Yalnızız, Ruh Meteorolojisi, Yaşadığımız Çağ ve Cümlenin Öğeleri
Depremden önce bitirdiğim son kitap bu olmuştu. Aradan o kadar uzun zaman geçmiş gibi geliyor ki şu an, o sakin günleri özlüyorum. Ayrıca bu kadar orijinal başlayan bu kitabı keşke hiç bitirmeseydim diye de düşünüyorum. Çünkü bitirince yine Memleket Hikâyeleri’ndeki gibi çileden çıktım. Kendimi yerine koyamayacağım hiçbir karakter kalmamasıyla yalnız kaldım ve bu çok rahatsız edici bir histi. Halbuki kitap daha başlamadan hakkında yazılanlarla beni etkilemişti ve bu kitapla ilgili çok güzel şeyler yazacağımı sanıyordum:
“Çileli ve çetin şartlar içinde geçen hayatının şuuraltı tesirlerini ise Cahit Sıtkı Tarancı’ya şöyle anlatmıştı: ‘Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşımda iken babam ve kardeşim on ay içinde öldü. Kısa bir fasıla ile hem kocasını hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmaya başladım. Belki bütün eserlerimi dolduran bir facia beklemek vehmi ve yaklaşan her ayak sesinde bir tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir.’”
Yukarıda kitabı bitirince kimseyle empati yapamadığımı hissetmiştim ama şimdi hatırlıyorum ki kitaptaki tek normal sayabileceğimiz karakter Besim’miş. Kâbus gibi bu kitabın içinde bütün o umursamaz tavırlarına rağmen insanı rahatsız etmeyen belki de tek insan o.
“Ben de bu evin içindeyim. Hem de sizin gibi her kuşu baykuş sanan kâbus tiryakileri arasındayım. Keyfimi bozmuyorum.”
Her kuşu baykuş sanma sözü güldürmüştü beni o zaman. Sanki baykuş kötü bir hayvanmış gibi lanse ediliyor diye de kızdım sonra. Ama Besim’in genel olarak açık sözlülüğü insanı biraz olsun rahatlatıyordu kitapta. Aldığım diğer notlara baktım, yazarımız bile özlemiş Besim’i. Başlarken belki bu görüşte olmayacaksınız, diğer karakterlere daha çok bağlanacaksınız ama eminim ki bu görüşünüz değişecek.
“-Ağabey, size neşeli bir istasyon arayayım mı?
Radyoda değil, kalbimde neşeli bir istasyon arıyordu. Cevap vermedim. Yalnızlık. Israr etmedi. Birdenbire Besim’i özledim. Onun neşesi daima bu evi sessizliğin fırtınalarından kurtarmıştır. Geldi hemen.”
Samim diye bir karakter var mesela, kitabın içinde de zaman zaman geçen bir ütopya dünyasının yazarı ve kitapta o kadar yüceltiliyor ki, anlatamam. Her konuda herkes ona danışıyor sürekli, sanki her alanda bir bilirkişiymiş gibi. Ne yazık ki bu konuların çoğunda da haklı. Ne yazık ki diyorum çünkü onun bu dünya görüşü davranışlarıyla pek doğru orantılı değil. Yani söylediklerinde samimi olamaz gibi geliyor bana.
“Ben yeni hiç bir şey söylemiyorum. Bugünkü terbiyecilerin hepsi aynı kanaattedirler. Fakat eski dünyamızda köhne mektep telâkkisi yaşamaya devam ediyor. Bütün bir sosyal bünye değişmedikçe, yeni pedagoji, fikirlerine tatbik sahası bulamaz. Rousseau’dan Kerchensteiner’e ve John Dewey’e kadar, iki asra yakın zamandan beri bütün pedagogların çırpınışları nafile olmuştur. İnsanın kendi kendisi hakkındaki bozuk telâkkisini değiştiren bir dünyaya muhtacız. Dewey ne diyor? ‘Okul kitapları ve dersleri bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini gösteriyor ve gûya, bilgi yolunda en kısa yoldan götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor.’”
Eğitim konusunda bu söylediklerine mesela katılmamak mümkün değil. Ama zaten bunların artık herkes farkında. Tıpkı diğer birçok şeyde olduğu gibi. Benim bu kitaptan sonra daha iyi anladığım şey şu oldu, bilmenin çok fazla bir önemi yok. Önemli olan icraatlar. İstediğin kadar doğru şeyleri anlat, herkes senin yaptıklarına bakar. Kitapta aklımızın almadığı kimsenin Samim’i yaptıklarıyla yargılamaması ve sözlerine büyük bir önem vermeleri. Ama daha kitabın başında, bizi gerim gerim geren o sayfalarda Samim’in ablası kızının hamile olduğunu öğrenince ilk ondan şüpheleniyor ve bir ipucu bulurum diye yazdığı ütopya dünyasını okumaya girişiyorlar. Ben kitapta özellikle o dünyayı sevdim. Zaten Samim’den şüphelenilmesini anlamsız bulduğum için oraya çok takılmamaya çalışarak okumaya devam ettim.
Samim’in hayali dünyasına verdiği isim ise Simeranya ve Thomas More’un ütopyasından daha ilgi çekiciydi bence. Henüz tamamlanmamış olan bu kitabın taslağını Mefharet ve kardeşi Besim okurken birbirleriyle iddialaşıyorlar. Besim de ablasının Samim’den şüphe duymasını yersiz buluyor ve onu yatıştırmak için elinden geleni yapıyor. Ama şüphe öyle bir kurttur ki, bir kere akla düşmeye görsün. Yer, bitirir insanı. En ufak şey bile büyük bir delil olarak görünür gözünüze.
“— Nasılsınız?
— Mersi, siz?”
***
— Abla, kazandım.
— Neden?
— Birbirlerine ‘siz’ diyorlar. Ağabeyim Selmin’le resmî konuşmaz böyle.
— Ayol, cilvedir o.
— Yok efendim.
— Vallahi cilvedir. Ben kocama herkesin içinde ‘sen’ derdim. Yalnız kalınca ‘siz’ derdim. Resmiyet hem erkeğin gururunu okşar, hem de tahrik eder onu. Aradaki mesafeyi çoğaltır.”
Benim okuduğum baskısıyla 451 sayfa olan bu kitap, dönemine göre çok farklı bir şekilde yazılmış. En büyük farklarından biri çoklu anlatıcı diliyle yazılmış olması ki bu kadar etkileyici olmasının ana nedenlerinden biri de bu. Sırasıyla neredeyse bütün ana karakterlerin hayata bakış açısını görüyorsunuz. Bu bakışın yanında bir de yaptıkları var. Aradaki uçurum acaba dedirtiyor insana. Acaba bu uçurum bende de mi var ya da diğerlerinde de var mı diye sorasınız geliyor. Bütün bu sorulara mükemmel cevaplar bile uydursanız asla emin olamazsınız ya doğru olduğundan. O yüzden daha fazla düşünmedim üstüne.
“İzah mükemmeldi. Gülümsedim. Dün gece bu nüans niçin kaçırmıştım? İçimdeki muhalefetin oyunudur bu. Kalbe karşı bu muhalefetin akıldan veya gururdan geldiği sanılır. Bence bu, kalbin kendi kendisine karşı müdafasıdır. Sevgilide kaybolmamak için nefret sebepleri arar, bulamazsa yaratır. İşte böyle, kendi kendini aldattığını anlayınca da utanır ve ona daha çok bağlanır. Kendi yalanlarını affetmeyen kalbin kendine verdiği ceza.
Âşıklara haber vermek isterim. Kalbin bütün meseleleri yalnız kalbde halledilir. Çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir. Ümitsiz bir aşkın panzehiri nefrettir.”
Aşk ve nefretin birbirine çok yakın olduğunu hep söylerler ama ben öyle düşünmüyorum. Sadece buna inananları daha iyi anlıyorum artık. Karşılıksız bir aşktan sonra en kolaycı çözüm nefret etmek gibi görünebilir ilk başta. Ancak nefret insanın sırtında taşımak zorunda olduğu bir kamburdan başka bir şey değildir aslında.
“İki tarafta da arzuyu gurura hesap vermeğe çağıran iç muhasebe anları olmasaydı, kendi kendini yiyen aşkın işkenceleri ne kadar azalırdı.”
Ah bu iç muhasebe anları! Hiç bitmeyen mutabakatlar. Eve iş getirmiş gibi hissediyorum bu hesaplaşma anlarında. İnsan kendisiyle kaldığında, bir yerden sonra mecburen başlıyor bu süreç. Zaten bu yüzden insanlar ellerinden telefonları, kulaklarından kulaklıkları eksik etmiyor, kaçınılmaz olan bu sürece başlamamak için. Ekseriyetle insanlar böyledir. Benim çevremde de hep böyle ve ne yazık ki ben de dışarıdan bakınca onlar gibiyim. Ama bunun daha kötü versiyonu da var. Mutluymuş gibi yapmak belki hastalıklı bir durum, bilemiyorum ama hiçbir şekilde mutlu olmamak da normal olmasa gerek. Her şeyden şikayet edip gülmek nedir bilmeyen insanlar da var. En azından onların arasına girmemeye çalışıyorum.
“Bu pembe güllerin niçin simsiyah kesilmediklerine şaşıyorum. Ablamın yüzünde bir dramın son perdesi gibi açılan gözkapaklarının altındaki acı bakışlar en neşeli çiçeklerin bile rengini soldurabilir. Bildim bileli öyledir. Saymadım, fakat ayda iki kahkaha ya atar, ya atmaz; ve haykırır gibi güler. Yüzü ekseriya bir cenaze davetlisi gibi kasvetlidir, daima bir felâket verir. Senin baban ölecek adam değildi. Çok neşeliydi. Sen onun kahkaha devirlerini hatırlamazsın. Çok neşeliydi. Tabiatı değişti adamcağızın. Sonra da işleri ters gitmeye başladı. Çünkü Mefharet’in gözleri hep menfiyi görür. Cesaret kırmakta birebirdir. Baban o çiftlik davasını kaybetmezdi yoksa. Hep Mefharet’in menfi tesirleridir, inan buna. Mühürlü balmumu ile felâketleri davet eder. Sıkıldı adamcağız çok. Septisemi, verem, kanser, bunlar hep boş lâkırdıdır. İnsanı yalnız bir illet öldürür: Sıkıntı. Öteki hastalıklar bunun vucuttaki çeşitli görünüşleridir.”
Bu arada Mefharet, Samim’in kız kardeşi. Yukarıda yazdım mı bilmiyorum ama o kadar bölük pörçük yazmak zorunda kaldım ki bu yazıyı, her seferinde dönüp baştan okuma fırsatım da yok. Bu ruh haliyle tam olarak ne yazdığımdan da emin değilim aslında. Sadece bir aydır adeta yazmamak için kendimi zorladığımı biliyorum. Hep başka bir iş çıkartıyorum. Bu kitaplar çok ağır, onların hakkında böyle bir oturuşta yazamazsın diyorum kendime. Kısa bir hikâyeyle ilgili yazmak istesem bu sefer ona zaman harcayacağıma yeni bir kitaba başlamak daha mantıklı gibi geliyor. Yeni bir kitaba başlamak yerine önce yarım kalan kitaplarımı bitirmek çok daha anlamlı ve gerekli benim için çünkü yarım bıraktığım kitaplar beni hep rahatsız eder. Yarım da zaten artık lafın gelişi çünkü birinin sadece ilk bölümünü okumuştum ve öyle bıraktım. Yani ruh meteorolojisi diye bir bilim olsa kitapta geçtiği gibi, sanırım çok zorlanırdı benim bu halimi görse. Aslında öyle fırtınalar kopmuyor içimde ama umutlu da değilim eskisi gibi. Oysa en büyük gücüm bu olmuştur hep. Her zaman iyiye odaklanmaya, iyiyi görmeye çalışırım. Burada şimdi böyle yazınca bile bir umut yeşerdi içimde. Büyük bir umut değil ama varlığı yeter ya bazı şeylerin. Onun gibi işte. Parçalı umutlu diyebilirim kendi ruh halim için.
“Fakat en ince ruh meteorolojisi, neşe anları pek kısa süren Mefharet’in acaip ruh ikliminde yarın, hattâ beş dakika sonra ne fırtınalar kopacağını kestiremezdi.”
Şu cümlelerin güzelliğine bakar mısınız? Her ne kadar böyle anlatınca güzel görünse bile bir yandan da çok zordur böyle insanlarla yaşamak. Bu ruh halinde yaşamanın zorluklarını zaten kitabı okurken az da olsa anlayabiliyorsunuz ve içiniz daralıyor sürekli. Tabii sadece dış görünüşte kalmıyor bu değişiklik her zaman. Kitaptaki bütün o kasvetli havaya rağmen nadiren de olsa güldüren şeyler de vardı. Onlardan biri de şu oldu benim için:
“Aynaya baktı. Saçları dağılmış ve kabarmıştı. Tarağını aldı, fakat hemen bıraktı. Beni böyle cadı gibi görsün de daha fazla korksun. Sabah sabah, tepeden inme bir tesir. Ondan istifade edeyim. Mışıl mışıl uyurken bir sıçrayış sıçrasın da aklı başına gelsin.”
Yazarın insanın ruh halinden ne kadar anladığını bu kitapla birlikte tekrar gördüm. Kitabın henüz başlarında geçtiği için bu bölüm, ben de aldanıp Samim ne kadar iyi bir insan diye düşünmüştüm. İnsanın kendisini sadece bırakması gerekiyor gerçekten:
“ — Şimdi biraz daha iyi misin?
— Değilim.
— ‘Biraz daha iyiyim’ demeni rica ederim.
Ağabeyim bu cümleyi ablama bir kaç kere alçak sesle söyledi. Eski usuldür ama ben faydasını kendi üzerimde çok görmüşümdür. İnsanın en kolay aldatabildiği budala kendi kendisidir.
Ağabeyim devam etti:
Kendini denize düşmüş farzet. Çabalarsan boğulacağını düşün. Anladın mı? Çabalamak, çırpınmak fena. Tehlikeli. Gözünün önüne getir. Kendini, suyun yüzünde serbest bırak. Daha serbest. Daha serbest. Hiç sıkma kendini. Kollarını, bacaklarını tamamiyle rahat bırak. Korkma.”
Kendini bırakmakla sabretmek arasındaki ilişkiyi de bu diyalogdan sonra Samim kuruyor ve bizi büyük bir yükten kurtarıyor:
“ — Hayat da böyledir, Mefharet, hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lâzımdır o anlarda. Menfi, miskin, âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme. Bu dünyada ölümden başka hemen herşeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz.”
Hikâyede en az Samim kadar önemli bir diğer karakter de Meral, Ferhat’ın kardeşi. Ferhat Selmin’in nişanlısı. Selmin de Mefharet’in kızı oluyor aynı zamanda. Bu isimleri karıştırmamak için tekrar baktım şimdi umarım ona rağmen yanlış yazmamışımdır. Hem bu yazıyı böyle bölük pörçük yazmak zorunda kaldığım hem de bitireli uzun zaman olduğu için ben de isimleri çok hatırlamıyorum açıkçası. Ama zaten önemli olan isimler değildir hiçbir zaman. Sonuçta hepimiz bazen sevince bile kavga etmek istiyoruz.
“ — Ben de bilmiyorum, neden oldu böyle. İnsan sevince kavga etmek istiyor. Ben böyleyim. Ferhad’dan aşağı kalmak istemediğim için, hep münakaşa ederdim onunla. Haklı mıyım, haksız mıyım, düşünmeden. Yalnız onu haksız çıkarmak isterdim hep. Malûmatım yetişmezdi. Okumağa da üşenirdim. Okusam da anlamam onun kadar. Ekseriya sizden öğrendiklerimi ona satardım. Kulaktan kapma hep. Maksadım onun bana bilgileriyle tahakküm etmesine meydan vermemekti. O ne iddia ederse ben aksini iddia ederdim. Her zaman değil.”
Bütün bu şımarıklıkları, kıskançlıkları ve gıcıklıkları zaman zaman herkes yapabilir. Hatta belki yapılması bile gerekebilir. Sadece bunun sıklığını iyi ayarlamak gerekir. Kesinlikle her zaman kabul edilemez bu durum. Ayrıca kitapta o kadar güzel betimlemeler var ki, okurken aklıma yıllar önce seyrettiğim Lie to Me dizisi geldi. O da güzel bir diziydi ve oradaki karakter de sık sık yalnız kalıyordu herkesin gerçek yüzünü gördüğü için. Onu da tavsiye ederim. Sanırsınız yazarımız da o diziyi seyretmiş. Ama demek ki o kadar da orijinal şeyler değilmiş anlatılanlar. Yüzdeki mikro ifadelerle ilgili bu bilgiler hep verilmiş yıllar yıllar önce.
“Ben yalan arayan zekânın gözlere verdiği ağır hareketi bilirim. Çok az yanılmışımdır. Bakış evvelâ sağa ve sola doğru kayar. Arama başlamıştır. Sonra gözbebeği yukarıya doğru bir kavis çizip aksi istikamete iner. Sonra tam karşı tarafa bakar. Donuktur. Bulamamıştır. İki üç defa kırpılır. Korku çırpınışı. Yalan aradığının sezilmesi ve aranan yalanın bulunmama- korkusu. Nihayet bütün yüzde, gergin çizgileri gevşeten bir kurtuluş hareketi. Yalan bulunmuştur. Gizlenen sevinç, dudakların ucunda belli belirsiz bir gülümseyiştir. Yarım saniye bile sürmeyen bu ruh macerası, bazan süjenin yorgun olduğu anlarda daha kuvvetli bir kurtuluş işareti verir: Selmin Besim’in suali üzerine, burnundan sesli bir soluk halinde çıkan sinsi bir gülüşle güldü. Bunun iki mânâsı vardı. Birincisi küçük dayısının tam zamanında belli ettiği şüphesine karşı hayranlıktı. İkincisi yalanı çabuk bulmaktan duyduğu keyifti. Gözler pek kısa süren o kavis hareketinden sonra kırpılmadı. Yalan hazırdı. Onu buraya gelmeden önce, garda tren beklerken tanımıştı filân.”
İnsan bu kitabı okurken sanki bir psikoloji ders kitabı okuyormuş gibi hissediyor bazı satırlarda. Ben normalde pek sevmem ders kitaplarını ama böyle romanlarda olayların içinde geçince çok seviyorum nedense. Bir şeyin hikâyesini öğrendikten sonra ona karşı çok daha anlayışlı oluyorum, daha kolay empati yapabiliyorum ve okuduklarım daha çok aklımda kalıyor.
“Mesela, bak, işte şimdi hatırlıyorum. Geçen gün Selmin bana niçin ‘Dün gece nerede idiniz?’ diye sordu? Onda böyle bir meraka ilk defa rastlıyorum. Maksadı ne olabilirdi? Bu bende garip şüpheler uyandırıyor. Bir tanesi açık. Selmin’in maksadı benden cevap almak değil, almamaktı. Bir şey gizlediğimi tesbit etmekti. Ferhat kanaliyle bunu Meral’e yetiştirecekti.”
Bir de özlü sözler var, her zaman ilgimi çekmiştir. Kim bilir kaç deftere başladım onları yazmak için. Hatta bir tanesini fihrist gibi yapmıştım bulmak kolay olsun diye ama sözün başladığı harften ziyade ilgili konuya göre sıralamak daha mantıklıydı. Ayrıca yazım çok kötüydü. Sözler ne kadar güzel olursa olsun ben yazdıktan sonra hiç güzel görünmüyordu. Sonra bırakmıştım bu özlü sözleri yazma işini ama bugün bile okuduğum kitaplardaki bu güzel sözleri not alıp burada yazmaya çalışıyorum bir şekilde. Şimdi en azından yazım okunuyor.
“Beni anlıyacağı gün gelip çattığı zaman, korkarım ki, iş işten geçmiş olacak. Tecrübeden sonraki idrak evvelkinden çok daha pahalıdır.”
Güzel sözler kadar iğneleyici, kinayeli sözleri de çok severdim eskiden. Şimdi öyle eskisi kadar sevmiyorum. En azından başkalarına karşı kullanmamaya gayret ediyorum. Bunun sonucunda düşünceleri daha doğrudan ve yalın bir şekilde ifade etmenin değerini yeni yeni tecrübe ediyorum. Yani artık kimse bana şunu diyemez:
“ — Bütün hesapların mükemmel! dedi, yalnız bunların arasında, benim zekâma çok az pay ayırmışsın.”
Bazen bana da bütün hesaplarım mükemmel gibi geliyor ama işte o anlarda bu sözü hatırlamak istiyorum. Yine dönüp dolaşıp kendim için yazıyorum demeye geliyor iş ama aslında sizler için de yazıyorum. Bu satırları okuyan herkes için. Hepsi çok değerli bilgiler. Peki bunları sadece burada yazmak ya da okumak yeterli mi?
“…dışarıdan gelen tesirlere kafanla değil, inadınla mukavemet ediyorsun. Bu inat nedir bilir misin? Şahsiyetsizliğin yerini alan kör ve karanlık bir benlik duygusudur. İnsanı saadete de, felâkete de götürebilir. Önünü görmediği için düzlükle uçurum arasındaki farkı, adımını attıktan sonra anlar. Sen bu eksiğini tamamlamak için daima hesaplı hareketi de seviyorsun. Kadınların hemen çoğu böyledir, fakat senin kadar değil. İdraklerine ve iradelerine ait noksanları hesapları ve hileleriyle telâfi etmek isterler. ‘Kadının fendi…’ hikâyesi. Bu ‘fend’ kelimesinin sonundaki lüzumsuz ‘d’ harfi yok mu? Bu harf onların cehaletini ve sırf iç güdüleri ile elde ettikleri iptidaî hile tekniğini yüksek bir ‘fen’ zannettiklerini gösterir. En yüksek mekteplerde okumak onları mutlaka bu karanlıktan kurtaramaz, çünkü bilmek için bilgi kâfi değildir, anlamak da lâzımdır.”
Gelelim gerçeklere, imkanlara ve imkansızlıklara. Ya da yeni tabirle hayallere ve hayatlara. Hayaller ne kadar ışıltılı ve göz alıcı olursa olsun, yanında bir parça bilinmezlik de getirmiyor mu? Hatta hayaller belki de oluşan gizem sayesinde o kadar parıltılı görünüyor ve bizi cezbediyordur.
“Biliyorum, Paris bunların hepsidir. İçinde konservatuvar da vardır. Binbir renkli meçhul de. Zengin bir hayal içinde meçhul, daima malûmun en korkunç rakibidir. Ben malûmum. Yani sayısız imkânlar arasında gerçekleşmiş ve donmuş bir imkânım. Ben bir şeyim, meçhul herşeydir. Fakat… unutma ki, ben, varım; meçhul, yoktur. O, sadece olabilir, fakat olmayabilir de! Ben bir realiteyim, o bir imkândır. Bu farkı anlamayan bir aşka sen beni inandıramazsın.”
Yine büyük bir söz. Sahi yazar bu kitapta sürekli olarak ne kadar büyük konuşmuş farkında mısınız? “Şimdi bana öyle bir şeyler söyle ki durup dururken, tam hayattan vazgeçerken beni aşka inandır.” diye güzel bir şarkı vardı o geldi aklıma. Mümkün mü acaba böyle bir şey, tek bir sözle aşka inandırmak bir başkasını. Yaşadığımız çağda olabilir mi sizce?
