Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

İçtima

Yeni kısıtlamalar sonucu bizim de artık iş saatlerimiz değişmişti. Bundan sonra 10.00–16.00 saatleri arasında çalışacaktık. Zaten bu tedirginlikle kimsenin doğru dürüst çalışabildiği de yoktu. Herkes bir an önce evine dönmenin peşindeydi. Özellikle de bu akşam, benim eve sağ salim ulaşmam gerekiyordu. Çünkü bu akşam evde içtima vardı.


Saat 4'e gelir gelmez masamı toparlamaya ve hazırlanmaya başlamıştım. Çünkü eve gitmeden markete de uğramam gerekiyordu. Otoparka inmeden önce zaten Pınar aradı ve her zaman yaptığı gibi bunu hatırlattı. Boşuna demiyorum içtima diye, bizim hanım bildiğin komutan çıktı. Sürekli bir emirler, yapılan planlar, kendinden emin net konuşmalar. Tanıştığımızda ağlayan o duygusal kız evlendikten sonra her sene rütbe atlayan bir subaya dönüşmüştü sanki. Askerdeyken asıl askerlik terhis olduğunda başlayacak demişlerdi de inanmamıştım. Şimdilerde diyorum bunu mu kastediyorlardı acaba diye. Yine de onun bu kendinden emin tavrının altında sürekli bir telaş ve panik olduğunu da biliyorum. 


Ayrıca bütün o ufak tefek kavgalarımıza rağmen eşim bana karşı hep anlayışlı oldu. Çünkü gayet farkındayım ki ben de öyle kolay bir insan değilim. Lafa söze gelemem, çok çabuk öfkelenirim. Kimse bana kolay kolay ters bir şey söyleyemez. Söylerse de cevabını alacağını bilir. Yani eşimin komutanlığı aslında bana tahammül edebilmesinden de kaynaklanıyor.


Hayatınızda bazı günler vardır, önemlidirler. Herkes için olmasa bile, en azından sizin için. Bazen bir çoğunun farkında olmasanız da o günler hayatınızda büyük bir dönüm noktasıdır. Tanıştığımızda ağlayan derken, şaka yapmıyordum. Gerçekten ağlamıştı Pınar o gün. İkimiz için de bir dönüm noktasıydı belki de. Resmen bir kaza sonucu karşılaşmıştık. Askerde 9 ay boyunca maaşımın tek kuruşuna dokunmayıp hevesle aldığım ilk arabamla yoldaydım o gün, eve gidiyordum. Kırmızı ışığa yakalanmış ve birazda tedirgin şekilde yavaşlamıştım. Aslında hiç durmak istemiyordum çünkü etraftaki sürücü adayı yazılı araçları fark etmiştim. Bugün bile düşünüyorum bazen acaba o ışıktı durmasaydım, hızlıca geçip gitseydim bugün nasıl bir hayatım olurdu diye. Üstelik ben o gün kırmızı ışıkta geçseydim belki de hiç kaza falan olmayacaktı.


Kurallara uyma konusunda takıntılı olan ben tabii ki durdum ama korktuğum başıma geldi. Hemen arkamdaki sürücü adayı arkadan hafifçe çarptı benim biricik arabama. Hayat böyle ironilerle dolu. Kırmızı ışıkta durduğum için kaza yapmıştım resmen. Hışımla indim arabadan. Duran arabaya çarpmayı nasıl başarıyorsun diye bağıracaktım ki arabanın içinde ağlayan Pınar’ı gördüm. Tabii daha o zaman adını bilmiyordum. Arabanın durumuna bakmak aklıma bile gelmemişti. Pınar ağlayarak gazla freni karıştırdığını anlatmaya çalışıyordu. Bu onun ilk direksiyon sınavıydı ve çok gergindi. Sonra öyle büyük bir kaza da sayılmazdı. Hem bu hayatta kaç insan direksiyon sınavında kaza yapmayı başarabilirdi ki? Düşünsene, demiştim ona gülümseyerek. “Ömür boyu anlatabileceğin renkli bir hikayen oldu.” Bu sözlerimle onu az da olsa güldürmeyi başarmıştım. 


Birini güldürebilmek, hiç kolay değildir. Hele onunla beraber gülebilmek, işte orada özel bir şey vardır. Arabamda çizik bile yoktu aslında ama yine de telefonu cebimden çıkartmak için birkaç fotoğrafını çektim araçların. Arkamızda trafiğin daha da artmaması için yola devam etmeye karar verdik sürücü kursu hocasıyla. Ben de bu arada arabaya geçmeden lazım olabilir bahanesiyle Pınar’ın numarasını almayı başardım ve bizim hikayemiz de böylece başladı.


