Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Kumarbaz

Kitaplarla ilgili yazmayı seviyorum ve neredeyse her okuduğum kitapla ilgili yazmak istiyorum ama artık yavaş yavaş anlıyorum ki bu mümkün değil. En fazla bir liste falan yapabilirim ki bunu kabullenmek zor oldu benim için. Tıpkı aldığım her kitabı okuyamayacağımı fark ettiğim zaman ki hayal kırıklığına benzer bir hisse kapıldım. Çok basit gibi görünse bile yazılmış bir kitap hakkında bir şeyler karalamak, sadece alıntı yapmak bile çok zormuş bunu yaşayarak öğreniyorum. Benim için de çok güzel bir tecrübe oluyor yani. Bu arada kesinlikle kitap tavsiyesi ya da eleştirisi, incelemesi değil benim bu tür yazılarım. Bazen o tarz çok ustaca yazılmış yazılara denk geliyorum ve yazdıklarım onların yanında çok basit kalıyor. Kitabı okumadıysanız ve okunacaklar arasına aldıysanız, yazımın devamını daha sonra okumanızı önererek yavaştan Roulettenburg’a giriş yapalım.


Kumarbaz, tam bir Dostoyevski kitabı aslında. Uzun uzun ayrıntılı tasvirleriyle her şey gözünüzde canlanıyor. Ayrıntılı dediysem öyle sayfalarca sürüp konuyu unutturacak kadar değil. Hatta dikkatli okursanız yazarın zaman sıkıntısı çektiğini bile anlayabilirsiniz. Bütün kitap daha güzel bir kitabın ilk bölümü bile olabilirdi yani. Konunun devamının size bırakıldığını bile düşünebilirsiniz. Hani filmlerde olur ya çocuklar anlatılan masalın devamını dinlemeden uykuya dalarlar. Öyle bir kitap olarak görüyorum ben Kumarbaz’ı. Tabii bir masal olamayacak kadar acı ve gerçek. Neden böyle diye düşündüğümde kitabın hikayesinin de kitap kadar ilgi çekici olduğunu öğrendim.


Suç ve Ceza romanından sonra bir yayıneviyle anlaşan ve anlaşması gereği 25 gün içinde bitirmek zorunda olduğu kitap, işte bu kitap. İşin daha ilginç başka bir yönü ise bu kitabı yetiştireme korkusuyla tuttuğu stenografla daha sonra evlenmesidir…


Bu kadarını daha önceden de biliyordum ben ki siz de duymuşsunuzdur muhtemelen. Ancak hikaye bu kadarla sınırlı değilmiş. Zaten çok da eksik kalıyor bu kadar bilgiyle bazı şeyler. Bir insan neden 25 gün gibi kısa bir sürede kitap yazmak zorunda kalır ya da daha önemlisi bunu neden kabul eder? Böyle bir kumar oynanır mı?


“Bazen en çılgın, en imkansız görünen fikir kafanızda öyle kuvvetli bir yer edinir ki, öyle veya böyle gerçekleşeceğini zannedersiniz …”


Yaptığım okumalar sonucu öğreniyorum ki Dostoyevski o sıralar, sağlık sorunlarının yanı sıra büyük bir borç batağının içine de düşmüş. Borcu tabiri caiz ise dağlar kadarmış. Dostoyevski’nin bu maddi borcu normal yollarla ödemesiyse neredeyse imkansızmış. Nasıl bu hale geldi peki? Her şey ne ara böyle sarpa sardı?


Şimdi düşünsenize, İnsancıklar gibi bir roman yazıyorsunuz. Muhteşem bir başarı elde ediyorsunuz yani. Bundan sonra her şeyin çok daha güzel olması gerekmez mi? İşte orada hayatın gerçekleri giriyor devreye. Hayır, gerekmez! Kibir, şeytanın en sevdiği günahtır. Hele biraz da ukala, kendini beğenmiş bir yapınız varsa eğer, çok büyük başarılar yanında yıkımları da getirir sessizce. Dostoyevski’nin epilepsi hastalığı da varmış ayrıca. Sibirya’da sürgün edilmesi ve kürek mahkumiyeti, idamın kıyısından dönmesi yetmiyormuş gibi bir de gözleri de eskisi gibi görmemeye başlamış. Özellikle bizim gibi okumayı sevenler çok iyi bilir ki, gözler sadece görmeye yaramaz…


İşte böyle bir ortamda, bir yandan da borç batağına batmışsınız ve bir yayıncı ki adı Stellovski’ymiş size bir teklifte bulunuyor. Tüm borçlarınızı ödeyecek, ayrıca size iki yıl yetecek kadar da para verecek. Karşılığında da iki sene içerisinde kendi yayınevinde yayımlanmak üzere bir roman yazmanızı istiyor. Ancak zamanında romanı bitiremezseniz bundan sonra yazacağınız tüm romanların haklarını alacağını söylüyor. Ne dersiniz? Nasıl bir anlaşma sizce? 


Kesinlikle reddedemeyeceğiniz bir teklif, zaten Dostoyevski de kabul ediyor anlaşmayı. Ancak mesele o değil. Bundan sonra ne olacak? İki sene uzun bir süre sonuçta. Siz olsanız ne zaman başlarsınız yazmaya? Sizi bilemem ama ben de muhtemelen son ana kadar yazmaya koyulmazdım. Kompozisyon derslerinde yarım saat düşünür, bomboş bir kağıda bakar ve son 10 dakika da sanki birisi bana yazdırıyormuş gibi hızlıca karalardım bir şeyler. Bu sene her hafta en az bir kitap, bir hikaye ya da bir yazar hakkında yazma hedefi koydum kendime. Bu benim için aslında çok kolay bir şey, ne var ki yani en kötü 3–5 satır yazarım değil mi? Maalesef öyle olmuyor. Koskoca hafta sonu ne hakkında yazacağımı düşünüyorum sadece. Sonraki 4 gün boyunca da hep neler yazacağımı tasarlıyorum kafamda ve okunacak yepyeni şeylerle karşılaşıyorum konu ile alakalı. Cuma günü de artık yazmak zorunda hissediyorum kendimi. O yüzden son aya kadar hiçbir şey yazmayan Dostoyevski’yi, onun o ruh halini az da olsa anlayabildiğimi sanıyorum. 


“İnsan her durumda saygınlığını koruyabilir. Mücadele yüceltir, alçaltmaz.”


Bağımlılar, bağımlı olduklarının farkında değildir çoğu kez ya da bir zayıflık olarak gördüğümüz için kendimize yakıştıramıyoruz bunu belki de. Kumarı da bir bağımlılık olarak görüyorum ki kitap bu konudaki düşüncelerimi güçlendirmekle kalmıyor; yeni şeyler de öğretiyor insana, insana dair. 


“Zahmetsiz kazancın ve menfaatin iğrenç olup olmadığıysa başlı başına bir sorun . Burada bunun tahliline girişecek değilim. Bende de fena halde kazanma isteği olduğu için, salona girdiğimde bütün o hırs, isterseniz hırsın iğrençliği deyin, gayet makul, hatta tanıdık geldi. İnsanların merasimi bir yana bırakıp birbirine teklifsiz davranabilmesi harika bir şey. Kendi kendini kandırmanın alemi var mı? Ne gereksiz, ne beyhude bir çaba!”


Kazananın etrafında sahte kalabalığı, kaybettiğindeyse yanında kimsenin kalmayacağını ancak yaşadıktan sonra daha iyi görebilirsiniz. Unutulmaması gereken tecrübe edinmenin tek yolunun bizzat yaşamak olmadığı, buyurun işte burada yaşanmışı sahneleniyor hem de dünyanın en gelişmiş stüdyolarına sahip olan zihinlerinizde. Yaşanmışı mı, diye sormayın sakın kurgu değil mi bu roman diye. Jordan Peterson bir konuşmasında çok güzel bir tabir kullanıyor Dostoyevski için ve diyor ki: Onun yazdıkları gerçekten daha gerçektir.


İnsan ne kadar muhteşem yaratılmışsa, bir o kadar da acizdir aslında. Her şey çok açıkken bazen gözünün önündekini göremez, çoğu zamanda bir-iki hamle sonra olacakları. Okurken böyle saçma hareket eden insan olur mu diye şaşırıyorsanız bazı karakterler için; önce etrafınızdaki karakterlere dikkatle bakmanızı, sonra da önemli olduğunu sandığınız (!) kararlarınız öncesi aynaya bakmanızı tavsiye ediyorum sadece. İnsanın kendisine yaptığı en büyük kötülüğün kazandığını zannetmek olduğunu düşündüm bu kitabı okurken. Eminim siz de insanların kendini kandırmak konusunda ne kadar usta olduğunu satır aralarında görebilirsiniz rahatça. 