“İnsanın yoklaşma hamlesinden doğan fânilik duygusu ya Pierre Loti veya ondan ilham alan Yahya Kemal gibi şairlerde bir geçicilik hüznü uyandırır, yahut da orta adam da ‘Bugün varız, yarın yok’ ‘Bir günün beyliği beyliktir’ tarzında hedonist, keyif ve kazanç temayüllerini azdıran bir yaşama telâkkisi içinde ‘Vur patlasın, çal oynasın’ ahlâkı vücuda getirir. Yaşadığımız çağ bu ruh hali içindedir. Söylemeğe hacet yok ki, şiir tarafiyle bu bir geçicilik melankolisi, haya tarafiyle bir uzviyet hamlesi ve hareket halinde bir fânilik prensibidir. Bu iki zıt hamle insanda iki benlik yaratmıştır.”
İki benlik deyince de aklıma Severance dizisi geldi. İlk sezonu güzeldi aslında neden iptal edildi diye baktım da şimdi ikinci sezon onayı almış ama gecikmiş nedense. Orada da işleniyordu dizinin ortaya attığı fikir ne kadar güzel gibi görünürse görünsün, insanın aile ve iş hayatını birbirinden tamamen ayırması o kadar da iyi bir şey değil. Neyse ki bizim bu konuda endişe etmemize gerek yok çünkü yazarımızın dediği gibi bizde bu ayırma işi zaten imkansız.
“İnsanın aile hayatı iş hayatına tesir eder bu memlekette. Çünkü dedikoducu çoktur.”
Üzerinden çok zaman geçince bu alıntıların kitabın hangi bölümlerinden olduğunu hatırlayamıyorum. Aslında sayfalarını da not almam hatta paylaşmam lazım belki ama ona da üşeniyorum. Ama yine muhteşem bir alıntım var. Öyle ki üzerine hiç konuşmama bile gerek yok:
“Böylece anlamıştım ki, bir hiç sandığım şey, sadece benim bütün hayatım imiş. İnsan ne kadar kendini bilmiyor!”
Gerek yok dedim ama tabii ki yazmadan duramıyorum. Ne kadar korkunç bir durum değil mi? Bir hiç sandığınız şeyin bütün hayatınız olduğunu fark etmek. Bunu hiç yaşamayınca insana böyle bir şey olamazmış gibi geliyor ama gayet mümkün. Hatta bu durum bana kazandığımızın farkında olmadığımız zaferleri hatırlattı. Bu da mesela olmazmış gibi geliyor ilk söyleyince ama çok sık olan ve hayatta kazanmanın o kadar da mühim bir şey olmadığını hissettiren kritik anlardır benim gözümde. Merak etmeyin bu konuya da değinmiş yazar:
“Mücadelesiz ve eziyetsiz bir zaferin değeri yoktu.
Samim, tahlilinin neticesinden olduğu kadar, onu biraz evvelki heyecanlarından kurtarıp hislerini soğutan düşüncelerinin sâkin bünyesinden de gelen bir ferahlıkla derin bir nefes aldı ve yatağına baktı. Artık uyuyabilirdi. Islık çalarak soyunmaya başladı. Pijamasının bir ayağını geçirdiği zaman durdu. Islıkla çaldığı hava, Meral’le beraber arada bir mırıldandıkları bir halk türküsüydü.”
Ah bu ağızdan kendiliğinden çıkan şarkılar. Çıktığı gibi kalsa keşke ve bize zaman yolculuğu yaptırmasalar, olmaz mıydı? Hatıraların görevi de budur belki de. Bizi geçmişe götürmek. Hatıraların tam karşısında da zaferler ve yenilgiler var. Kazanmak ve kaybetmek…Öylece çıkıyor ağzımızdan, halbuki ne kadar büyük kelimeler. Ayrıca kime göre, neye göre demezler mi? Genellikle demezler çünkü konuşurken sizi gerçekten dinleyen çok az insan vardır. Çoğunlukla siz konuşurken sıranın kendilerine gelmesini beklerler ve beklerken de ne söyleyeceklerini düşünürler. Benimle özdeşleşmiş bir sözüm vardı eskiden, kendi kaybeder, derdim. Konu ne olursa olsun öyle ortada ciddi bir şey varmış gibi düşünmeyin sakın. Mesela bir iş görüşmesine gittim ve sonucun ne olduğunu soruyorlar. Benim cevabım bellidir. Zaten ben bunu şakayla karışık söylerdim hep, biraz da soruyu geçiştirmek için. Ama günün birinde birisi çıkıp dedi ki bana: Neden illa ki biri kaybetmiş olsun ki?
“Peki fakat. Olsun. İnsan meçhulün kahramanıdır. Muhakkak ki kaybeden ben değilim. O aptal, aptal, büyük bir kalb ve ömründe asla bulamayacağı büyük bir aşk sığınağı kaybediyor.”
Konuşarak yeni bir şey öğrenmek çok zordur. Hatta ilk başta öğrenemezsin yazdım ama sildim sonra biri çıkar “Hayır efendim, öğrenebilir!” der diye. Eskiden olsa hiç önemsemezdim bile bu ihtimali ama ben de yeni şeyler öğreniyorum. İnsan daha çok dinleyerek öğrenir. Okuyarak, yaşayarak öğrenir. Konuşmak bu saydıklarıma göre çok daha aşağı sıralarda yer alır.
Yılların bana verdiği tecrübeye dayanarak iddia ediyorum ki buradaki zıtlığın bir benzeri kazanmak ve kaybetmek arasında da var. Bu kadar basit bir sonucu ne kadar kötü bir yolla anlatmaya kalktım şu an ben de hayretler içindeyim. Ama o kadar yazdım şimdi hiç silmek gelmiyor içimden. Diyeceğim o ki kazanarak çok fazla bir şey öğrenemezsiniz. Asıl büyük dersleri hep kaybettiğimizde ediniriz. Yani kazanmak belki de biraz fazla abartılıyordur, ne dersiniz?
