Tüm İnsanlığa Mektup
Sen bir anatidaefobiksin, dedi Marta büyük bir şaşkınlıkla. Bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. “Her şeyin başlangıcı bu olmalı!” diye de bağırmıştı. Sadece Marta’nın o heyecanı beni tedirgin etmişti. Yoksa tabii ki bir sorunum olduğunu biliyordum, hatta bunun bir adının olması beni mutlu ederdi. Gerçi Marta hep böyleydi. Hevesli, idealist bir psikoloji öğrencisiydi ve beni adeta gelecekteki hastası gibi görüyordu.
Onunla tanıştığımızda hiç arkadaş olabileceğimizi düşünmemiştim. Sonuçta aramızda büyük bir yaş farkı vardı. Her ne kadar o bilmese de, ben aslında olduğumdan çok daha genç gösteren biriyim. Eğer annemin evlendiği yaşta evlenseydim şimdi Marta’nın yaşında bir kızım olabilirdi. Tabii bu korkularım olmasaydı. Sonra o kadar konuşmanın ardından kalkıp o soruyu sormasıyla ne diyeceğimi şaşırmıştım. Kötü niyetle sormamıştı aslında bunu. Zaten cevap vermeme de izin vermeden yaptığı yanlışı anlamıştı. Daha doğrusu onun gibi açık fikirli birisi bile ne kadar ırkçı düşüncelere sahip olduğunu görerek utanmış ve özür dilemişti. Ondan sonra gerçek anlamda arkadaş olmuştuk. Hatta bazen bir abla kardeş ilişkisi kurduğumuzu bile hissediyordum.
“Sen hiç Türklere benzemiyorsun.” demişti bana. Hem de o kadar konuşup birbirimize ısınmamıza rağmen. Bunu başka insanlardan da duyuyordum elbette. Sanki bir iltifat gibi söylüyorlardı hiç çekinmeden. Ben bundan hiç hoşlanmıyordum açıkçası. Yine de onunla aramızda bir bağ oluştu.
Marta çok açık fikirli, kendisini sürekli geliştiren ve araştırmayı seven meraklı bir kızdı. 19 yaşındaydı ama tam bir Alman disiplinine sahip tanıdığım en istikrarlı insandı. Bir insan istisnasız her sabah koşuya çıkar mı? O çıkıyordu işte. İyi ki de yapıyordu bunu çünkü bu sayede karşılaşmıştık.
Ben de her sabah yürüyüşe çıkmaya çalışıyorum. Tabii hava güzel olursa. Yağmur yağmazsa ki Hamm’da böyle güzel havalar gerçekten çok azdır. Hatta yüzde elli ihtimalle hava kapalıdır ve ben de evden çıkmam o zaman. Zaten senede neredeyse 7–8 ay boyunca da yağmur yağıyor burada. Babam anlatırdı. Türkiye’de onların yaşadığı şehir de böyleymiş diye, Zonguldak. Karadeniz’de kalıyor. Oradan da kömür çıkarmış. Karaelmas diyorlar hatta kömür için. Dedem de madenciymiş benim, babamda genç yaşta işçi olarak gelmiş buraya. Burada da maden ocaklarında çalışmış hep emekli olana kadar. Ben hiç çalışmadım hayatım boyunca. Hiç Türkiye’ye de gitmedim. Uçaklardan korkarım ben zaten, binemem. Kar yağınca da yürüyemem mesela. Sonra karanlıktan da korkarım. Akşam olmadan mutlaka eve dönmem gerekir. Evdeki bütün odaların ışıkları hava kararmaya başlar başlamaz hep açılır benim için. Hayat böyle garip işte. Yerin 680 metre altında yıllarca çalışmış bir babanın kızı karanlıktan korkuyor. Niktofobi deniyormuş buna, gece veya karanlık korkusuymuş.
Büyük bahçeli bir evimiz var bizim, üst katta ben kalıyorum. Tek başıma en geniş odada. Yatağımın hemen üstünde cam bir tavan var. O olmasa büyük ihtimalle yatıp uyuyamazdım burada çünkü bende bir de klostrofobi var. Kapalı alanda kalamama, sıkışıp kalma korkusu bu da. Öyle kapalı, basık yerlerde duramıyorum. Hayatım boyunca hiç otobüse de binmedim. Trenler bile korkutucu geliyor bana. Metroyu zaten hayal bile edemiyorum. O gürültü, o kalabalık, o tüneller. Konuşurken laf arasında adının geçmesi bile tedirgin ediyor beni.
