Bir Kitap - Gazap Üzümleri
14 Nisan 1939 yılında yayınlanan bu eser Steinbeck’e Pulitzer Ödülü’nü kazandırmış. Daha önce bu ödülü alan Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz kitabını okumuştum. Hatta o kitap Nobel falan da almıştı ama bence Gazap Üzümleri kesinlikle çok daha etkileyici. Zaten bu kitabın 1940 yılında filmi çekilmiş ve yedi dalda Oscar’a aday olmuş. John Ford en iyi yönetmen, Jane Darwell en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazanmış. Kitabın kapağında yer alan kişi de zaten başrolümüz Tom Joad’ı oynayan Henry Fonda. Yani bu kitap öyle bir kitap ki yazıldıktan sonra 9 ay geçmeden filmi çekilmiş.
Ayrıca bir ilginç durum daha, o filmin yönetmeni John Ford’la birlikte John Steinbeck de uzun süre sorguya çekilmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi komünist propagandası yapmakla suçlanmış. Gelin görün ki aynı yıllarda Stalin de Rusya’da filmin gösterimini yasaklamış. Hangi kitap hakkında yazacak olsam, araştırdığımda böyle değişik şeyler öğreniyorum. Haliyle insanın aklına geliyor, acaba her kitabın böyle hikayeleri var mıdır diye.
Ben öyle pek tarih ezberleyemem. Yılların da bazı olaylarla eşleştirilmesine karşıyımdır ama bazı şeyler de yaşanmışlıklarla o kadar iç içe giriyor ki, isteseniz de ayıramıyorsunuz. 2020 mesela, korona ile eşleşti bir şekilde. Yine yaşayıp göremesek de benim için bile böyle eşleşen bir yıl var, 1929. Dünya ekonomik krizi, bilinen adıyla büyük buhran. Kapitalizmin çöküşü ya da yükselişi mi artık bilmiyorum ama tek bir cümle olarak geçer iktisada giriş kitaplarında: 1929 yılı Büyük Buhran, Dünya Ekonomik Bunalımı yaşanmıştır.
İnsan böyle okuyunca anlayamıyor ne olduğunu. Bu kitabı okuyunca ise anlıyorsunuz bazı şeyleri. Borsayı, bankaları falan değil belki ama açlığı, işsizliği, yaşama mücadelesini az da olsa hayal edebiliyorsunuz. Gerçi bankalarla ilgili bazı şeyler söylüyor yazar:
“Banka. Banka, insana benzemez. Elli bin dönüm toprağı olan bir toprak sahibine de benzemez. O, zaten insan değildir. Devdir.”
İnsanların bu kurum karşısındaki çaresizliğini de okuyorsunuz sonra:
“Doğru ama!., diye bağırıyor ortakçılar; burası bizim toprağımız. Bu toprağı biz ölçtük, biz parselledik. Biz bu toprağın üstünde doğduk, bu toprağın üstünde vurulduk, bu toprağın üstünde öldük. Bu toprak bir işe yaramasa bile, yine bizim toprağımızdır. Bu toprağı bizim yapan da bunlardır; onun üstünde doğmamız, onu işlememiz, onun üstünde ölmemiz. İnsana malın sahibi olmak hakkını kazandıran bunlardır, üzerinde bir sürü rakamlar yazılı bir kâğıt değil!… Çok üzgünüz. Ama ne yapalım?.. Bizim elimizde bir şey yok. Dev öyle istiyor. Banka insana benzemez. Peki ama Banka, insanlardan kurulu değil mi? Yok, işte burada yanılıyorsunuz. Çok yanılıyorsunuz. Banka insanlardan başka bir şeydir. Bankada bulunan her insan, bankanın yaptıklarından iğrenebilir, ama Banka o işleri yine de yapar. Size söyledim: Banka, insanlardan başka bir şeydir. O, devdir. O devi insanlar yapmıştır, ama kontrol edemezler onu.”
Oklahoma’dan Kaliforniya’ya uzanan bir yolculuğu anlatıyor aslında bütün kitap. Tolstoy’un dediği doğrudur belki de: “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Yolculuk da zorluk olmadan olmaz. Steinbeck’in üslubu son derece sert ama bir o kadar da gerçekçi. Gerçekleri yazdığı için mi böyle sert ve öfkeli geliyor yazdıkları yoksa gerçekler mi böyle ağır ve etkileyici bilmiyorum. Sonra ona bu kitap için kızanlar bu sertliğe mi kızıyorlar yoksa gerçeklere mi?