Öğrendim ki o da benim gibi doğma büyüme İzmirliymiş. Karşıyakalıydı ama ona rağmen kısa sürede ısındık birbirimize ve görüşmeye devam ettik. İlk zamanlar çok zordu benim için. Liseli ergenler gibi günde 30–40 kez mesajlaşmak, her gün bir saate yakın telefonda konuşmak zorunda kalıyordum. Böyle söyleyince zor değilmiş gibi geliyor ama bunlar benim için hiç kolay değildi. Yine de insan sevince bunlara da katlanıyor. 


O zamanlar farkına varmamıştım belki ama hayatımdaki içtimalar devam ediyordu sanki. Sadece bu sefer emirler telefondan geliyordu. Sonra kendimi onun yakın arkadaşlarına da sevdirmem gereken, en azından nefret ettirmememin gerektiği kritik aşamaya geldim. Çünkü biliyordum ki birçok insan bu aşamada takılıyordu. 


Evlenme sürecine zaten hiç değinmiyorum. İki insanın hayatını birleştirme kararı alması ve sonrası, öyle basitçe anlatılabilecek bir şey değil. Birinin o kadar insan arasından birçok özelliği bakımıyla kendisinden tamamen farklı birini hayatının kalanını paylaşmak için seçebilmesi, hem de bunun karşılıklı olması, akla-mantığa sığmıyor. 


İşte hayatımın aşkıyla böyle tanıştım ve benim de anlatabileceğim bir hikayem oldu. 9 sene önce askerden terhis olduğum gün aldığım o arabayı bugün hâlâ kullanıyorum. Öyle gösterişli bir araba değil ama hem hatırası var hem de ikinci el tabiriyle yürüyeni iyi. Zaten şuan ki piyasada satsam da yenisini alamam. Pek gösteriş meraklısı bir insan da değilimdir. 


Gösteriş deyince de aklıma hep Nadir Üsteğmen geliyor. Askerliğin yüzde doksanı gösteriştir, demişti takım komutanımız. Gür bir sesle, kendinden emin bir tavırla söylemişti bunu. Ellerini arkada bağlamış, ağır adımlarla bir ileri, bir geri yürürken çıkmıştı bu cümle ağzından. Görünüşe göre haklıydı, bunu çabuk kavramıştım. 


Demiştim ya kurallara takıntılıyım diye. Bana göre insan bir karar alınca ona uymalı. Buna rağmen bazıları ısrarla kurallara karşı gelme çabasındadır. Daha doğrusu bazı kurallar saçma geliyor sanırım ve haliyle nedenini sorguluyorsunuz. Bunu böyle yapmasak ne olur acaba gibi sorular geliyor aklınıza. Bazı şeyleri biraz daha pratik hale getirmek istiyorsunuz. Bu istek de doğal aslında. 


İşte bu isteği askerde içinizden söküp atıyorlar. Hani hep denir ya askerde mantığın yeri yok diye, aksine her şey salt mantık sınırları içerisindedir. En ufak bir kuralı bile esnetemezseniz, esnetmeye kalkanlara da sonuçlarını anında gösterir, anlatırlar tekrar tekrar. En azından bizde öyleydi. 


Bu arada ben 2012'de, İzmir’de yaptım askerliğimi. Bildiğin memurluk hayatına daha o zamandan başladım yani. İlk ay zor olmuştu sadece. Hatta o zaman da Ramazan’a denk gelmişti. Ağustos’un sıcağında, oradan oraya koşturmak ya da yürümek ama uygun adım. Evci izniyle de çıkılmıyordu yemin törenine kadar. Ondan sonrasındaysa Cuma akşamı çıkıp evime gidiyor ve Pazar akşamı dönüyordum. 


Gaziemir’deydi bizim kışla, daha doğrusu ulaştırma ve personel okulu. Bizim eve, Göztepe’ye de yakın. Bedelli askerlik yoktu o zamanlar zaten, hep bizden sonra başladı. 30 kişilik 3 takımdan oluşuyordu personel sınıfı. Ülkenin dört bir yanından özel olarak seçilip gelmiş birbirinden alabildiğine farklı 90 kişi. Kuralsa basitti, bu kişiler arasından başarı sıralamasıyla yüzde ona girersen eğer dönem sonunda kura çekmek zorunda kalmıyor ve istediğin ili seçebiliyordun. Yoksa Edirne’den Kars’a artık kurada nereyi çekerseniz orada tam 9 ay boyunca kalmak zorundaydınız ve bu benim bütün planlarımı alt üst ederdi. Çünkü ben ilk dokuza girip İzmir’den bir askerlik şubesini seçmek zorundaydım yoksa uzun dönem askerlik yapmamın bir anlamı olmayacaktı. Bu arabayı satın alamayacaktım.