Annem benim hayattaki en büyük destekçim. O olmasaydı ne yapardım, bilemiyorum. Onun sayesinde 5 farklı terapist geldi evimize bugüne kadar. Hiçbiriyle iki seanstan fazla devam edemedim. Yani ne bileyim bir gelişme falan olmadı. Özellikle ilaç kullanmamı tavsiye edenlerden tamamen soğudum çünkü bende farmakofobi de var. Yani ilaçlardan da korkuyorum ama bu öyle diğer korkularım gibi değil. Daha çok bir tiksinme hali, yanımda biri bir hap yutsa, şurup içmeye kalksa falan benim midem bulanıyor. Sadece şişe su içebiliyorum mesela. Mutlaka ilk benim açmam gerekiyor o şişeyi. Kokusunda falan bir gariplik varsa da içemem o suyu. Dökerim hemen. Bu korkularla yaşamak gerçekten hiç kolay olmuyor. Üç kere de ben gittim teyzemgille bir psikoterapist merkezine. Burada öyle deniyor buna Türkçesini tam olarak bilmiyorum.
Tabii bunlar benim bildiklerim. Annem karşı komşu, eski bir arkadaş, yeni bir misafir falan diye de beni sürekli garip garip insanlarla tanıştırmaya çalışıyordu eskiden. Muhtemelen onların da bir kısmı psikolog ya da psikiyatrist, terapist falandı. En azından onlardan korkmuyordum. Hatta bana hep komik gelmişlerdir. Hep aynı tavsiyeler, aynı bilmişlikler. Kimisi de hiç konuşmuyor bile sürekli bir dinlemede. İyi de böyle hiç tanımadığın birine ne anlatabilirsin ki? Neyse dediğim gibi annem artık bıraktı bu uğraşı en azından. O da babam gibi beni böyle kabullendi sonunda. Bunca uğraştan sonra artık en azından kendim yürüyüşlere çıkabiliyorum.
Nereden geldik buraya böyle şimdi, gerçekten bu yazıyı okuyan olursa çaldığım zamanı için özür diliyorum. Bu kendime mektup yazma işini daha önce de denemiştim ama ilk defa bir mektubumu sosyal medyada yayınlayacağım. Korkularıma bir çare olacak mı bilmiyorum ama bunu zaten denemeden bilemezsin demişti Marta. Şimdi yazarken anlıyorum ki bende odaklanma sorunu da varmış. Tek bir konuya, tek bir işe yoğunlaşamıyorum. Zihnim oradan oraya savruluyor. Marta’dan bahsedecektim size. Onun bana söylediklerinden, yaptığı çıkarımdan. O kadar insanla konuşmuş, hatta çeşitli etkinliklerde bulunmuştum da onun söyledikleri hiç kimsenin aklına gelmemişti.
Bu arada benim en büyük korkumdan bahsetmemişim size. Onu da şimdi fark ettim. Hatta inanır mısınız bunu unuttuğumu bu korkum sayesinde anladım. Ben sanki biri beni sürekli izliyormuş gibi hissediyorum. Öyle takip ediliyormuş gibi değil de sanki şuan bile mesela bu satırları yazarken arkamdan biri beni gözetliyor gibi geliyor. Hiçbir zaman bir kapının ya da pencerenin önünde rahat rahat oturamadım. Hayatımı en olumsuz etkileyen korkum bu sanırım.