Bir hukuk kitabının ilk sayfasında yazan, başka bir Rus filozof, Bakunin’in sözü geliyor hemen aklıma: “Hukuk, iktidarların fahişesidir.” Bu düşünceye katılmasam da; nereden okuduğumu hatırlamadığım ve benzer bir mantıkla yazılmış başka bir söze katılıyorum; bence istatistik de insanların kafasını karıştırmak için geliştirilmiştir. Sayılar soyuttur, nereye çekersen oraya gelir, hangi görüşü desteklemek istersen onu benimsetebilirsin. Hiçbir işe yaramasa bile kendini kandırmak isteyenler için bulunmaz nimettir istatistik. Kitapta da yüzde elli gelme ihtimali olan rengin 20 sefer üst üste gelmemesi görülmez şey değildir yani. Aynı şekilde rulette üç kere art arda sıfır gelmesi imkansız değildir!


İstatistik hakkında yazdıklarımın da yanlış anlaşılmasını istemem zaten matematik hep en sevdiğim ders olmuştur. Hatta matematikten anlamayanlardan ekstra vergi alınması taraftarıyım. Gerçi böyle bir uygulama yapılıyor zaten her yıl başı falan, değil mi?


Küçük miktarlarda oynayarak (kaybederek) kendini kandıranlara en güzel cevabı Platon vermiş zamanında; ben seni kaybettiğin zaman için azarlıyorum, diye. Dostoyevski ise “Oyunun küçük olması tutkuların da küçük olduğunu gösterir” diyenlere “Sanki açgözlülüğün küçüğü de, büyüğü de aynı şey değil.” diye cevap veriyor.


Bu arada Polina’ya da acayip sinir oldum yıllar sonra yeniden. “Yok, olur mu, size inanıyorum” deyişi özellikle, bu tarz samimiyetsiz cevaplara gerçek hayatta da tahammül edemiyorum ben zaten. İnsanın alıp başını gidesi geliyor. Giderken de belki Dostoyevski gibi şöyle diyebiliriz sonunda:


“Uğurlar olsun. Şu andan itibaren iki yabancıyız. Sizden hep dert ve tatsızlık gördüm.”


Bu kitabı ilk 10 yıl kadar önce üniversite kütüphanesinden ödünç aldığımda okumuştum. Kütüphaneden kitap ödünç almak çok işlevseldi o zamanlar benim için. Hiç para harcamadan istediğim kitabı alıp okuyabilmek muhteşem bir şeydi. Sadece 2 hafta içinde geri getirmek zorunda olmak hoşuma gitmiyordu ama Kumarbaz’ı da zaten bir haftada falan okumuştum. 5–6 yıl önce de ilk defa bir e-kitap okuyucu aldığımda tekrar okumuştum dijital olarak ve yine çok sevmiştim. Üstelik bu sefer başladığım gibi bitirmiştim kitabı. Sanki yeni bir kitap okumuşum gibi bir tat da almıştım. Bu hafta da sesli kitap olarak trafikte dinlediğim kitap bu oldu ve 5 saat kadar süren bu sesli versiyonu da apayrı bir deneyim yaşattı bana. Sonra alıntılar için tekrar açtım kitabı tabii. Dinlemek de çok güzel ama okumanın da yeri ayrı. Burada alıntı yapabilmek için mesela tekrar açmak zorunda kaldım kitabı. Bir yandan da her defasında daha ne kadar kolaylaşabilir diye düşünürken kim bilir belki gelecekte tek tıkla hafızamıza yükleyebileceğiz bu kitapları. Ya da anında filme dönüşür ve sanal gerçeklik olarak içinde mi buluruz kendimizi hikayenin baş kahramanı olarak? Yoksa tekrar geçmişe dönüş başlar da eskisi gibi kendi kendimize mi okuruz kitapları yine, ne dersiniz?

3
sedef @sedef_1513

Stenografiyi de sayenizde öğrenmiş olduk :) güzel yazı elinize sağlık

1