“Bir kere, ne pahasına olursa olsun, beni kazanmaya çalışan bir bakış. Tabiî, ona rastladığımı senden saklamamı istiyor. Belli bir şey bu ama… Vallahi bak, açık söyleyeyim; içime doğan hissi söyleyeyim: Fettanca bir bakış… Hani, bu sırrı saklarsam beni mükâfatlandırmaya hazırmış gibi bir gizli gülüşü de vardı. Çünkü yanlış mı anlıyorum bilmem, onun bütün iç yüzü dudaklarının etrafında. O böyle, bir tuhaf, açık ve kapalı bir ağız. Anlatamadım. Bilhassa şuraları yok mu, dudaklarının ucu. İşte oralarda iki görünmez çukur var. Gayya kuyusu gibi bir şey onlar. Çünkü, bilir bu mahluklar ki, gözler tehlikelidir. Sırların oradan sızmamasına çok dikkat ederler.”
Alıntılarım da gittikçe daha tehlikeli bir hal alıyor, bu kitapta beni güldüren, gülümseten hiç mi bir satır yoktu diye endişe ederken Samim’in mânâlı bir konuşmasına denk geldim:
“Artist güzel bir adam değilmiş, arkadaşları beğenmezlermiş, fakat o beğenirmiş. Çünkü ‘mânâlı bir tip’.
Samim gülümseyerek devam etti:
Sen bizim yaşımıza gelen erkeklerde kadınların mânâdan başka bir şey methetmediklerini bilirsin.”
Yaşlanmak insanın kendisine kolay kolay yakıştıramadığı bir şey. Eskiden duyunca inanmazdım, sürekli olarak kendi yaşımızı büyültmeye çalıştığımız için insanın kendi yaşını aşağıya yuvarlaması garibime giderdi. Şimdi onları da anladığım yaşlara yaklaştım. İleride “Kaç gösteriyorum?” diye soranlar kervanına da hak vereceğimden korkuyorum artık. Herkes hissettiği yaştadır diyerek “sevmek öncesi” derken yazar demek istiyor sizce diye sorup konuyu değiştireyim ben:
“- Hakikatte bu senin kendi kendinle kavgandır. Ucu ne kadar uzaklara gider bu mücadelenin, bilir misiniz? Anlattığım kadar basit değil. Fakat şimdi seni güç kavrıyabileceğin metafizik meselelere koşturup yormak istemem. Onu geçelim. Ferhad’ı sevmediğin halde ona bu kadar şiddetli alâka duyman, hakikatte, onu sevmek ihtimaline karşı yaptığın mücadelenin, ‘sevmek öncesi’ diyebileceğimiz bir hal içinde, bir mücadele aşkının bahanesi olmaktadır. Yani Ferhad’ı sevebilseydin bu mücadele aşkı derhal sona erecekti. Sana kolay bir formül vermek için diyebilirim ki, aşk iki kin arasında bir mütarekedir.”
Bu formüle katılmamakla birlikte anlayabiliyorum. Zaten bu görüşü savunanlar aşka nefret arasındaki ilişkiye dikkat çeker sık sık. Bence gerçek aşk bu değil. Tam böyle Samim’in her dediğine karşı bir argüman üretmekten sıkılmışken sırada ona katıldığım bir alıntım var:
“Ferhad’ı hem beğeniyorsun, hem beğenmiyorsun. Sana da bu lâzım. Mücadeleyi bu tereddüt besliyor. Unutmaya gelince, Selmin’ciğim…
Samim içini çekti. Sonra gülümsedi. Kaba bir şey söyleyecekti: ‘Kelin merhemi olsaydı…’
Sonra şöyle dedi:
— Selmin’ciğim, unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil, çalışmamaktır. Fakat onu görmemeni tavsiye ederim. Maddesiyle alâkanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimî olsun. Bundan emin misin?”
Bu söyleyeceklerim size garip gelebilir ama ben bir çok şeyi yapabilmek için akla ilk gelen şeyleri yapmamak gerektiğini düşünüyorum. Şu an sizlere bunu kanıtlayabilecek örnekleri sıralamak isterdim ama aklıma ilk gelen şey bu olduğu için bunu yapmak istemiyorum. Aslında yazmaya başlamadan önce güzel örnekler vardı aklımda ama yazarken hatırlayamadım maalesef diye şikayet etmek de istemiyorum. Alıştım artık bu duruma. Bazen sırf bir cümleyi yazmak için koca bir hikâye yazıyorum ama hikâyeyi tamamladığımda o cümleyi hiç yazmadığımı fark ediyorum. Normalde insanlar markete falan gidince yaşar buna benzer şeyleri. Hep şikayet ederiz hafızamızdan ama gerçekten hiç anlayışından, bilgisizliğinden ya da ne bileyim karakterinden şikayet eden kimse görmedim ben. Siz gördünüz mü?
“La Rochefoucauld’yu burada da hatırlamamak mümkün değil: ‘Herkes hâfızasından şikâyet eder, muhakemesinden şikâyet eden yoktur’.”
Şimdi ben de biraz şikayet edeyim sizlere çünkü artık dayanamıyorum. Daha önce yazdım mı onu da hatırlamıyorum ama Samim son derece sıkıntılı bir insan. Yani sadece bir sıkıntının içinde, sıkıntıya düşmüş bir insan değil aynı zamanda kendisi de sorunlu, sözleriyle yaptıkları sürekli çelişen, tanıdıkça keşke hiç tanımasaydım diyeceğiniz bir karakter. İnsan onu tanıdıkça yalnızlığa özenebilir hatta belki de kitabın adı bu yüzden yalnızızdır. Neden böyle sinirlendim hayali bir karaktere diyecek olan olursa buyurun okuyun Samim Bey yine neler düşünüyor ve nelere razı olmuş kendince:
“Samim ağır ağır yürüyerek odasına çıktı. Kapıyı kapadı, durdu ve uzun zaman kımıldamadı. Mahzunluğun baygınlık derecesini bilir misin? Evet, eşyanın üzerine ince bir sis çöker. Peşinden bir utanç. Bu defa çok şiddetli. Boğucu ve haykırtıcı. Nasıl? Bağırmak istiyor: Nasıl? Ben bu mahlûku anlamakta nasıl bu kadar geciktim? Nasıl, evvelâ onu nasıl en seçme hislerimin mevzuu olmaya lâyık görebildim? Nasıl ve ne biçim bir körlükle, nasıl nasıl, hangi zaaflar tarafından itilerek, nasıl, hangi idraklerin felci içinde, nasıl, derece derece ve bir çok uyandırıcı işaretlere rağmen nasıl, zaman zaman içimi altüst eden keder fırtınalarının mânâsına karşı tasasız kalabildim? Ve nasıl — haykırmak istiyorum, nasıl, fakat nasıl… Canım benim, Samim, Samim’ciğim, benim bir tanem — bırak bu santimantalizmi, bırak ve cevap ver — nasıl diyorum, nasıl, çıldıracağım, nasıl, nasıl ona kadar yuvarlandım? Bu kız, Yarabbi, bu kadın, nasıl, bu karı, of, bu mahlûk nasıl benim hislerimin tarihine ve içimin en mahrem galerisine, sonunda kovulmak için bile olsa, nasıl, nasıl girebildi? Nasıl, ben onu nasıl, hayatımın hiçbir anında inmediğim bir aşağılık çizgisinden tanımaya razı oldum?”
Az önce ben nasıl öfkelendiysem okurken, kitaptaki karakterler de sık sık bu ruh haline bürünüyorlar. Tabii kolay değil onlar bu sinir bozucu karakterlerle yaşıyorlar sonuçta.
“Sinirliyim, dedi, canım sıkılıyor çok, sen söylerdin eskiden. Canımı sıkacak bir şey olmadığı için canım sıkılıyor. Ben hadisesiz yaşayamam, bilirsin. Demin sinemada onu düşündüm. Filimi de zaten beğenmedim bunun için. Onu düşündüm. Kendimi, filimdeki kadının yerine koydum. Hiç bir heyecan duymadım. Mesele mi bunlar? Zaten bana bu filmler, tiyatrolar filân çok sun’î görülür. Bilirsin. Sevmem. Aldanmam da onun için. En fena şey bu, değil mi? İnsan romantik olmalı biraz. Bunun için ben kimseyi sevemedim. Tuhaf bir şey oluyor. Ya erkek beni seviyor, üstüme düşüyor, o zaman ben onu sevemiyorum. Ehemmiyeti kalmıyor onun. Yahut bana alâka gösteriyor, o zaman da gururum onu itiyor. Uzaklaşıyorum ondan. İkisinin de ortası olmuyor. Anlamıyorum kendimi.”
Kitaptaki en etkileyici yerlerden biri de şu soru cümlesinde saklıydı bence:
“Bakınız, şimdi birdenbire nasıl zihnim, içim açıldı. Ne güzel! Mademki susuyorsunuz, ben Ferhad’a karşı müdafaamı bu fikrinizden çıkaracağım. Ona diyeceğim ki, niçin, beni yalnız ikinci realitem içinde damgalıyorsun? Ben sana hiç, gripten ateşler içinde yattığın bir ıstırap gecesinin sessizliğinde ıhlamurunu getirmedim mi? ‘Ağabey, dur, arkandaki havluyu değiştireyim’ ve hiç, açılan omuzuna yorganını çekmedim mi? Teyzemin ölümüne beraber ağlamadık mı? Ferhat? Ve ben bir gün, seninle Zeyrek Yokuşu’nu çıkarken, bir çöplükte bulduğu kuru, bayat ekmek kabuğunu hemen ağzına götüren sıracalı çocuğu görünce hıçkırmaya başlamadım mı? Sonra koşup o çocuğu bulmadım mı, kucaklamadım mı, ceplerini para ile doldurmadım mı? Yine de o gün, akşama kadar dalgın ve mahzun durmadım mı? Niçin beni merhametlerimin tarihini hatırlamak çirkinliğine düşürüyorsun, Ferhat? Niçin ben… Beni… Bana…”
Yavaş yavaş kitabın ve bu yazının sonuna geliyoruz. Kaç aydır bitiremediğim bu yazı sonunda bitecek diye hem seviniyorum. Okunması çok güç bir yazı oldu muhtemelen ama en azından yazıyorum işte. Yoksa bütün bu aldığım notlar hep unutulup gidecekti. Şimdi en azından bir yerde duruyor.
“Bu kâğıdı aldıkları zaman… Hayır, dur, bunu düşünmeye başladığım anda caymaya doğru koşacaksın. Hayır, bu kâğıdı yazacak veya yazmayacaksın.
Yazacağım.
İyi düşün.
Düşünürsem yazamam. Yazacağım. Övünüyorsun.
Yazacağım.
Ayağa kalktı. Çantasından stilosunu aldı. Niçin titriyor elim? Titremeyecek. Bir kâğıt. İşte. Masanın üstünde mektup bloku var. İşte. Buyurunuz Ferhat Bey, Samim Bey, cemiyet bey, ahlâk bey, namus bey, buyurunuz yazıyorum işte:”
Yalnızız, korkunç bir kitap. Belli bir yaş altının okumaması gerekiyor bence. Ama hangi yaş altı bilmiyorum, ona da siz karar verin. Kitabı okumuş olanların asla unutmayacağı ve muhtemelen yazarın kitabın adını seçerken ilham aldığı o cümleyi es geçmeyelim:
“Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.”
