Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Ermiş

Görüşlerine güvendiğim bir arkadaşım ısrarla önermişti bu kitabı. Herkesin okuması gereken bir kitap, diyordu Ermiş için. Sonra ufak bir göz attım kitaba, baktım kimmiş Halil Cibran diye. Lübnan asıllı ABD’li ressam, şair ve filozof olarak tanımlamışlar kendisini. 


Tam 9 yılda yazmış 55 sayfalık bu eseri. 100'den fazla dile çevrilerek en fazla çevrilmiş kitaplardan biriymiş aynı zamanda. Orjinal ismi The Prophet olan kitabımız, bir yolculuk öncesini anlatıyor aslında. Daha doğrusu kahramanımız yolculuğuna çıkmadan önce kendisine sorulan soruları güzel güzel cevaplıyor. Öyle uzun uzun da anlatmıyor hiçbir şeyi, oldukça sade bir anlatımı var. Okurken de düşünmüştüm acaba bu kitabı ne kadar zamanda yazmıştır diye. 9 yıl gerçekten çok uzun bir süre, kesinlikle okuduğumuzun 10 katı kadar yazıp sildiğini düşünüyorum. Haliyle elimize ulaşan kısımlar üzerinde çokça düşünüldüğünü hissedebiliyorsunuz.


Ben verilen cevaplardan ziyade, ben olsam ne sorardım diye düşündüm bazen. Sorulmamış bir şey kalmış mıydı sizce? Bence bu kitabın bu kadar beğenilmesinin sebebi, çok kolay okunabilme ve yıllar içinde tekrar tekrar okunabilecek bir kitap olmasından geliyor. Aşağıdaki alıntıları ben de daha önce okumuş olmak isterdim kesinlikle. Yıllar sonra yazacak olsam bu yazıyı, muhtemelen bambaşka şeyleri alıntılıyor olurdum. Bu kitabın gücü de bu olsa gerek.



“Bu hep böyledir, sevgi kendi derinliğini bilmez ayrılık vakti gelip çatana kadar.”


Zaten yaşadığımız pişmanlıkların büyük çoğunluğu, ayrılık sonrası kafamıza dank ediyor. Sonra çocuklar hakkında yazdığı şu satırlar üzerine hepimizin düşünmesi gerekiyor bence:


“Çocuklarınız sizin değildir. O çocuklar hayatın kendilerine duyduğu özlemin oğulları ve kızlarıdır. Onlar sizinle birlikte gelir dünyaya ancak sizinle birlikte olsalar da size ait değildir. Onlara düşüncelerinizi değil sevginizi verebilirsiniz. Zira kendi düşünceleri vardır onların. Onların ruhlarını değil bedenlerini barındırabilirsiniz.”


Sunum yaparken ya da mülakatlarda başınıza gelmiştir. Sorulan soruların cevaplarını bilmek, o cevapları verebilmek için yeterli değildir. Öncesinde o soruyu kendinize hiç sormadıysanız eğer, ben bunu biliyordum, diye kendi kendinizi yersiniz sadece. Şimdiki alıntıyı da içten içe hepimiz bilsek de zaman zaman okumaya, üzerine düşünmeye ihtiyacımız var bence:


“Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. Hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi.”


Sonra kendiniz öyle düşünmeseniz de çevrenizde sık sık duyduğunuz şeyler vardır. Zamanla aşina olursunuz bu sözlere, farkında olmadan o yönde ilerlersiniz. Ben şu iki cümleyi okurken bunu hissettim en azından:


“Veririm ama sadece hak edenlere”, dersiniz sık sık. Ne meyve bahçenizdeki ağaçlar böyle der ne de çayırlarınızdaki sürüler.”


En çok beğendiğim cümle ise şu oldu, belki de doğruluğunu görüp onayladığım içindir, bilmiyorum: 


“Keder varlığınızda ne kadar derin bir oyuk açarsa, taşıyabileceğiniz sevinç o kadar fazla olur.”


Günümüzde de yüzümüze bas bas bağırılan konfor alanının tehlikesi, tek cümleyle bu kadar güzel anlatılabilirdi belki de:


“Gerçekte bedenin rahata düşkünlüğü ruhun tutkusunu öldürür.”


İyilik ve kötülük üzerine diye bir bölüm var ki, şunu da yazmam lazım diye diye neredeyse bütün sayfayı yazacaktım:


“Amacınıza doğru sağlam ve cesur adımlarla ilerlediğinizde iyisiniz. Fakat oraya topallayarak da gittiğinizde kötü değilsiniz. Çünkü topallayanlarınız bile geri gitmez. Siz sayısız konuda iyisiniz ve iyi olmadığınızdaysa kötü değilsiniz. Sadece oyalanıyor ve tembellik ediyorsunuz. Ne yazık ki geyikler kaplumbağalara çevikliği öğretemiyor. İyiliğiniz üstün benliğinize duyduğunuz özlemde saklı ve bu özlem her birinizde mevcut. Ancak bazılarınızda bu özlem yamaçların gizemini ve ormanın ezgilerini taşıyarak büyük bir güçte denize doğru akan bir sel gibidir. Ve diğerlerindeyse dönemeçlerle ve kavislerle yolunu kaybeden, kıyıya ulaşmadan önce oyalanıp duran durgun bir ırmağa benzer. Yine de özlemi fazla olanın az olana “Neden bu kadar yavaşsın? Neden duraklıyorsun?” demesine izin vermeyin. Çünkü gerçekten iyi olanlar, çıplak birine “Kıyafetlerin nerede?” ya da evsiz olana “Evine ne oldu?” diye sormaz.”


Şahsen soru sormaya, cevap vermekten daha meyilli olduğum için belki de, bu bölüm benim için etkileyiciydi. 


“Yasa koymaktan haz alıyorsunuz. Ama onları çiğnemekten aldığınız haz daha fazla.”


Yasa derken bunu sadece devletler çapında değil de kendi kendimize koyduğumuz kurallar, kendimize verdiğimiz sözler açısından da düşünürsek eğer, gerçekten bu da hiç değişmiyor. 

Son alıntım da şu olacak:


“Hakikati buldum” değil, “bir hakikat buldum deyin. 


Kitabımızda sorulan o kadar sorudan sonra size de bir hak verilse, siz olsanız ne sorardınız? Yoksa sizin soracağınız soru soruldu mu? Verilen cevap sizi tatmin etti mi? 


Halil Cibran, 1931 yılında 48 yaşında yalnız ve yoksulluk içinde ölmüş. Bu kitabının devamı niteliğindeki Ermişin Bahçesi adlı eseri ölümünden sonra ancak basılabilmiş. Bu hafta sonu da onu okumayı düşünüyorum. Sanki küçük bir çocuk gibi bunun heyecanını yaşıyorum şuan. Bir yandan da merak ediyorum. Acaba o kitap nasıl?

5

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli