Ses, Boşluğa Düşmek, Yazıya Dökmek ve Bulamamak
Birkaç sayfa bazen ne kadar çok şey anlatabiliyor. Bu kısa hikâyeyi ilk okuduğumda bunu düşünmüştüm. Size de olur mu bilmiyorum ama bazen bir romanı bitirdiğinizde boşluğa düşmüş gibi hissederim ben. İyi ya da kötü diye tanımlayabileceğim bir şey değil bu ruh hali. Mutlu veya üzgün gibi de değil. Tarifi yapılamayacak bir şey sanki. Başıboş bir hal. Bütün yönler kaybolmuş ve karanlığın ortasında tek başına kalmış gibi olurum. Normalde bu his kısa hikâyelerden sonra olmaz ama sesten sonra yaşamıştım bu duyguyu.
Geçen hafta Barış Özcan’ın bir videosunda artık akıldan geçenlerin yazıya dökülebildiğini öğrendim. Tam olarak bu şekilde değil tabii, çok daha karmaşık bir süreç. Bir yandan da ürkütücü, özellikle kötü niyetle kullanılırsa. Ama sonuç olarak zihin okumak birkaç yıl içinde gayet sıradan bir şey olacak gibi görünüyor. Belki de selfi çeker gibi birbirimizin aklından geçenleri okuyabileceğimiz günler gelecek. Bu empati yapmayı kolaylaştırır mı diye düşünmüştüm bunu ilk hayal ettiğimde. Çünkü bana bazen empati yapmak çok yorucu geliyor. Zaten artık öyle kolay kolay kendimi bir başkasının yerine koymak istemiyorum. Ancak okuduğum kitaplar hariç.
“Siyah ve güzel gözleri, şimdi aydınlıkta ve açık olduğu halde, bana o akşam gördüğüm gibi yarı kapalı hissini verdiler. Dikkat edince bu büyük ve dalgın gözlerin daimi bir rüya içinde yaşadığını farkettim. Bir anda kendimi onun yerine koymak istedim.”
Bu yazıyı geçen sene bu hikâyeyi ilk okuduğumda yazacaktım çünkü öyle bir bölüm var ki bu hikâyede, insana ilham vermekle kalmıyor yazası geliyor uzun uzun. Sırf bunun için bile yazar olası geliyor insanın. Okuyunca daha iyi anlayacaksınız ben şimdi anlatamıyorum ama hayatta öyle anlar var ki sadece bazı insanlar görebiliyor. Doğal olarak bu şanslı insanlar en çok yazarlar arasından çıkıyor.
“Gözleri sarışın tenora rastladıkça bir müddet duruyor, belki biraz hayret ve merakla onu süzüyordu. Bu bakışlarda küçük bir haset, hatta gıpta aradım ve bulamadım. Sazı yine silah gibi sağ ayağının yanında idi ve bu ayağı gayet küçük bir hareketle yerden kalkıyor ve tekrar parkelere dokunuyordu. O zaman içimde bir şeyin burkulduğunu hissettim. Genç adamın bütün yeisi, bütün inkisarı, bütün kırılan ümitleri bu ufak ayak hareketinde kendini gösteriyordu. Vücudunun her tarafına hakim olan, yüzünün en ufak bir ürpermesiyle bile içindekileri dışarı vurmıyan, gözleri sonsuz bir derinlik ve sükunet içinde yumuşak bir ışıkla parlıyan bu adam farkında olmadan kendini sağ ayağının bir minimini ve sinirli kımıldamasiyle boşaltıyordu. Ömrümde hiçbir insan yüzü, hiçbir ağlayış bana bu kadar acı, bu kadar manalı görünmemişti.”
Üstte şanslı dedim ama şans değil buradaki doğru kelime. Yazmaya çalıştığım kurslar birer birer biterken sanki yazma yetimi yavaş yavaş kaybediyor gibi hissediyorum bu aralar. Yaptığım kelime tekrarları daha çok gözüme batıyor ama engel olamıyorum. Cümlelerim eskisi gibi uzamaya başladı. Ya hiç yazamıyorum ya da bir türlü sonunu getiremiyorum, toplayamıyorum düşüncelerimi. Ama burada bir şiir yazmıyorum sonuçta diye avutuyorum kendimi. Bir kelime sınırım yok. Bütün bu yazıların deneme türüne girdiğini fark ettim geçen hafta Montaigne’in Denemeler’ini okurken. İstediğim gibi yazabilir, hemen her konudan bahsedebilirim özgürce. Biraz kolaya kaçmak gibi geliyor kulağa ama işin aslı öyle değil.
Zaten ne anlattığınız biraz da karşı tarafa bağlı değil mi? Ben burada büyük ses getirecek bir şey yazsam bile biliyorum ki her okuyan kendince farklı bir anlam çıkaracak. Bana göre mesela bu hikâyede umudu işlemiş yazarımız. Sanılanın aksine coğrafya kaderdir dememiş bence. Farkında değiliz ama bizim coğrafyamızda ne gizli kalmış yetenekler var demiş. Bir de umudun ne kadar güçlü ve aynı zamanda tehlikeli olduğunu satır aralarında çok güzel aktarmış. Yoksa kimse suçlu değil bu hikâyede. Ne Ali, ne onu yarışmaya götürenler ne de jüridekiler.
Hikâyenin ortasından başladım anlatmaya ama zaten çok kısa olduğu için mutlaka kendiniz okuyun. Ya da youtube da birçok kişi seslendirmiş. Oralardan da dinleyebilirsiniz. O yüzden hiç olay örgüsünden falan bahsetmeyeceğim. Hem hikâyeyi bilmeden kuru kuruya okumamış olursunuz bu yazıyı hem de muhtemelen bana katılmayacaksınız birçok yerde. O noktaları keşfedin. Çünkü bunlar hep acı ama gerçek hikâyeler. Hele o sonu yok mu, insanın alıp başını gidesi geliyor hakikaten. O kadar övdüm şimdi ama belki de beğenmeyeceksiniz. Ne olacak sanki! Tamam belki mahcup olurum size karşı, kusura bakmayın derim en fazla.
“Bir kebapçıdan karnımızı doyurduk ve bu esnada hemen hiçbir şey konuşmadık. Onu kandırmağa imkan yoktu. ‘Seni çağırıp zahmet verdik, affedersin!’ de denilemezdi.
Ben bunları düşünürken kebapçıdan çıktık. Ali bir şey söylemek ister gibi birkaç kere yutkundu ve boynunu bükerek: ‘Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın!’ dedi. Sonra, hayret edilecek bir şeyden bahsediyormuş gibi gözlerini hafifçe açarak devam etti:”
“Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!”
Bulamamak korkunç bir histir çoğu zaman. Aradığını bulamamakla sahip olduğun bir şeyi kaybetmekse farklı şeylerdir. Aynı gibi gelir insana ilk başta ama yaşayanlar aradaki farkı çok iyi bilir. Hangisi daha kötüdür, orası tartışılır ama her iki durumda da en önemli değişken umuttur. Bir zerre bile olsa eğer varsa bir umut parçası, insana aradığını bulacağını telkin eder sürekli. Ya da hiç kaybetmediğinize inandırırsınız kendinizi. Saçma gelecek belki ama hiç sahip olamamak kaybedip bulamamaktan daha iyi bile olabilir. Yaşayana kadar bilemezsiniz bazı şeyleri.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
1
Henüz hiç yorum yapılmamış.