Son olarak da köpeklerden korkuyorum biraz ve sadece bu korkumun sebebini biliyorum. Beni küçükken komşumuzun köpeği kovalamıştı ve Hanna teyze “Korkma, oynamak istiyor sadece.” dese de bu benim deli gibi koşmama engel olmamıştı. Ta ki yerdeki küçük bir taşa basıp dengemi kaybedene kadar. Düştüğümdeyse köpek bana yetişip etrafımda zıplamaya, hoplamaya başlamıştı. Daha 5 ya da 6 yaşındayım o zamanlar. Okula bile başlamamıştım yani. Anladım ki köpek gerçekten de oynamak istiyormuş. O günden beri yabancıların köpeklerinden falan korkuyorum ama hayvanları da çok seviyorum aslında. Bizim de ben çok küçükken ördeğimiz vardı bir tane. Adı da Ente Göveldi hatta. Gövel yeşil başlı demekmiş zaten Türkçe, ente de ördeğin Almancası. Ente Göveli ben çok seviyordum ama hayal meyal hatırlıyorum onu artık. Bahçemizden kaçtığını söylemişti annem bana. Bir ördek nasıl kaçabilir ki? Bunu sorgulamamıştım o zamanlar. Zaten yeterince üzüntülüydüm. Aileden birini kaybetmiştim sanki. Ondan sonra hiç hayvan sahibi olmadık bir daha. Ya kaçarlarsa, giderlerse diye. Ya koruyamazsam onları diye belki de. İçten içe o ördeğe sahip çıkamamış gibi de hissediyordum.
Bu sabah yine Marta’yla karşılaştık. Ben evden yeni çıkmış, onunla hep oturup konuştuğumuz parka doğru yürümeye başlamıştım. Marta geçen sene Gymnasium’dan mezun olmuştu. Bunun bir Türkçe karşılığı olmadığı için böyle yazdım. Almanya’da üniversite öncesinde okunacak en kaliteli okul bunlar. Ben gidememiştim mesela. Rehber öğretmen tavsiye mektubunda “Ayben için Gymnasium’u önermiyorm. Realschule onun için daha uygun.” diye yazmıştı. Aslında bu sadece bir tavsiye mektubuydu yani resmiyette bir bağlayıcılığı yoktu. Olmamalıydı. Babam istese beni de Gynasium’a gönderebilirdi ama o Türkler haklarını aramayı pek bilmiyorlar gerçekten. Zaten yavaş yavaş biz de Almanlar gibi ne dense yapar hale geliyoruz ya bakalım nereye kadar gidecek bu iş.
Marta benim belki de ilk gerçek arkadaşım olmuştu. “Bizi biz yapan korkularımızdır. Hepimizin de birbirinden farklı onlarca korkusu var aslında. Farkında değiliz ama bu böyle.” demişti bir keresinde. “Hatta hayvanlarda da böyle, belki bitkilerde bile böyledir. Sonra kimisine çok tatlı ve sevimli gelen bir şey başkasına korkutucu gelebilir. Mesela bir solucan için tavuk bir canavardan farksızdır aslında. Bir böcek ya da fare için de kedi aynı şekilde olabilir. Ama hiçbir insan bir kediden ya da tavuktan korkmaz.” diye de eklemişti. İşte ben bunu anlayamıyordum. Sadece bunun farkında olmama yardımcı olması bile Marta’ya minnettar olmama yeter de artardı. O ise bundan çok daha fazlasını yapmıştı benim için.
İnsan harekete geçtiğinde, hareket ettiğinde gerçekten daha iyi düşünebiliyor. Keşke bir imkanım olsa da bu satırları yürürken yazabilsem. Çünkü bu sabah parka doğru yürürken yine bunları düşündüm. Acaba Marta da koşarken beni mi düşünüyordu? Ben onun için ilginç bir vakaydım belki de. Hatta umutsuz bir vaka. Beni kurtarmak mı istiyordu yoksa çözülmesi gereken bir yapboz muydum onun için? Demiştim ya annemin zamanındaki gibi genç yaşta evlensem benim de onun yaşında kızım olabilirdi. Ben onu hep bana yol gösteren manevi bir kızım gibi görüyordum açıkçası. Umarım o da beni bir hasta olarak değil de bir arkadaşı olarak görüyordur diye düşünüyordum. Ona çok güveniyordum. Sanırım artık yeni bir korkum daha var, Marta’yı kaybetme korkusu.
Benim parka girdiğimi görür görmez yanıma doğru koşmaya başlamıştı Marta. Ben yavaşça her sabah oturduğum banka doğru ilerliyordum. Hep aynı yerde oturmak da insanın bilinçaltında; burada daha önce bulunmuştum ve başıma bir şey gelmemişti, o halde yine burada oturayım, diye düşünmesinden kaynaklanıyormuş. Yani böyle bir inancımız var ama farkında değiliz. Neyse Marta da koşusunu yeni bitirmiş, evine dönmek üzere olurdu genelde tam benim geldiğim sırada. Parktan ayrılmadan önce yanında getirdiği şişede duran kıpkırmızı bir şeyi içerdi bir banka oturup. Pancar ve havuç suyuymuş meğer, ben hep vişne ya da nar suyu falan sanmıştım sorana kadar. Öyle de hayal etmiştim. İnsan bazı şeyleri sormadan bilemiyordu işte. Ama kafasında kurmadan da edemiyordu. Daha kötüsü bazen sorsa da cevap alamıyordu. Sabah sabah nasıl içebiliyordu bunu aç karnına? Gerçi her Allah’ın günü o sıcak yatağından kalkıp koşması daha şaşılacak şeydi ya neyse.
Yine çok dağıldı konu ama ne yapayım böyle yazmak gerekiyormuş bu mektubu. Bilinç akışı mıymış, neymiş. Öyle üstüne fazla düşünme korkularını tetikleyen, etkileyen bir şey fark ettiğin an ne geliyorsa aklına otur yaz hiç duraksamadan, demişti Marta bana. Sık sık Jung’dan, Freud’dan da alıntılar yapardı benimle konuşurken. Böyle yazacak olunca da insanın aklına gelmiyor tam olarak ama “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” demiş mesela Freud. Sorumluluktan korkmak, diye düşünmüştüm o zaman. Acaba benim bütün korkularımın temelinde de bu olabilir miydi?
Bu sabah yanıma oturunca biraz havadan sudan konuştuk önce Marta’yla. Ama gözlerindeki meraklı bakışı da saklayamıyordu. Bir şey diyecekti ama doğru zamanı bekliyor gibiydi. Söyle hadi, dedim en sonunda. Dayanamadım bu oyunu daha fazla sürdürmeye. Sen bir anatidaefobiksin, dedi…
Marta sanki Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini keşfettiğinde Evreka diye bağırması gibi bağırdı: “Her şeyin başlangıcı bu olmalı!” Yeni bir şey keşfettiği belliydi. En azından öyle zannediyordu. Anati ne, dedim sorarcasına. Kişinin nerede ve ne zaman olursa olsun bir ördek tarafından izleniyor olma korkusu, diye okudu telefonundan. Benim şaşkın bakışlarımı görünce bana da gösterdi vikipedi’deki sayfayı. Gerçekten var mıydı yani böyle bir korku? Daha da önemlisi, benimle ne alakası vardı bunun. Ben ördekten falan korkmuyorum ki, dedim.
“Zaten bu ördekten korkma korkusu değil Ayben.” diye cevap verdi. “Bu senin başına gelen bütün korkuların ana nedeni olabilir.” Bütün korkuların ana nedeni, diye tekrarladım içimden. Böyle bir şey olsa bile bu doğru olabilir miydi? Demek Marta bunca zaman buna kafa patlatıyor, benimle o yüzden konuşuyordu diye de düşünmedim değil. “Bunu nereden çıkardın?” diye sordum. “Hani geçen hafta sana çok estetik bir burnun var demiştim, ameliyat mı oldun diye sormuştum hatırladın mı?” diye soruma soruyla cevap verdi.
Aklıma o sabah geldi birden. Evet, bunu da çok sık duyuyordum ve hayır, bir operasyon falan geçirmemiştim bunun için. Zaten minyon bir tipim ve geçen sene 38 yaşına girmeme rağmen yaşımı duyan kimse buna inanamıyor. Küçük, küçücük de bir burnum var. Hem de aslen Karadenizli olmama rağmen. Burnumun ucunda hafif bir yuvarlaklık var ve hafif de kalkık yukarı doğru. Burun kemerimde de bir çukur var ve ailemde kimsenin burnu benim gibi değil. Anneme sormuştum bunu ve “Sen küçükken uyuduğun sırada bizim ördek evin içine girmiş ve burnunu gagalamıştı, o yüzden böyle güzel bir burnun var.” demişti bana. Ben de her burnumu sorana anlatırdım bu hikayemi. Kimse de garipsemez, olur mu öyle şey falan demezdi yani. Ama Marta inanmamıştı bana. Bu Almanlar da çok şüpheci oluyorlar, hiçbir şeye inanmıyorlar zaten. İlla gözleriyle görecekler. “Evet, hatırladım ama ben ördeklerden falan korkmuyorum ki.” dedim biraz da aklımdaki bu düşünceleri kovabilmek için. “Peki gerçekten hatırlıyor musun hiç böyle bir hatıra?” diye sordu bu sefer ama sanki vereceğim cevabı biliyordu. “Tabii ki hatırlamıyorum, uyuyormuşum o sırada.” dedim. “Ama ördeğinizin olduğunu hatırlıyorsun, Ente Gövel.” dedi alaycı bir tavırla.
Ne demek istiyordu böyle diyerek? Ona yalan mı söylüyordum yani. “Tabii ki” dedim, bizim bir ördeğimiz vardı ben küçükken. “Bunları uydurmuyorum. Ente Gövel gerçekti. İstersen annemi arayıp sorabiliriz.” diye de direttim. Neden böyle kendime bir destekçi arama ihtiyacı duyduğumu bilmiyordum ama Marta’ya kırılmıştım açıkçası. Konuşmanın buraya gideceğini tahmin etmemiştim. Daha fazla bu ithama dayanamadım ve telefonumu çıkarıp annemi aradım, “Dur bak şimdi hemen soruyorum.” dedim annemin telefonu çalarken.
Ben evden çıkmadan önce annem de yeni kalkmıştı ve ben dönmeden kahvaltıyı hazırlardı hep. Bunu bilmenin de rahatlığıyla aramıştım sabah sabah. Telefonu büyük bir telaşla açmıştı annem. Bir şey mi oldu diye meraklanmıştı. Anne, dedim. “Hani ben küçükken bizim bir ördeğimiz vardı, Ente Gövel. O benim burnumu ısırmıştı değil mi? Benim burnum o yüzden böyle.”
O arada hoparlörü de açtım ki Marta da duyabilsin cevabı. Sonra Marta’nın Türkçe bilmediğini hatırladım ki annem o sırada cevap verdi: “Yok kızım, ben onu sen kendini garip hissetme diye söylemiştim. Yani kendini özel hisset falan diye işte ne bileyim. Okuduğumuz masallardaki prensesler gibi bir hayatın olduğuna inanmanı istemiştim. Sonra sürekli sorup duruyordun aklıma da verilebilecek başka bir cevap gelmedi. Ne yapayım.” Evet, tam olarak böyle dedi annem. Biliyorum çünkü o cevabı asla unutamam artık. Tabii ki bunu kötü niyetle yapmamıştı ama ben bunu gerçek sanmıştım onca yıldır, inanmıştım ona. Sonra bu sefer annem sordu: “Sen bunu bilmiyor muydun gerçekten? Ben buna inandığını hiç düşünmemiştim.”
“Demek beni kandırdınız.” dedim gülümseyerek. “Kızım hiç öyle şey mi olur? Çocukken inanmıştın buna ama hâlâ öyle sandığını bilmiyordum.” dedi annem ve ekledi: “Ama madem şimdi sordun onu da söyleyeyim. O ördek evden kaçmamıştı, ölmüştü bir akşam. Babanla sen üzülme diye kaçtığını söylemek zorunda kaldık çünkü sen Ente Gövel’i çok severdin, biliyorsun.” Bu sözleri duyunca hoparlörü kapattım ve telefonu kulağıma yanaştırdım yavaşça. Yüzümdeki gülümseme de silinmişti artık. Şimdi şüphem yoktu, kandırılmıştım. “Tamam anne, görüşürüz ben de gelirim birazdan.” dedim. “Kızmadın değil mi?” diye sordu bu kez. “Yok yok, önemli değil. Siz de haklısınız. Hadi görüşürüz.” deyip kapattım telefonu.
Yaşadığım şoku Marta anlamıştı. Ondan saklayamamıştım hayal kırıklığımı. Kendimi daha fazla tutamadım ve ağlamaya başladım. “O ördek, hiç kaçmamış aslında. Sonra burnumu ısırdığı falan da yalanmış. Ben bunu gerçek sanıyordum bu yaşıma kadar.” dedim Marta’ya sarılırken. Ben ağlamaya başlayınca her arkadaşın yapacağı gibi sarılmıştı bana. Sonra biraz daha konuştuk. Bütün bu olaylara iyi tarafından bakmamı söyledi bana. Haklıydı belki de. Sonuçta Ente Gövel beni terk etmemişti. Marta ne kadar da iyi bir arkadaştı. Sorgusuz sualsiz beni dinliyor, hiç yargılamadan hep yanımda oluyordu.
Ben kendimi biraz toparlayınca bu sefer bana hiç beklemediğim bir şey daha söyledi Marta. “Aslında böyle bir korku yok Ayben. Bize okulda da böyle bir şeyden hiç bahsetmediler. Bu Gary Larson adında bir karikatüristin uydurduğu bir kelimeymiş aslında. Ama senin durumun için ilginç bir şekilde tetikleyici bu olay olabilir. Yani bir anlamda kendini gerçekleştiren bir kehanet. Böyle bir şey yoktu belki bugüne kadar ama sen bu konuda bir ilk olabilirsin. Senin kendini sürekli izleniyormuş gibi hissetmen muhtemelen Ente Gövel’in seni gagaladığını zannetmenden dolayı. Sonra onun bir akşam kaçtığını düşünmen de karanlıktan korkmanı tetiklemiş olabilir. İçine düştüğün bu ortam da seni doğal olarak rahatsız ediyor ve kapalı yer korkunu bir nebze de olsa açıklıyor. Köpek korkunun sebebini zaten biliyorsun, komşunuzun köpeği seni kovalamıştı. O yaşta kim olsa bundan korkar zaten. Yani senin bir garipliğin yok, bütün bunların hep bir sebebi var ve sen artık bu sebebi biliyorsun.”
Marta bunları söyleyerek benim gözümü açmıştı adeta. “Haklı olabilirsin gerçekten.” dedim. Zaten bir şeye isim konulması hep rahatlatmıştır beni. Erkekler bunu anlamıyorlar mesela. Bu işin adını koyalım lafını hep acımasız buluyorlar ama belirsizlik, isimsizlik de kötü bir şey değil mi? İnsanın bir nedene, bir isme ihtiyacı var bence. Yoksa neden diye sorup kendi kendimizi yiyoruz böyle. Hatta belki de o karikatüristin yaptığı gibi, kurmacada olsa bir ad koymak gerekiyor bazı şeylere.
Almanların bu konuda kafası çok çalışıyor zaten. Herkes Almanların arabalarına, tanklarına ya da ne bileyim işte beyaz eşyalarına, üstün alman teknolojisine falan hayranken ben sadece Almancada olan bazı kelimelere hayranım. Einsamkeit yalnızlık demek mesela ama zweisamkeit iki kişilik yalnızlık anlamına geliyor. Sonra yine çok sık yaşandığını düşündüğüm Schadenfreude, başkasının acısından mutlu olmak anlamına geliyor, hem de tek kelimeyle. Zaten schade hüzün ve freude da sevinç demek. Sizce de başkasının acısından mutlu olan insanlar yok mu? Eminim ki sizin de etrafınızda var böyleleri ama buna sadece Almanlar bir isim koymuş ve haliyle bunun daha çok farkındalar. Son olarak benim de yaşadığım bir his olan fernweh, insanın daha önce hiç gitmediği uzak bir yere duyulan özlem demek oluyor. Bu kelimeyi ilk öğrendiğimde de bu sabahkine benzer bir rahatlık hissetmiştim. Şimdi de kendimi çok iyi hissediyordum. Marta bana o kadar psikologdan daha faydalı olmuş ve benimle sadece bir arkadaş olarak gerçekten ilgilenmişti. Ona minnettardım. Biraz daha konuşurken telefonum çaldı. Annem nerede kaldığımı, kahvaltının hazır olduğunu falan söyledi. Tam iki buçuk saat geçmiş, neredeyse öğlen olacaktı. O aramaya kadar bunun hiç farkında değildim.
