Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Antikacı Dükkanı

Bu hafta aslında Gazap Üzümleri hakkında yazmayı planlıyordum ama kitabı hâlâ bitiremedim. O da çok etkileyici bir kitap gerçekten ve sık sık ara verip düşüncelere dalmama vesile oluyor. Klasikleri okumayı bu yüzden seviyorum. Boşuna klasik olmamışlar yani. Bir dahaki sefere de onun hakkında yazacağım büyük ihtimal. Şimdi taslaklarımdan baktım da şöyle, bu haftayı kitaba ayırdığım için öyle bitirmeye yakın bir hikayem de yok. O halde okumayı çok sevdiğim bir yazarın okuduğum son kitabından bahsedeyim dedim. Kumarbaz hakkında yazarken de bu kitabı yer yer hatırlamıştım zaten: Antikacı Dükkanı

Charles Dickens kitaplarıyla hepimiz çok genç yaşta tanışmışızdır. Oliver Twist’i herkes bilir mesela ama David Copperfield dendiğinde akla sihirbaz olanı gelir nedense. Aynı şekilde İki Şehrin Hikayesi ve Büyük Umutlar’ı çoğumuz lisede okumuşuzdur ama Antikacı Dükkanı o kadar bilinmez. 

Bu adı geçen beş eser de birbirinden güzeldir. İleride tekrar okuyabilirsem eğer diğerleri hakkında da tek tek yazmayı düşünüyorum. Yazarın çoğu eserinde olduğu gibi bu kitapta da karakterler kalın çizgilerle birbirinden ayrılıyor ama sanki biraz fazla uçlarda oluyor bu. İyi, mümkün olamayacak kadar iyiyken; kötü, lanet okunacak kadar kötü; aptal, akıllanmayacak kadar aptal şeklinde sürüp gidiyor.

İlk yazılarını çeşitli edebiyat dergilerinde yazmak zorunda kalan bir yazar Dickens. Haliyle bölüm bölüm yazmak zorunda kalıyor, seri halinde. Bu sayede eserleri de son derece çarpıcıdır hep. Ters köşelerle, gizemlerle doludur. Her ne kadar karanlık, çirkin, kötü mekanlarda da geçse hikayeler zaman zaman, okunması hep eğlencelidir. Hikayeleri ilerledikçe sizi sarıp sarmalamaya başlar. Zıtlıklar arasındaki çelişkileri çok güzel betimler.

“İşte dün ile bugün arasındaki fark; hepimiz ya bir oyuna gidiyor, yahut bir oyundan çıkıyoruz. Bununla beraber; güneş bile doğduğu zaman zayıftır; gün ilerledikçe cesaretlenip kuvvet toplar.”

Ne kadar güzel bir benzetme değil mi? Geçenlerde okumuştum bir yerde, güneş dünyanın yaklaşık 109 katı büyüklükteymiş. Ona rağmen tan vakti dediğimiz güneş daha doğmadan oluşan o aydınlık, ne kadar da cılızdır hakikaten. Sonra bu sürenin uzunluğu da dünyanın dönüş hızına bağlı olarak değişir mesela. Şimdi ne alakası var konuyu nereye getirdin demeyin, ben de yalnız başıma şu satırları okuduktan sonra anlamıştım bazı şeyleri:

“Yalnız başına oturup bekleyenlerin merak ve heyecanı, hiç kimsede yoktur.”

Dönemin İngiltere’si hakkında pek bir bilgiye sahip olmasam da, gerçekten böyle olabilir mi dedirtti bana. İnsana o dönemdeki hukuk sistemini de sorgulatıyor yazar çoğu romanında olduğu gibi. Yazılı bir anayasaları da yok ya hep ondan sanırım (!) Dickens kitaplarında olay örgüsündeki kopukluklara ve sürekli gelişen tesadüfi olaylara takılmamak gerek. Yoksa öyle mahkemeler, şahitlikler vs. olacak iş değil diyerek okursanız zevk almazsınız kitaptan.

“Bir memleketin yükselmesi ev ve aile muhabbetine bağlıdır.”

İngiltere’nin yükselmesi bu muhabbete mi bağlı onu bilemiyorum ama çok iyi oldukları bir şey var kesinlikle: Edebiyata olan merak ve hiç kaybetmedikleri o heyecan. Geçenlerde Elementary diye bir diziye başladım mesela, Mentalist’e benzeyen bir dizi ararken keşfetmiştim. Meğer bildiğin A.Conan Doyle’un Sherlock’uymuş. Bu sefer günümüzde New York’ta yaşasa nasıl olurdu diye düşünülüp uyarlanmış bir dizi. Başta olmamış falan dedirtse de sonradan başından kalkamıyorsunuz. Bu 3 diziyi de öneririm bu arada, özellikle The Mentalist. Oradaki başrolümüz Jane mesela, Charles Dickens’ı şaşırtacak kadar akıllı ve neşeli de aynı zamanda. Çünkü bakın ne diyor Dickens:

‘‘Bazı insanlar neşelenmesini bilir, fakat akılları yoktur. Bazılarının da akılları vardır — daha doğrusu olduğunu zannederler — fakat neşe nedir bilmezler!..”