Özel olarak seçilmiş derken, Teşkilat’ın İki Silahşörü gibi değil elbette ama düşünün yarısından fazlası kafadan hukuk fakültesi mezunu. Çoğu yılların avukatı, seni suya götürür susuz getirir. Bir tane de cumhuriyet savcısı vardı. Hatta bizim takımdaydı, Ahmet. Aynı koğuşta kalıyorduk onunla ama öyle pek bir muhabbetimiz yoktu. Konuşmazdı pek kimseyle. Sonra öğretmenler vardı, hemen hemen her branştan. Kalanlar da genelde yeni mezunlar falan. İçlerinde 21-22 yaşında gençler de var. Bunların da içinde ciddi bir rakibim var sıralamaya girmeye çalışan: Caner. Çocuk cep herkülü gibi bir şeydi. Yürüyüş kararı saymak diye bir şey vardır mesela. Gerek motivasyonu artırmak gerek uyumu, senkronu sağlamak için yapılır. Sayılacaksa da sayılacaktır mutlaka. Yapacak başka bir şey yoktur ve genelde 4 kelimeden oluşur. En çok söylenen de “Her Türk asker doğar!” olur. İşte bu sözün kanıtıydı sanki Caner. 


Sıralama sadece yapılacak olan derslerin testlerinden değildi bu arada. Spordan da yüksek ortalama yapmak zorundaydınız. Koşu da, şınav da falan 100 almak öyle çok da zor değildi aslında. Her sabah yapılan o kadar spordan sonra, 40 şınav ya da 50 mekik çekmek bana kalırsa doğal bir sonuçtu zaten. Ama barfikse gelince işler değişiyordu. 100 almak için 9 barfiks çekmek zorundaydınız ve eğer deneyimli değilseniz bu konuda kendinizi geliştirmek çok zordu. Bu yüzden en belirleyici de barfiks olacak gibi görünüyordu çünkü sıralamaya girmek isteyenlerin arasındaki en büyük uçurum buradaydı. Bizim Ahmet mesela derslerde en yüksek notları alan kişi olmasına rağmen sırf barfikste üçü geçemediği için sıralama konusunda umutsuzdu. Öte yandan Caner gibi mesela spora da yatkınlığı olanlar, daha ısınırken 7–8 tane çekip sonra aralarında rekora koşuyorlardı. Caner 42'yi geçmişti en son. Onu geçen olmamıştı sonra. Demiştim ya tam bir asker diye, derece yapacaktı yani kesin. İlk aydan belliydi.


Spordan kritiği atışlardı belki de. Daha doğrusu atış taliminde AK-47'yle 3'te 3 yapmaktı. Şimdi böyle deyince kolay gibi geliyor kulağa ama 7.62 mm çapındaki merminin, 200 metre ileride duran bir metrekarelik hedefi tutturmak için çalışmadan da fazlası gerekiyordu. Başlı başına bu bile inanılmaz bir stres sebebiydi aslında. İşin en ilginç yanı ise bu konuda çoğumuzun ne kadar iyi ya da kötü olduğu hakkında bir fikrinin olmamasıydı.


Bütün bu mücadelenin, sinir-stresin ve farkında olmasak da maceranın yanında bir de o bitmek tükenmek bilmeyen içtimalar vardı. Durduk yerde, aniden toplanmak zorunda kalmaya yine bir şekilde alışmıştık.


 İnsan böyle olunca her an tetikte oluyor. Hiç bir an rahat hissedemiyorsunuz kendinizi ve belki de bu yüzden yapılıyor bu, bilmiyorum. Ama istisnasız hepimizin alışamadığı bir içtima türü vardı ki, o da bölük komutanımızın katıldığı içtimalardı. Hatta bizim kendi takım komutanımız Nadir Üsteğmen bile çok tedirgin olurdu Yalçın Yüzbaşı geldiğinde. Hiç belli etmezdi ama. Yani kendisi bize itiraf etmese bunu ben de tahmin edemezdim. Bir gece nöbetçiyken söylemişti bana “Bu adamı da hiç sevmiyorum” diye. Muhtemelen kimse sevmiyordu zaten onu. Daha doğrusu Yalçın Yüzbaşı, özel olarak sevilmemek için elinden geleni yapıyordu. 


Onun katıldığı içtimalarda tekmil verildikten sonra Yalçın Yüzbaşı, önce elinden düşürmediği siyah deri kaplı not defterini açar, sonra her seferinde kısık bir sesle okumaya başlardı. Birkaçımızın isimleri olurdu bunlar genelde. Eğer olur da adını duymayan varsa zaten bu yandığının resmiydi. Bunun sonucunun ne olacağını daha ilk içtimada öğrenmiştik. O yüzden belki de, yüzbaşı daha görünür görünmez derin bir sessizlik olurdu. O kadar küçük ve önemsiz şeylere takılırdı ki, anlatamam. Adını okuduğu kişileri yanına çağırır ve herkesin önünde öyle bir aşağılardı ki, yer yarılsa da içine girsem derdiniz. 


Yatağını düzgün yapamayan 4 kişiyi çıkartmıştı ilk gün bölüğün karşısına. Herkes ne olduğunu şaşırmıştı. Bütün bu bağırmanın sebebi bu muydu yani? Tam anlamıyla şok olmuştuk. O günden sonra herkes yatağına, çarşafına falan öyle dikkat eder olmuştu ki, aklınız almaz. Yazın ortasında olduğumuz için yorganda yoktu zaten, ince bir pike vardı ve bazı geceler soğuk olurdu. Ona rağmen ben dahil çoğu kişi özenle katlayıp yatağın ayak tarafına serdiği pikeye bozulacak diye dokunamaz, bunun yerine gece üşümeye razı olurdu. 


Sonra bir keresinde iki kişiyi çıkartmıştı. “Hangi kuralı çiğnediğinizi biliyor musunuz?” diye sordu, sanki her kelimenin tek tek üstüne basıyordu yavaşça. Bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu çok iyi biliyorduk. Tabii cevap veremedi çıkan askerler. Meğer dolaplarında yiyecek varmış. Kahvaltıda verilen çikolatayı yememiş bir tanesi mesela. Günün sonunda bunu neden yaptıklarını (!) açıklayan yazılı savunmalarını bile almıştı komutan. Tabii şimdi onu tanımayanlar için bu böyle basit bir şey gibi gelebilir belki size. Oysa Yalçın Yüzbaşı, belki de o güne kadar yazılmış en absürt korku filminin senaryosunu yazmıştı o sabah. Hem de tam karşılarına dikilip, yüzlerine karşı o gür sesiyle bağırarak “Ya siz gece uyurken bir fare o çikolatanın kokusunu alıp koğuşa gelirse ne olacak?” Fare mi? Ne faresi falan diye soramazdınız tabii ama kendi sıramızda beklerken bizim bile beynimiz yanmıştı bu sözleri duyunca. “Sonra da içinizden birini gelip ısırsa o fare?” Fare çikolatanın kokusunu alıp neden bizi ısırıyor ki? Olacak iş mi bu Allah aşkına demeyin çünkü daha yeni başladı hikaye. “Ya o fare hastaysa, virüslüyse, kuduzsa?” Daha korona falan da yok o zamanlar, yani aslında ileri görüşlüymüş komutan da diyebilirsiniz şimdi ama biz o gün fareler de kuduz oluyor mu ki acaba diye düşünürken komutan devam ediyordu: “Uykusunda bütün bunlardan habersizce uyuyan o masum arkadaşınız sırf sizin bu basit kurallara uymamanız yüzünden ölürse, bunun hesabını kim, nasıl verecek?” Dolaptaki bir çikolata nelere kadirdi böyle? İşin en ilginç yanıysa o an sanki herkes bu inanılmaz olasılığa sanki çok muhtemelmiş gibi inanıyor gibiydi. Komutanımız haklıydı ve bu iki kişi kuralları çiğneyerek bizi de zor duruma düşürmüştü. Herkes, kendisi onun karşısına çıkana kadar komutanı haklı görüyordu. 


Aradan birkaç gün geçmesine rağmen, kimse eskisi gibi rahat olamıyordu. Gerçi yüzbaşı eskisi gibi görünmüyordu etrafta. Öyle içtimaları falan basmıyordu sabahları. Buna rağmen herkes her an tetikteydi. Belki de bu yüzden ortalıkta yoktu yüzbaşı. O problem olunca ortaya çıkardı. Ben de artık iyiden iyiye ortama uyum sağlayıp sıralamaya da girebileceğime olan inancım arttıkça, komutanları kendime bir engel olarak değil bir yol gösterici olarak görmeye başlamıştım. Sonuçta Caner kadar olmasa da ben de örnek bir asker olmuştum artık diyebilirim.


Derken benim için içtimaya yeni bir anlam yükleyen o sabah geldi çattı. Yalçın Yüzbaşı o sabah geldi, yüzü yine her zamanki gibi ifadesizdi. Tekmil aldıktan sonra defterini yavaşça açtı. Uzun zaman sonra, bu sabah yine şanssız isimler okunacaktı anlaşılan. Tayfun’un ismini okudu ilk önce. Ses tonundan bu isimlerin devamı geleceği belliydi. Kim bilir ne yapmıştı Tayfun. Daha geçen gün voleybol maçında ufak bir sürtüşmeye dahil olmuştu. Acaba o yüzden mi ismi okundu diye düşündüm önce. Bizim takımdan da olmadığı için çok da tanımıyordum onu. Haliyle daha fazla tahminde de bulunamıyordum. İkinci isim okuduğunda ise konunun bu olmadığını herkes anladı. Savcı Ahmet’ti çağırılan. Tayfun’la Ahmet’in ne gibi bir ortak yanı olabilirdi? O sadece bizim takımın değil, tüm bölüğün en başarılı, en kurallara uyanı değil miydi? Ondan sonra ise benim adımı okudu komutan. Bu gerçek olamazdı! Önce kendi adımı duyduğuma inanamadım. 


Hemen etrafıma bakındım sorgularcasına. Herkesin bakışlarının bana çevrildiğini fark edince, gerçekten de benim adımın okunduğunu anladım. Ben ne yapmış olabilirdim peki? Hızlıca Ahmet’in yanına geçip selamımı verdim ve komutanın Caner’in de adını okuyup kara kaplı defterini ağır çekimde kapatışını o sırada gördüm. Hem Ahmet, hem de Caner’in adı nasıl okunabilirdi? Biri tamamen içine kapanık ama onun haricinde neredeyse kusursuz bir insan olan Ahmet. Her hareketi tutarlı, herkese saygılı, üstüne üstlük adam savcı ve buna rağmen bize bunu unutturacak derecede mütevazı. Diğeri ise asker olmak için doğmuş Caner. Koğuşun neşe kaynağı, herkesle arası iyi olan yaşam dolu, 21 yaşında genç bir çocuk. Ama işte Tayfun işi bozuyordu. O olmasa bize ödül falan vereceklerini düşünürdüm mesela ama Tayfun da hiç öyle her hangi bir konuda iyi olan biri değildi bildiğim kadarıyla. Aksine hiçbir şeyi önemsemeyen, içi boş bir özgüvene sahip hatta biraz da kendini beğenmiş biriydi. En ufak bir tartışma çıksa da kavga çıkarsam kafasındaydı biraz. O yüzden de etrafında pek kimse olmazdı. Herkesin, benden uzak olsun, diye içinden geçirdiği bir tipti. Ben bu düşüncelerle adeta boğulurken, Yalçın Yüzbaşı konuşmaya başladı. 


“Bu dört kişinin neden karşınızda olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu bölüğe. Bu soruyu daha önce ismini okuduklarına sorardı. Neden şimdi bize sormamıştı acaba? Sanki bana sorsa verecek bir cevabım varmış gibi sinirlenmiştim buna. Sağlam bir linç başlayacak diye de korkuya kapılmıştım ama kimseden ses çıkmadı. “Bu dört arkadaşınızın ortak noktası nedir?” diye tekrar sordu bu sefer. 


Oluşan sessizliği yine kendisi bozdu. “Hiçbiriniz bilmiyorsunuz, çünkü hiçbiriniz onları arkadaş olarak görmüyorsunuz!” diye bağırdı bu sefer. “Birbirinizi sadece rakip olarak görüyorsunuz. 90 kişi, 12 gündür aynı yemekhanede yemek yiyor, aynı koğuşlarda yatıyorsunuz ama hâlâ aranızda birbirinizin adını bile bilmeyenleriniz var.” Konu nereye gidiyordu böyle? Yüzbaşı yürümeyi bıraktı ve bize döndü yavaşça. Sıra bize gelmişti anlaşılan. Bizi neyle suçlayacaktı acaba? Her şeyi göze alarak, beni yapmadığım bir şey yüzünden suçlarsa eğer, hakkımı savunmayı kafaya koymuştum. Bunu böyle herkesin önünde, şuanda mı yapsam yoksa daha sonra yanına gidip de mi konuşsam ona karar vermeye çalışıyordum sadece. Ben bunları düşünürken “Tayfun 11, Ahmet ve Murat 12” dedi ve duraksadı Yalçın Yüzbaşı. 


12 ne? diye sorguladım hemen içimden. 12 kere neyi yanlış yapmış olabilirim diye düşündüm. Ya da 12 tane de olabilir bak. Eğer bir hatayı 12 kere tekrarladıysam, cezayı da hak ediyorum demektir. Buna nasıl itiraz edebilirdim ki? Yoksa saat miydi bu? 12 nöbeti falan mı? Ama Tayfun’a 11 dedi, 11 nöbeti yok ki. Neyse ki endişe fabrikam çalışmayı durdurdu ve komutan konuşmaya devam etti: “Caner de dün yani 14 Ağustos’ta doğmuş.”


Nasıl bir şakaydı bu böyle? Yüzbaşı doğum günümüzü kutlayacak diye yüreğimize indirecekti resmen. Hem bunun olma olasılığı neydi? Oldum olası doğum günlerini sevmezdim zaten. Yazın doğanlar iyi bilir, bizim doğum günlerimiz pek kutlanmaz. Tatillerde kaynar gider. Sonra her sene başka bir yerde olma ihtimaliniz çok yüksektir. Etrafınızda da her zaman sevdikleriniz olmaz ya, dünya halidir işte. Zamanla kabullenmek zorunda kalırsınız bunu. Böyle olunca da biz öyle doğum günü kutlamayı falan pek sevmeyiz. Ne olmuş yani bir yıl daha yaşlanmışsak? Hele böyle kutlanacaksa eğer hiç kutlanmasın daha iyi, değil mi ama?


Ben içimden bunları geçirirken “Arkadaşlar, geçmiş doğum günleriniz kutlu olsun.” dedi Yalçın Yüzbaşı ve komutana karşı her zaman verilecek tek bir cevap vardı. Hiç düşünmeden ağzımdan çıktı, “SAĞ OL!” diye bağırdım…


Trafiğe rağmen erken sayılabilecek kadar kısa sürede mahallemize varmıştım. Marketin önünde arabamı park ettim. Hayat ne kadar garip diye geçiriyordum içimden. Askerde yaşadığım bu içtimaya rağmen, artık bir daha doğum günü falan kutlamam diye düşünürken son 4 senedir bugünü nasıl iple çektiğime hayret ediyordum. Eşimle içtima diyoruz bugüne artık. 


Hayatınızda bazı günler vardır, önemlidirler. Herkes için olmasa bile, en azından sizin için. Bazen bir çoğunun farkında olmasanız da o günler hayatınızda büyük bir dönüm noktasıdır. Ben bugünün farkındayım artık. Bugün 12 Ağustos. Yıllarca 1–2 telefon görüşmesiyle geçiştirip, doğum günümü kutlamadığımı söylediğim bütün yakınlarımla 4 senedir toplanmaya çalışıyoruz. Gerçi gelenlerin çoğu bugünün benim de doğum günüm olduğunu bilmiyor. Bana hayatımın en güzel doğum günü hediyesini, doğum günümde veren karım hariç. Kızım bugün tam 5 yaşına girdi.


Eve vardığımda anahtarı kapıya takar takmaz kapı arkadan bir güçle açılıyor,. “Nerede kaldın?” diyor Pınar, telaşlı bir ses tonuyla ve elimden poşetleri almaya çalışıyor. Kim bilir kaç saattir hazırlık yapmakla uğraşan o küçük ellerini daha fazla yormaması için poşetleri yere bırakıyorum ve o güzel gözlerinin içine bakarak, ellerini sıkı sıkı tutuyorum. Ona karşı her zaman verilecek tek bir cevabın var benim hep ve o kelimeler hiç düşünmeden dudaklarımdan süzülüyor, “Sağ ol.” diyorum.

6
Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Teşekkür ederim, özellikle zaman ayırıp yorum attığınız için.

Belgin Coştur @Belgin_Costur_2137

Inanılmaz keyif aldım okurken, bu nasıl güzel bi anlatımdır. Ellerinize sağlık 😊

2

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli