Bir Kitap - İçimizdeki Çocuk
Kişisel gelişim kitaplarını ve sabah yayınlanan televizyon programlarını sevmiyorum. Üstelik birini sık sık yapıyorum, diğerine neredeyse hiç yapmadım bu zamana kadar. Bu çok ilginç değil mi sizce de? İnsan hiç sevmediği bir şeyi neden sürekli yapar ya da hiç yapmadığı bir şeyi nasıl sevmez? Sevmediği için yapmaması normal olandır belki de. Mehmet Doğan Cüceloğlu benim için bu sevmediğim şeylerin kesişim kümesi gibi bir şeydi. Dolayısıyla çok geç keşfettim kendisini ama gelin görün ki şimdi onu okumayı da seyretmeyi de çok seviyorum. Hayat çok garip ve çok kısa. Kendisini geçen ay kaybettik, mekanı cennet olsun. Onun İçimizdeki Çocuk kitabını da yeni bitirdim ve altını çizmeyi istediğim yerleri de ekleyerek hakkında bir şeyler yazmak istedim.
Herkes iç sesinden haberdardır zannediyorum. Ancak şunu fark ettim ki içimizde nasıl o çocuksu düşünceleri dile getiren bir iç çocuk olduğunu bilsek de aslında bir de el âlem ne der düşüncesi vardır. Bunu genellikle kendimize yakıştıramayız, çünkü bizde böyle düşünceler olmaz. Olsa olsa mahalle baskısı falandır yani bunlar. Bu kitabı okuyana kadar ben de öyle sanıyordum.
Öncelikle sondan başlamak istiyorum. Kitabın sonunda Açıklamalı Terimler başlığıyla kitapta geçen terimlerin tanımlamaları yapılmış ki çok faydalı buldum. İlk olarak sizde burayı okumalısınız bence yoksa benim gibi sık sık buraya dönmeniz gerekebilir. Gelin bakalım iç çocuk ne demekmiş:
“İç Çocuk (inner child): Kimseyi etkilemeyi düşünmeden, içimizden geldiği gibi davrandığımızda kendini gösteren heyecan yaşamımızın kaynağını oluşturan, özgür, duygusal, coşkulu, saf ve hayal dolu bir yanımızı belirten öz benlik”
Peki benim varlığından bile haberdar olmadığım iç ana-baba neymiş:
“İç Ana-Baba (inner parent): Toplum kurallarını uygulamayı birinci plana
alan, kendi iç dünyasından daha çok dış dünyanın kendisini nasıl algıladığına, “başkaları ne der”e önem veren sınırlı, mantıksal, ağırbaşlı, deneyimli ve gerçekçi yanımızı belirten benlik.”
Bütün o kararsızlıklarımız, endişelerimiz, korkularımız içimizdeki bu çatışmadan kaynaklanıyor olabilir mi? Keşke öyle olsa diyesim geliyor. Sonuç bundan daha kötü ne yazık ki. O sesleri duymazdan gelmek, bastırmak ya da sadece tek bir tarafı dinlemek. Bu ne demektir aslında biliyor musunuz? Düşünün birisi karşınızda size sürekli bir şeyler diyor ama siz onu duymuyorsunuz, görmüyorsunuz. Bunu ne kadar sürdürebilirsiniz? Daha da önemlisi insan kendisine böyle sanki hiç tanımadığı ve içten içe de korktuğu bir yabancıyla karşılaşmış gibi davranırsa ne olur?
“Kişinin iç dünyasına yabancılaşması bazı düşünürlere göre asrımızın en yaygın psikolojik hastalığıdır. John Bradshaw (1988, 1990), Alice Miller (1990, 1991) Scott Peck (1978) ve Charles L. Whitfield (1989,1990) gibi bazı psikologlar ve psikiyatristler sigara, esrar, alkol gibi olumsuz tutkunluklar ve düşkünlüklerin temelinde insanın iç dünyasına yabancılaşmasının yattığını söylerler.”
Ben mesela kendimi bildim bileli utangaç biriyimdir. Bunun sanki yanlış bir şeymişçesine bundan kurtulmam gerektiği dayatmasıyla yaşadım yıllarca. Utanmaktan utanır hale gelmiştim resmen. Oysa bakın yazar ne diyor:
“Utanma duygusu bizi mütevazı yapar; insan olarak sınırlarımızı hatırlatır ve gerçeği olduğu gibi kabul etmemize yardımcı olur.”
Yine de talihli sayılırım ki ailem beni bu şekilde kabul etti hep, hiçbir şeyi dayatmadı. Bilinçsiz öğretmenlerin, insafsız arkadaşların gazabına uğradım sadece. Anne babamdan böyle bir zulüm görsem ne yapardım hiç bilmiyorum. Bakın şu cümle çok değerli, es geçmeyelim:
“Sağlıksız ana-baba, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmezler, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenirler.”