Şimdi bende burada kızıllar gibi konuşmak istemiyorum. Hakkını arayana, kızıl deniyor kitapta. Sonra Oklahoma’lılara Okieler deniyor. Zaten bu ötekileştirme olmasa insanlar birbirlerine böyle kötü davranamaz diye düşünüyorsunuz okurken. Anlıyorsunuz bunun mantığını. Bu yöntemin o zamanlar da çalıştığını görüyorsunuz. “Başkaları ne der” diye düşünmek kötüdür, bunu kabullenebiliyoruz artık. Bundan sakınmamız gerektiği de söyleniyor hatta rahat rahat. Ama daha kötüsü belki de “başkalarına ne dediğimiz”dir, ne dersiniz?
Neyse başkalarını boş verin şimdilik, bu yolculuk okuyanlar olarak bize çok şey katıyor diyebilirim. Bu kitabı okuyan bir insan mesela iş bulmak için şehir değiştiren, hatta ülke değiştiren insanlara karşı nefret söyleminde bulunmaz, bulunamaz. Sonra eski bir papaz karakteri var ki kitabın gizli kahramanı gibi, Casy. Eski bir papaz derken, eskiden papazmış yani.
“Papazlıktan çıkmak ne iyi şey. Ben papazken kimse bana böyle hikâyeler anlatmazdı. Anlatsa bile gülemezdim. Küfredemezdim. Şimdi istediğim kadar küfrediyorum. İnsan istediği gibi küfredince, rahatlıyor.”
Casy de baş kahramanımız Tom Joad gibi hapiste yatmış bir süre. Zaten sonradan kendini feda edip tekrar hapse düşmeye çalışıyor. Tom’a senin ailen var diyerek ikna ediyor onu, benim kaybedecek bir şeyim yok diyor yani gerekçe olarak. Dediğim gibi bence hapse girmek istiyor çünkü belki de hapishanenin o dönemki Amerika’dan daha adil bir yer olduğunu düşünüyor olabilir çünkü ona oradakiler nasıldı sorulduğunda bakın ne diyor:
“Oradakiler iyi insanlardı. Anladın mı? İhtiyaç onları kötü insan yapmıştı ve o zaman anlamaya başladım: Bütün bu gürültülerin nedeni, ihtiyaç… Ben bir türlü bunu bulamamıştım. Evet, bir gün bize ekşimiş fasulye vermişlerdi. İçimizden birisi bağırmaya başladı, tabiî bir şey olmadı. Ama avaz avaz bağırmakta devam etti. Mutemet gelip içeri baktı, gitti. Sonra başka biri bağırmaya başladı. Ondan sonra hepimiz bağırıp çağırmaya başladık. Hepimiz de aynı şekilde bağırıyorduk. Yani, mahpushane sanki temellerinden sarsılıyor, birbirine geçiyordu. Vay canına! Sonra ne oldu biliyor musun? Koşa koşa geldiler, bize başka yemek verdiler… Sonunda verdiler. Anlıyor musun?”
“Hayır, anlamıyorum” diye cevap veriyor ona Tom ama anlıyor aslında. Bunu anlamayanları anlayamıyor sadece. Bütün bu yolculuk boyunca da bunu anlamaya çalışıyor bence. Umudunu hiç yitirmiyor. Halbuki o kadar çok şey yaşıyor ki onu umutsuzluğa sürükleyen.
