum. Ben kitaplar hakkında yazarken aslında beğendiğim, altını çizebileceğim satırları biraz da unutmamak için yazıp, üzerine düşüncelerimi söylüyorum aslında. Böyle olunca da sanki yazarın her söylediğine katılıyormuşum ya da sanki bir güzelleme yapıyormuşum gibi oluyor bazen. Aslında ben sadece hatırlamak istediğim kısımları alıntılıyorum. Haliyle katılmadığım yerleri de paylaşmam hem bu amacıma ters düşer hem de istediğim her kitap hakkında yazmamı engeller diye düşünüyorum. Jules Payot’un şu yazdıkları da bu konuda haklı olduğumu hissettirdi bana:
“En genel hafıza kuramı hafızamızda tekrar edilmeyen her hatıranın yavaş yavaş silinmeye yüz tuttuğunu, gitgide niteliğini yitirdiğini ve sonunda günlük bellekten silindiğini söylemiyor mu? Oysaki geniş kapsamda bakılırsa insan dikkatine hükmeder. Daha sonra istersek bir hatırayı sadece onu tekrar dikkate almayı reddederek hayat boyu ölüme mahkum edebiliriz. Aksine dilersek dikkatimizi tekrar üzerine yoğunlaştırarak canlandırabilir, zihnimizde istediğimiz gibi şekillendirebiliriz. Zihnen çalışan herkes aklında yalnız istediklerini tutmayı başarabilir.”