Bütün kitaplarla ilgili yazılarımda dikkat etmeye çalıştığım bir şey var: Sadece kitabı okumuş olanların anlayabileceği cümleler de yazmaya çalışıyorum. Ne kadar anlaşılıyor bu durum emin değilim ama zaten kitabı yakın bir tarihte okumuş olanların bile okumamış olanlara kıyasla her satırda başka şeyler anlayacakları da bir gerçek. Bunların yanında bazen benim de anlamadığım noktalar oluyor, onları da özellikle paylaşıyorum belki biri beni aydınlatır diye. Gerçi üzerinden yıllar geçince kendi yazdıklarımdan da bir şey anlamadığım oluyor ama şu alıntım mesela, kolay kolay anlaşılır türden değil:
“Kelimenin üstüne bastın: Yalnızım, yalnızız. Bak, bu infirat romantizmi, anladın mı? Geçen asrın şairlerini isyan ettiren bu infirat romantizmi, daha önceki asrın insan haklarına temel yaptığı bir infiratedeolojisine karşıdır. Bu, işte, yakıcı ve boğucu yalnızlık korkusu, bu müthiş fobi, ferdiyetler nizamı üstüne kurulmağa doğru hergün biraz daha fazla giden yeni nizamların Ben’ler arasındaki mesafeleri açarak ruhların birbirlerine intikallerini ve kaynaşmalarını mümkün kılan polipsişik bir havadan onları mahrum etmesidir. Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal mahlûk kendi… Kendi iç dünyasının mahbusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkûm. Anlatabiliyor muyum? Bu… Bu egosantrik insan telâkkisi, bütün aşkları anlaşmazlığa düşüren ve kine çeviren ters bir disiplin doğurmuştur. Yalnızım, evet, herkes yalnızdır, yalnızız.”
Türkçe dersinde işlenen cümlenin öğeleri diye bir konu vardır bilirsiniz. Şimdi kendime hiç yakıştıramıyorum ama ben nefret ederdim o konudan. Kime ne soracağımızı sürekli şaşırırdım. Zaten her sene neredeyse farklı bir okula gittiğim için doğru dürüst öğrenememiştim. Sürekli bu sene bir şekilde geçeyim de sonra kurtulurum nasılsa diye düşünmüştüm. Ama mezun oldum hâlâ kurtulamadım cümlenin öğelerinden. Her yerde karşıma çıkıyor. Hiç çıkmazsa bile bazen bana söylenen cümleleri tek tek incelerken buluyorum kendimi. Telaffuzlara da takılıyorum. İşin kötü tarafı bunların hep olmayacak zamanlarda aklıma gelmesi. Kitapta da Samim bunları düşünürken yani ben bunları okurken şimdi bunları düşünmenin sırası mı diye geçti içimden hep. Sonra dedim ki kendime, sen de aynısını yapmıyor musun sürekli? Olur olmaz yerlerde aklına saçma sapan şeyler gelmiyor mu? Acaba yazarımız da bunu fark etmiş ve özellikle mi yazmıştır bunları diye merak ettim şimdi. Keşke imkanımız olsa da öğrenebilseydik bunun cevabını.
“ — Bir kâğıt bırakmış. ‘Kendi kendimden nefretimin çirkinleştirdiği…’ Ha… Evet… Bir kelime daha var, şimdi hatırladım: ‘Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.’ Bu cümle her şeyi söylüyor. Şaşıyorum. Meral’in kendi kendisini bu kadar kısa bir ibare içine sığdırabilmesindeki başarıya hayret ediyorum. ‘Kendi kendimden nefretimin…’ Bak, burada da iki ‘kendi’ var. İnsanın benliğindeki bu ikilik en az yarım asırdan beri malûmdur. Birine ‘sosyal ben’, hattâ ‘resmî ben’, ötekine ‘asıl ben’, ‘temel ben’ dendiği olmuştur. Daha bir çok Ben’ler düşünülebilir. Fakat kökleri iki tanedir. Ancak bunların şuur mekanizmasındaki yerleri ve fonksiyonları karanlıktır. Bir ‘gayrişuur’ veya onun tam anlamdaşı olmayarak bir ‘şuuraltı’ tasavvur edilir. Bence, bunun belirtilerine göre, üç tabakası vardır. Biri ruhîdir ve hâtıraları saklar. İkincisi vücuda bağlı, somatiktir, içgüdüleri ve refleksleri taşır. Üçüncüsü atavik veya genetiktir, atalardan intikal eden, kromozomların beden ve ruh üzerine gizli tesirlerini taşır. Fakat bu üç tabakadan hiç birine sosyal benimizi yerleştiremeyiz. Yung’un ‘kollektif şuursuzluk’ dediği arşetipler ambarı yersiz kalmaktadır. Sayısız belirtilerine göre bir de ‘şuurüstü’, tâbir caizse bir ‘hyperconscience’ tasavvur etmek de lâzımdır.”
Kitaplarda geçen kitaplara ayrı bir parantez açıyorum yeri geldikçe. Aradan bu kadar zaman geçince cümleyi de kitabı da unutmuşum. Ama bu cümleyi ilk okuduğumda neler hissettiğimi hatırladım şimdi tekrar okuyunca. Ben de kuşların nasıl uçtuğunu hissetmek istemiştim okurken. Sonra yazmak istemiştim. Sonra ne oldu bilemiyorum. Muhtemelen geç olmuştur ya da bir yerlere yetişmek zorunda kalmışımdır herhalde. Tabii bunlar hep bahane.
“Rilke. Meral’e verdiği kitap, Malt Laurids Brigge’nin notları: ‘Bir mısra için insan kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir.’”
Peki böyle bir kitap için ne gerekir sizce? Neleri hissetmelidir insan, neleri yaşamalıdır öncesinde? Bana sorarsanız illa yaşamak gerekmez. Sadece başımızdan geçenleri yazacak olsak, bu kadar şey yazabilir miydik? Her şeye rağmen zor bir kitap Yalnızız. İçinde yer alan bir diğer kitap olan Simeranya kadar zor. Ama okunması kolay, çok sürükleyici bir eser aynı zamanda. 451 sayfa olmasına rağmen birkaç günde rahatlıkla bitirebilirsiniz diye düşünüyorum. Acaba bu kitabı yazmak ne kadar büyük bir zaman almıştır. Hakkında yazmak bile benim aylarımı aldığına göre tahmin bile edemiyorum. Lakin bakın yazarımız son alıntımda bize ne diyor:
“Hayret ki hayret! Seninle her insan arasında müşterek hakikat, şimdi içimde öyle bir parlayış parlıyor ki, defterim burada olsa bütün Simeranya’yı bir nefes boşalışı halinde yazabilirim. Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum.”
Henüz hiç yorum yapılmamış.