Tom’un babasının adı da Tom, ona da Baba Tom Joad diyorlar kitapta. Ama bir diğer güçlü karakterimiz daha var kitap boyunca kendisinden çok şey öğrendiğimiz, o da annesi. Ana diye geçiyor kitapta, adını dahi bilmiyoruz. Aileyi ayakta tutan asıl güç o aslında. Sonra bir de büyükbaba var, o zaten yolculuğa çıkar çıkmaz ölüyor. Ona ağır geliyor bu yolculuk ama ölüm bile kalanlara bir yük doğurabiliyor yeterli paranız yoksa. Zaten kitap boyunca birine yük olmamaya çalışmanın verdiği o ağır yük öyle bir oturuyor ki içinize. Oğul Tom şu sözlerle gösteriyor çözümü:
“Bazen tarlada çalışan bir adam, bir ceset bulur, dünyayı gürültüye boğar, adamı öldürülmüş sanırlar. Hükümet de zaten ölülerle dirilerden çok uğraşır. Yazar çizer, ölenin kim olduğunu, nasıl öldüğünü araştırır durur. Benim bir düşüncem var: Bir şişenin içerisine bir kâğıt yazıp koyalım ve büyükbaba ile birlikte gömelim; kâğıda kim olduğunu, nasıl öldüğünü, buraya niçin gömdüğümüzü yazalım.”
Yolculukta daha öyle zorluklar yaşıyorlar ki artık sizde okurken eskisi gibi etkilenmez oluyorsunuz. Gerçekten de insanlar ölülerle ölmekte olanlardan daha çok ilgileniyor. Normalmiş gibi geliyor olanlar. Bakın bununla ilgili Tom’un annesi daha kitabın ortalarındayken ne diyor:
“Sonra bir zaman gelir, insan değişir, her şeyi bambaşka görür. Bundan sonra insan için ölüm, bütün ölümlerin bir parçası, gebelik bütün gebeliklerin bir parçası, gebelikle ölüm, aynı şeyin iki parçası olur. Artık her şey insana ayrı ayrı şeyler gibi gelmez. O zaman bir acı, insana fazla keder vermez.”
Acaba dedim bende, o limite ulaştık mı yoksa? Herkesin yaşananlara bu kadar kayıtsız kalması, bu kadar dertsiz, tasasız görünmesi bu yüzden olabilir mi diye düşündüm. Ekseriyet için olmasa da bazılarımız için doğru olabilir bu.
Sonrasında yer yer umutlar yeşeriyor. Özellikle kampta gördükleri o insanca muamele. Geçici süreliğine de olsa iş bulmaları, para kazanmaları. Karınlarının doyması. İşler yoluna girecek galiba diye düşünüyoruz ama yolculuk hiç bitmiyor. Yalan yanlış bilgilerle, günümüzdeki süslü reklamlara benzeyen ilanlarla kandırılan işçiler, işleri bitince istenmeyen adam oluyorlar yeniden. Mevsimlik işlerde çalışanlar da bilirler zaten, o çalışılan mevsimler çok çabuk geçer.
Yol boyunca da açık açık yüzlerine burada kalamazsınız denilen kahramanlarımız hiçbir yerde kalamadıkları için yolculuk da hiç bitmiyor. Hatta kitap da bitmiyor. Olay örgüsü olarak bir sonuca bağlanmıyor yani. Eskiden olsa bu tarz sonları beğenmez ve yazar kolaya kaçmış diye düşünürdüm. Hikayenin devamını okuyucunun hayal gücüne bırakıyor falan gibi açıklamalar beni pek tatmin etmezdi. Artık öyle düşünmüyorum. Bir kitap illa ki bütün soruların cevabını vermek ya da hep bir ters köşe yapmak zorunda değildir belki de. Bazen hiçbir şey olmaz. Sadece biter ya da belki yeni bir hikaye başlar. Tıpkı hayat gibi.
Sonu hakkında yazıp yazmamak konusunda kararsızım. Bence eğer okuduysanız kesinlikle unutamayacağınız bir roman Gazap Üzümleri. Özellikle de sonu. Bu yüzden daha fazla yazmak istemiyorum. Ne desem eksik kalacak gibi hissediyorum. Zaten ne denirse densin o çaresizliği o sondan daha iyi anlatamaz sanırım. Çocukların dünyayı farklı gördüğünü düşünüyorum demiştim geçen hafta. Şimdi anlıyorum ki anneler de dünyayı, insanları farklı gözlerle görüyor.
Teşekkür ederim, filmi de ayrı güzel. Sayfalarca anlatılmaya çalışılan şeyin nasıl 10 saniyede gösterildiğini görünce insan tuhaf oluyor ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki kitabın sonu farklı bitiyor ve çok daha etkileyici.