Dönüş yolunda kulaklıklarımı taktım ve telefonumdan sevdiğim şarkıları açtım. Normalde sadece parkta yürürken takardım bu kulaklıkları. Bir araba geçerse yanımdan da duyamazsam falan korkusuyla yolda asla müzik dinlemezdim. Şimdiyse böyle bir korkum yoktu sanki. Sonra karşıdan bir kadın geliyordu yanında küçük bir köpekle. Şimdi karşı kaldırıma geçmem gerekirdi mesela ama ben kaçmadım bu sefer. Sadece durdum ve yanımdan geçmelerini bekledim. “Çok güzel bir köpek.” dedim kadınla da göz göze gelince. Kadın gözlerinin içi gülerken teşekkür etti. Onu daha önce de bazen görürdüm ve karşı kaldırıma geçerdim. Çok soğuk hatta suratsız diyebileceğim yaşlı bir kadındı önceden ama gerçekten çok güzel masmavi gözleri varmış. Bunu ilk kez fark etmiştim. Sanki hayata başka gözlerle bakıyordum artık. Etrafımdaki her şey ışıl ışıl parlıyordu. Eve varmak üzereyken telefonumun şarjının yüzde yirminin altına düştüğünü belirten bildirimi aldım. Normalde olsa şarkıyı kapatıp tasarruf moduna geçirirdim telefonu ama ne gerek vardı ki? Zaten iki dakikaya eve varacaktım, fazla bir şey kalmamıştı. Şarkıyı falan kapatmadım. Hayatımın müziği fonda çalmaya devam ediyordu sanki.
Bugün hava güzel olduğundan olacak annem bahçedeki çardağı hazırlamıştı kahvaltı için. Beni görünce babam da hemen masaya oturdu ve beni beklediklerini söyledi. “Siz beklemeyin hiç ben telefonumu şarja takıp geliyorum hemen.” dedim. Hemen girişte büyük televizyonun olduğu salonda annemin telefonu da şarjdaydı. Belki dolmuştur diye kontrol edeyim dedim. Şimdi hiç yukarı çıkıp da kendi şarj cihazımı alasım da gelmemişti ve evet beklediğim gibi yüzde yüz dolmuştu. Onunkini çıkarıp benim telefonu taktım ki tam o sırada anneme bir mesaj geldi. Marta’dan gelmişti mesaj. Marta anneme ne diye mesaj atacak olsundu ki? Hatta annemde Marta’nın numarası niye kayıtlıydı? Ben vermemiştim ki onun numarasını. Benim telefonumdan gizlice mi almıştı yoksa? Normalde olsa asla bakmazdım bu mesaja ne yazmış diye ama dediğim gibi, bugün kendimi çok farklı hissediyordum. Belki de bunun da etkisiyle hiç korkmadan mesaja tıkladım, şunlar yazıyordu:
Guten Morgen Frau Dogrusoz. Musste unsere Sitzung mit Ihrer Tochter heute um anderthalb Stunden verlängern. Deshalb müssen Sie diese Woche 250 Euro bezahlen, nicht 100. Ich wünsche dir einen schönen Tag. MARTA
(Günaydın Bayan Dogrusoz. Kızınızla bugünkü seansımıza bir buçuk saat eklememiz gerekiyordu. Bu yüzden bu hafta 100 değil 250 Euro ödemeniz gerekiyor.
İyi günler dilerim. MARTA)
Son iki saattir hiç hissetmediğim hatta aklıma bile gelmeyen o korkuyla dolup taştım birden ve arkama baktım hızlıca. Sanki biri beni seyrediyordu. Acaba annem görmüş müydü benim onun telefonunu kurcaladığımı. Ama bir saniye ya, burada asıl kendini kötü hissetmesi gereken ben olmamalıydım. Hemen annemin aramalarına bakmak geldi aklımdan ve şüphelendiğim gibi sabah ben evden çıktıktan sonra onunla konuşmuştu. Tıpkı benim her evden çıktığımda onu araması gibi. Eski mesajları durmuyordu ama. Silmişti hepsini. Şuan bu satırları ne kadar büyük bir kızgınlıkla yazdığıma inanamazsınız.
Marta’nın bu yazdıklarımı okumaya çalışıp çalışmayacağını bile bilmiyorum. Ama ondan gerçek bir cevap bekliyorum. Bütün o arkadaşlığımız, abla kardeş gibi oluşumuz yalan mıydı? Bunu bilmek istiyorum. Yarın sabah belki de onunla son defa görüşeceğiz ama yine de ona bunları soracağım. Bu mektubumu da aslında kendime yazmam gerekiyordu. Sadece sosyal medyada paylaşmam lazımdı ama ben bütün insanlığa yazmaya karar verdim. Hepinize soruyorum: Neden böyleyiz?
Ayben Doğrusöz
Henüz hiç yorum yapılmamış.