Aile konusuna girmeden önce yazarın yaptığı eksik insan tanımını da paylaşmak istiyorum:
“Eksik insan (disfunctional person): Kendilerini olduğu gibi kabul edemeyen, bir tür hayal dünyası içinde, kendilerini olduklarından daha farklı gören, duyguları, düşünceleri, amaçlarıyla ilişkileri kopuk olan ve yaşamlarını kendi diledikleri yönde değil, çevresindeki kişilerin diledikleri yönde yaşayan kişiler.”
Özellikle yanlarında İngilizce ifadelerini de ekledim ki zaten yazar da o şekilde yazmayı uygun görmüş. Çünkü eksik insan deyince sanki bu şekilde anlaşılmıyor ancak bu terim için literatürde fonksiyonel olmayan yani işlevsiz tabiri kullanılıyor. Bu açıdan bakacak olursak etrafımızda ne kadar çok eksik insan var acaba hiç düşündünüz mü? Şunu da unutmamak lazım:
“Eksik kimseler, kendileri gibi diğer eksik kimselerle evlenirler.”
Aile kurma kavramı da hep korkutmuştur beni. Zaten evlilik de bizim kültürümüzde ciddi bir müessese diye tanımlanır ya hep. Müessese de zaten soğuk bir kelimedir. Sanki iki şirketin birleşmesinden bahsediliyor. Neyse dışarıdan ahkam kesmek istemiyorum evlilikle alakalı ama sizce ailedeki en önemli üç ilişki kimler arasındadır? Bu kitabı okumadıysanız böyle bir cevabın aklınıza gelip gelmeyeceğini merak ediyorum:
“Ailede en önemli üç ilişki vardır:
1. Annenin kendisiyle olan ilişkisi,
2. Babanın kendisiyle olan ilişkisi ve,
3. Anne ve babanın birbirleriyle olan ilişkileri.”
30'lu yaşlara gelince anlıyorsunuz ki bugün çocuk dedikleriniz çok değil, 5–10 sene sonra gayet yetişkin bireyler haline geliyorlar. Bu gerçekten algılaması zor bir şey. Yaşayınca anlaşılıyor. Sizin şimdi daha çocuk diye küçümsediğiniz ya da ciddiye almadığınız, önemsemediğiniz çocuklar günümüz imkanlarının da içine hazır olarak doğdukları için sizden çok daha donanımlı olarak yetişiyorlar ve bilin bakalım ne oluyor? Bu kez onlar sizi ciddiye almıyor, küçümsüyor ya da önemsemiyor. Sonra yok yeni nesil şöyle, Z kuşağı böyle, bizim zamanımızda …. muhabbetleri. Tabii ki bunlar tamamen benim düşüncelerim ve biraz da toplumda gördüklerim ama alttaki paragrafı okuyunca bu düşüncemde haklı olduğumu hissettim:
“Çocuklar önem verdiği kişilerin en acı veren davranışlarını unutmazlar; çocuğun iç dünyasını yıkan onu ezen sözler ve davranışlar, çoğu kere büyüklerin dikkatini bile çekmez. Ne var ki, çocuğun belleği bu tür anıları saklar. “
Belki sizin de bu tür saklı anılarınız vardır. Ya da bilmiyorum belki bir arkadaşınızın falan. Söyleyin ona, bunları açığa çıkarsın, anlatsın, yüzleşsin. En kötü ihtimal yazsın. Siz de bundan çok geç olmadan bir ders çıkartın. Hayat kısa, günler gelip geçiyor.
Bir de dedim ya günümüz imkanları diye, günümüz imkansızlıkları da ortaya çıkıyor yavaş yavaş. Belki de bütün hayatımız boyunca hiç takmadığınız kadar maske taktığımız şu günlerde, sanıyorum hepimiz maske takmaya alıştık. Kafasındaki gözlüğü unutup evde gözlüğünü arayan insan modeli vardır ya hani. İşte o misal ilk zamanlar varlığıyla bizi rahatsız eden o maskelerin bugünlerde yokluğuyla rahatsız etmesi gibi belki de başka maskelerimiz de vardır takıp da çıkarmayı unuttuğumuz.
“Kibir ve gurur maskesini takan kişi kendi özbenliğinin yokluğunu saklamaya o kadar alışmıştır ki, nasıl bir kimse olduğunu kendisi de bilmez. Bu tür maskelerin en acı tarafı budur: Başkalarından saklanmak için kullanılan maskeler, bir süre sonra kişiyi kendi gözünden de saklar.”
Ben okumanın çok özel bir şey olduğuna inanıyorum. Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik ama eserleri bizlerle. Onu okumuş olan güzel insanlar, ondan bir şeyler öğrenen iyi insanlar bizlerle. Tek bir cümle bile hayatınızı değiştirebilir. Hayatımızı değiştirmeden önce okuyanlardan olmamız dileğiyle.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