Neşe de hayatınızdan eksik olmasın diyerek yazarımızın da çoğu eseri gibi bu kitabının da birçok filmi çekildiğini belirtmek istiyorum. Hatta 9 bölümlük bir dizisi de yayınlanmış 1979 yılında. Onu değil ama 2007 yapımı olan ve tıpkı kitap gibi The Old Curiosity Shop adıyla gösterime giren filmini seyrettim ve fena değildi. Ama mutlaka önce kitabını okumalısınız. Küçük Nell ile dedesi arasında geçen şu diyalog için bile okunur bu kitap:

— Dilenci olursak ne olur! Dilenci olalım da mesut olalım!… dedi.
 — Dilencilik ve saadet ha!..

Dedesi de şaşırıyor tabi böyle bir şey nasıl olur diye. Sanki dilenciler mutlu olamazmış gibi. Bizdeyse parayla saadet olmaz diye bir atasözü var. Bakın Nell ne cevap veriyor sonra:

“Dilencilik ederek geçiniriz! dedi. Uzaklara kaçalım; kırlarda ağaçların altında yatalım- Bir daha para düşünmeyelim; seni bedbaht edecek şeyleri unutalım. Gündüz güneşin ışığını ve rüzgârları yüzümüzde hissedelim; geceleri istirahate çekilip beraberce Allah’a şükredelim. Bir daha loş odalara, kasvetli evlere ayak basmayalım! Hoşumuza giden yer neresi ise, orada dolaşalım. Sen yorulursan asude bir yerde dinlenirsin. Ben gider her ikimiz için dilenirim!…”

Bir çocuk için ne kadar büyük sözler değil mi? Ben de çocukken hatırlıyorum da biz de kirada otururduk mesela. Geçim sıkıntısı çeksek bile çocukluğumun en güzel yıllarıydı o zamanlar. Çocuklar dünyayı farklı bir gözle görüyor gerçekten. Bakın Dickens bu kitabında çocuklar ve yaşlılar ile ilgili nasıl bir karşılaştırma yapmış:

“Çocukluk ve ihtiyarlık; uyku ve ölüm arasındaki zavallı ve- müstehzi benzeyiş gibi değil midir? Bunamış bir ihtiyarın fersiz gözlerinde çocukların parlak ve berrak gözlerini; sonsuz neşe ve sıcak samimiyetini; asla kırılmamış ümidini, daha çiçeklenirken solan sürurunu (neşe, sevinç) bulmak kabil midir? Acı, soğuk: -ve çirkin manzaralı ölüm; ümit ve istirahat kaynağı olan tatlı uykuya benzer mi?”

Çocukluk ve ihtiyarlık, uyku ve ölüm. Üzerine ne kadar düşünüyorsunuz, hayal kuruyorsunuz bilmiyorum ama herkesin bir planı vardır az çok, yaşlanınca şunu şunu yapacağım gibisinden. Ya da şurada şu emeklilik hayatını yaşayacağım falan gibi. Ülkemiz için bu Ege’de bir sahil kasabasına yerleşmek olur genelde. Yani bunlar düşünülür mutlaka, tasarlanır hatta bunun için koca bir ömür bile heba edilir bazen. 

Sonra kısa vadeli düşünecek olursak uyku üzerine de düşünürüz kimilerimiz. Yatak odamız karanlık ve serin olmalıdır mesela, elektronik cihazlar mümkünse uzak tutulmalıdır. Sessizlik de olmazsa olmazıdır uykuya dalmak için. Kafein içeren içecekler içilmez yatmadan önce, yemek falan bile yenilmemelidir hatta. İstenirse eğer yorucu olmayan bir şeyler okunabilir yatmadan önce. Bütün gününü gece rahat bir uyku için harcayanlar bile vardır belki de. Peki ya uzun vadeli düşünecek olursak, ölüm hakkında, ölümümüz hakkında hiç düşünüyor muyuz acaba? Son alıntım bana bunları düşündürdü. 

“Öldüğüm zaman yanıma ışık seven ve başı üstünde daima gökyüzünü seyreden bir şey koyun!”

İnsan okuduğu kadar okudukları üzerine düşünmeli de aynı zamanda. Bu biraz bakmakla görmek arasındaki farka benziyor. Okuduklarını düşünenlerden olmanız dileğiyle…

6

Henüz hiç yorum yapılmamış.